Aşk sizin için nedir? Aşkı tarif etmeniz istense aklınıza ilk ne gelirdi? Sevgiliniz mi, aileniz mi, arkadaşınız mı yoksa evcil hayvanınız mı? Belki de hayatınızda size kendinizi güvende ve değerli hissettiren başka biri… Peki ya bunların hiçbiri değilse? Soruyu biraz daha değiştirelim. Hiç görmediğiniz, hiç duymadığınız, kokusunun nasıl olduğunu bilmediğiniz ve hatta varlığından bile kesin olarak emin olmadığınız bir şeye âşık olabilir miydiniz? Yine de onunla konuşur, ona güvenir, onu özler ve hayatınızın en zor anlarında ona sığınır mıydınız? Daha da önemlisi, bütün bunları aşk olarak tanımlar mıydınız? Lise yıllarımın başlarında Türk edebiyatından okuduğum bir roman, aşk kavramına biraz farklı bakmama neden olmuştu: Elif Şafak’ın Aşk romanı. Romanda aşk, yalnızca iki insanın birbirine duyduğu romantik bir histen ibaret değildir. Şems ile Mevlânâ’nın hikâyesi üzerinden aşkın insanı kendisinden çıkaran, dönüştüren ve başka bir varlığa yönelten tarafıyla karşılaşırız. Aşk burada yalnızca bir kişiye duyulan his olmaktan çıkar ve insanın kendi sınırlarını aşmasına, kendisinden daha büyük bir anlamla bağ kurmasına uzanır. Peki aşkın yöneldiği kişi ya da varlık fiziksel olarak hayatımızda değilse ne olur? Onu göremiyorsak, duyamıyorsak, ona dokunamıyorsak ve onunla kurduğumuz ilişki yalnızca bizim deneyimimiz üzerinden gerçekleşiyorsa, hissettiğimiz şey yine de aşk mıdır? Belki de bu sorunun cevabını bulmak için önce aşkın yalnızca kime değil, nasıl yaşandığına bakmamız gerekiyor.
Geçmişten günümüze insanlık aşkı yalnızca başka bir insana bağlamadı. Kimi zaman bir tanrıya, kimi zaman doğaya, kimi zaman insanlığın kendisine… Bir insan Tanrı’yı göremeyebilir. Fakat O’na dua edebilir, O’nun tarafından sevildiğini hissedebilir, öfkesini ya da minnettarlığını O’na yöneltebilir. Psikoloji açısından ilginç olan nokta tam da burada başlar: İnsan zihni, fiziksel olarak yanında bulunmayan bir varlıkla nasıl bu kadar güçlü bir ilişki kurabilir? Murphy ve arkadaşlarının (2022) beş Britanyalı Baptist ile gerçekleştirdiği bir araştırmada, katılımcıların Tanrı’yı kişisel yaşamlarında nasıl deneyimledikleri incelendi. Katılımcıların anlatılarına göre Tanrı, yalnızca bir Yaradan değil; aynı zamanda güven, sevgi, yakınlık ve rahatlama gibi duygularla ilişkilendirilen bir varlık olarak deneyimleniyordu. Yani mesele yalnızca Yaradan’ı sevmek ya da O’na âşık olmak değil; O’nu insanın kendi yaşamında bir ilişki ve anlam kaynağı olarak konumlandırabilmesidir.
Sizce psikoloji bu görünmeyen bağa nasıl bakıyor? Bağlanma kuramı açısından baktığımızda, fiziksel olarak yanımızda olmayan bir kişiyle kurduğumuz ilişki de zihnimizde varlığını sürdürebilir. Benzer şekilde, bazı insanlar Tanrı’yla fiziksel bir karşılaşma yaşamadan da O’nunla ilişkilerini zihinsel ve duygusal olarak sürdürebilir. Belki de bu yüzden dua yalnızca sözcüklerden oluşan bir eylem değildir; bazı insanlar için bir ilişki kurma biçimidir. Fatih Aydın’ın (2025) çalışmasında, bağlanma kuramı çerçevesinde Tanrı’yla kurulan ilişkiyi açıklamaya yardımcı olan iki farklı yaklaşım ele alınıyor. Correspondence hypothesis, kişinin insanlarla kurduğu erken dönem bağlanma örüntülerinin Tanrı’yla ilişkisine de yansıyabileceğini öne sürerken; compensation hypothesis, karşılanmamış bazı bağlanma ihtiyaçlarının Tanrı’yla kurulan ilişkide telafi edilebileceğini savunuyor. Başka bir deyişle, insan bazen geçmişte öğrendiği ilişki biçimini manevi dünyasına taşıyabilir; bazen de ihtiyaç duyduğu güveni ve yakınlığı bu ilişkide bulabilir. Örneğin, çocukluğundan itibaren ilişkilerinde insanların güvenilir ve ulaşılabilir olduğunu deneyimleyen biri, Tanrı’yı da kendisine yakın ve güvenilir bir varlık olarak deneyimleyebilir. Bu correspondence yaklaşımına yakındır. Öte yandan, bazı bağlanma ihtiyaçları yeterince karşılanmamış bir kişi, Tanrı’yı kendisi için güvenli bir sığınak olarak deneyimleyebilir. Bu ise compensation yaklaşımıyla açıklanabilir.
Ama belki de burada gözden kaçırdığımız başka bir şey var: Aşkın tek bir yaşanma biçimi yok. Aşkı tek bir kalıba sokarak herkesin onu aynı şekilde yaşayacağını söyleyemeyiz. Aşkın tek bir zamanı, tek bir biçimi ya da herkes için aynı anlamı yoktur. Belki de aşkı aşk yapan şey, her zaman aynı biçime karşılık bulması değil; kişinin o bağ içerisinde sevgi, anlam, güven ve yakınlık deneyimlemesidir. Belki aşk, karşındakini güldürmektir. Belki onu gerçekten dinlemektir. Belki yanında hiçbir şey söylemeden oturabilmektir. Belki de dokunmadan, görmeden, hatta fiziksel olarak aynı dünyayı paylaşmadan bir başkasının varlığını kendi dünyanda hissetmektir. Çünkü insan, göremediği bir şeye de anlam yükleyebilir; fiziksel olarak yanında olmayan birine de kendini yakın hissedebilir. Çünkü bazen insan, göremediği bir şeye de anlam yükleyebilir; duyamadığı bir varlıkla da konuşabilir ve fiziksel olarak yanında olmayan birine de kendini yakın hissedebilir. Belki de yazının başındaki soruya dönersek, mesele bir insanın görünmeyen bir varlığa âşık olup olamayacağından çok daha farklı bir yerde duruyordur. Belki asıl soru, aşkın gerçekten var olması için onu kime yönelttiğimizi bilmemiz mi gerekir, yoksa onu içimizde nasıl yaşadığımız mı?
Aşkın binbir hâli varsa, belki de bunlardan biri hiç göremediğimiz birine duyduğumuz sevgidir. Ve belki de psikolojinin burada verebileceği en ilginç cevap, bunun doğru ya da yanlış olduğunu söylemek değil; insan zihninin görünmeyen bir bağa nasıl anlam, güven ve yakınlık verebildiğini anlamaya çalışmaktır.
Kaynakça
- Referanslar
- Murphy, J., Jones, F. W., Nigbur, D., & Gee, K. (2022). Living in a World With God: An Interpretative Phenomenological Exploration of the Religious Experiences of Five Baptists in Britain. Europe’s Journal of Psychology, 18(2), 154–167.
- Aydın, F. (2025). Does attachment to God matter? Role of spiritual attachment in mental health through self-forgiveness: Lessons from Turkish college sample. Frontiers in Psychology, 16, 1603654. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2025.1603654

