Psikanalizin ilk dönemlerinde klinik düşüncenin merkezinde büyük ölçüde nevroz vardı. Histeri, obsesyon, fobi, yasaklar, suçluluk ve çatışmalar… Kişinin kim olduğu görece daha bütünlüklüydü; asıl mücadele, bu bütünlüğün içinde birbiriyle çatışan arzular ve yasaklar arasındaydı.
Bugün ise psikanalitik literatürde uzun süredir başka bir klinik tablodan söz ediyoruz.
“Ben kimim?”
“Öteki tarafından sevilmediğimde hala değerli miyim?”
“Sevgiyle öfkeyi bir arada tutabilir miyim?”
“Bir ilişkinin içinde hem hayal kırıklığını hem sevgiyi aynı anda taşıyabilir miyim?”
“Yalnızca siyah ya da beyaz olmak yerine grilerin varlığında kalabilir miyim?”
Bu sorular bizi nevrotik çatışmadan farklı bir ruhsal alana götürüyor:
“Borderline alana.”
Burada önce sözünü ettiğim noktayı açıklamak istiyorum. “Borderline”ı yalnızca DSM’deki Borderline Kişilik Bozukluğu tanısı olarak ele almıyorum. Otto Kernberg’in geliştirdiği “borderline kişilik örgütlenmesi” düzeyinden söz ediyorum. Bu nedenle yazı boyunca kullandığım “borderline” kavramını bir tanı isminden çok bir kişilik örgütlenme düzeyi olarak okumak daha doğru olacaktır.
Kernberg, kişilik yapılanmasını nevrotik, borderline ve psikotik düzeylerden oluşan bir süreklilik üzerinde ele alır. Borderline düzeyde temel sorunlardan biri kimliğin yeterince bütünleşmemiş olmasıdır. Kişi ağırlıklı olarak bölme, ilkel idealizasyon, değersizleştirme ve projektif süreçler gibi daha erken savunmalara başvurabilir; buna karşın gerçeklikle ilişki çoğunlukla korunur (Kernberg, 1967).
Nevrotiğin çatışmasından söz ederken, borderline’ın bölünmesinden söz ederiz.
Bu ayrımı belki en açık biçimde savunmalar üzerinden görmek mümkün.
Nevrotik örgütlenmede kişi sevdiği birine öfkelenebilir. Öfkesi onu zorlayabilir, bastırabilir, suçluluk duyabilir; fakat aynı kişi hem sevilen hem de zaman zaman öfke duyulan nesne konumunu korumaktadır.
Borderline örgütlenmede ise karşıt duyguları aynı ruhsal temsilde tutmak çok daha zordur.
Bir insan bir anda “hayatımda karşılaştığım en iyi kişi” iken, yaşanan bir hayal kırıklığından sonra tamamen kötü, güvenilmez ya da değersiz hale gelebilir.
Aslında baktığımızda değişen öteki değildir, kişinin karşısındakini ruhsal olarak organize etme biçimidir.
Psikolojik olgunlaşmanın önemli parçalarından biri, aynı ötekiye ilişkin sevgi ve öfke duyabilmeyi, yakınlık isterken zaman zaman uzaklaşmayı arzulayabilmeyi, sevdiğimiz birinin bizi hayal kırıklığına uğratabileceğini ama yine de sevdiğimiz kişi olarak kalabileceğini taşıyabilmektir.
Aynı şey kendilik için de geçerlidir.
İnsan hem şefkatli hem saldırgan, hem güçlü hem kırılgan, hem cömert hem kıskanç olabilir. Ruhsal bütünlük biraz da bu zıtlıkların birbirini yok etmeden yan yana yaşayabilmesiyle ilgilidir.
Melanie Klein’ın depresif konuma ilişkin düşüncesini hatırlarsak, ruhsal gelişimin önemli parçalarından biri “iyi nesne” ile “kötü nesne”nin aslında aynı kişi olduğunu yaşayabilmektir.
Belki sınırda zorlanan şeylerden biri de tam burasıdır:
Ötekini parçalamadan hayal kırıklığına uğrayabilmek!
Ve kendimizi parçalamadan kendimizden hayal kırıklığına uğrayabilmek.
Kernberg’in uzun yıllar önce “kimlik dağınıklığı” ve “ilkel savunmalar” üzerinden tarif ettiği borderline kişilik örgütlenmesi daha sonraki ampirik çalışmalarla da araştırıldı. Günümüzde kişilik örgütlenmesi üzerine yapılan çalışmalar nevrotik ve borderline düzeylerin; kimlik bütünlüğü, savunma biçimleri ve gerçekliği değerlendirme gibi alanlarda ölçülebilir farklılıklara karşılık geldiğini gösteriyor.
DSM-5’in Alternatif Kişilik Bozuklukları Modeli de yalnızca belirtileri saymakla yetinmeyen bir yönde ilerliyor. Model, kişilik patolojisinin değerlendirilmesinde kimlik, kendini yönlendirme, empati ve yakınlık kapasitesindeki bozulmayı merkeze alıyor. Kişinin kim olduğunu ne kadar tutarlı deneyimleyebildiği, benlik değerinin ne kadar istikrarlı olduğu ve ilişkilerde kendisini ve ötekini ne kadar bütünlüklü görebildiği artık psikopatolojinin şiddetini anlamanın önemli yollarından biri olarak görülüyor.
Bir anlamda çağdaş psikiyatri, psikanalizin yıllardır sorduğu bir soruya geri dönüyor:
“Belirtinin ardındaki kişilik örgütlenme düzeyi nerede konumlanıyor?”
Ve günümüzde biz klinisyenlerin bir gözlemi var. Bunu hem ülkemiz hem de uluslararası düzeyde ifade ediyorum. Son dönemlerde klasik oedipal-nevrotik bireylerden ziyade daha fazla pre-ödipal, travmatik ve borderline düzeyde örgütlenmiş bireylerle karşılaşıyoruz. Bastırmadan çok dissosiyasyonu, sembolize edilmiş çatışmadan çok dağınık duygulanımı ve düşünülmüş içerikten çok dürtüsel eylemleri görüyoruz.
Burada önemli bir fark daha var. Nevrozda çoğu zaman kurulmuş bir ruhsal yapı içerisinde çatışmayla karşılaşırız. Arzu vardır, yasak vardır; öfke vardır, suçluluk vardır.
Borderline alanda ise, bu içerikleri aynı benlik içerisinde taşıyabilecek ruhsal kapasitenin kendisi kırılgandır.
Bazı kişiler için yoğun bir öfke yalnızca öfke değildir. Kendini kötü biri olarak deneyimlemeye dönüşebilir.
Bir ayrılık yalnızca bir ilişkinin bitmesi değildir. Kişinin kim olduğuna ilişkin hissini de parçalayabilir.
Bir eleştiri yalnızca eleştiri değildir. Benlik değerinin tamamını çökertebilir.
Bu noktada mentalizasyon kapasitesi de önem kazanır.
İlişki sakinken, karşımızdaki kişinin ayrı bir zihni, ayrı niyetleri ve ayrı duyguları olduğunu düşünebiliriz. Fakat terk edilme korkusu, yoğun öfke, utanç ya da hayal kırıklığı devreye girdiğinde bu kapasite bir anda daralabilir.
“Mesajıma cevap vermedi” ile “Artık beni sevmiyor” arasındaki mesafe kaybolur.
“Bana kızdı” ile “Benden nefret ediyor” arasındaki ayrım silikleşir.
İçeride hissedilen şey, dışarıdaki gerçeğin kendisiymiş gibi yaşanmaya başlanabilir.
Borderline alanda ilişkilerin bu kadar hızlı değişebilmesinin nedenlerinden biri de budur.
Bence André Green’in “sınır durumlar” üzerine çalışmalarının psikanalizde bu kadar merkezi bir yere gelmesi de tesadüf değil. Çağdaş psikanalitik klinikte yeme bozuklukları, bağımlılıklar, kendine zarar verme, boşluk deneyimleri ve farklı eyleme vurma biçimlerinin artan görünürlüğü uzun süredir alandaki tartışmalardan biri.
Özellikle boşluk deneyiminin burada ayrıca düşünülmesi gerektiğini düşünüyorum. Nevrotik, çoğu zaman istememesi gerektiğini düşündüğü bir şeyi istediği için acı çeker. Borderline ise bazen ne istediğini, kim olduğunu ya da öteki çekildiğinde kendisinden geriye ne kaldığını hissedemediği için acı çeker.
“Onsuz hiçbir şeyim.”
“Beni terk ettiğinde yok olmuş gibi hissediyorum.”
“Bir anda hiçbir şey hissetmiyorum. Duygularım çok hızlı değişiyor.”
“İçimde sürekli bir boşluk var.”
Bu boşluğu yalnızca “hiçbir şey hissetmeme” hali olarak düşünmek de eksik bir açıklama olur.
Burada odağımız, kendilik sürekliliğinin kesintiye uğraması olmalı.
Kişi bir ilişkinin, yoğun bir duygunun ya da ötekinin bakışının içinde kendisini daha belirgin hissederken bunlar ortadan kalktığında kendi varlığının da silikleştiğini deneyimleyebilir.
Bu noktada öteki yalnızca sevilen kişi olmaktan çıkar. Zaman zaman benliğin sürekliliğini sağlayan dışsal bir düzenleyici haline gelir. Bu nedenle borderline düzeyde ilişkiler bu kadar yaşamsal hissedilebilir.
Ötekinin yakınlığı yalnızca iyi hissettirmez; kişiyi düzenler.
Ötekinin uzaklaşması ise yalnızca özlem yaratmaz; kendilik değerini, güvenlik hissini ve zaman zaman kişinin kim olduğuna ilişkin algısını da sarsabilir.
Ayrılık böyle bir ruhsal örgütlenmede, kişinin kendisini düzenlediği sistemin bir parçasını da kaybetmesi anlamına gelir.
Ve burada sınırlar meselesi devreye girer. Ruhsal anlamda sınır, “ben” ile “sen” arasındaki ayrımın korunabilmesidir.
Senin duygun sana aitken benim duygumun bana ait kalabilmesi.
Sen bana kızdığında benim bütünüyle kötü biri olduğumu düşünmemem.
Ben senden uzaklaşmak istediğimde bunun seni yok etmek anlamına gelmemesi.
Bir ilişkide yakın olabilirken birleşmek zorunda kalmamak.
Ayrı olabilirken terk edilmiş hissetmemek.
Borderline alanda sınırlar kimi zaman fazla geçirgen, kimi zaman ise bir anda aşırı katı hale gelebilir.
Kişi ötekinin duygusunu kendi duygusu gibi yaşayabilir, ötekinin değerlendirmesini kendi kimliğinin ölçütüne dönüştürebilir ya da yakınlık tehdit edici hale geldiğinde ilişkiyi bir anda keserek sert bir mesafe oluşturabilir.
Bu yüzden sınır meselesini yalnızca kişilerarası bir beceri olarak düşünmemek gerekir.
Sınır aynı zamanda ruhsal organizasyonla ilgilidir.
“Ben nerede bitiyorum, öteki nerede başlıyor?” Belki de kişilik örgütlenmesinin en temel sorularından biri budur.
Fakat bunun gerçekten insanların ruhsal yapısının tarihsel olarak değişmesinden mi, yoksa psikanalizin artık eskiden “analiz edilemez” kabul edilen daha ağır hastalarla çalışabiliyor olmasından mı kaynaklandığı hala tartışmalı bir tarafta.
Klinik çalışmalar, borderline tanısının giderek daha görünür hale geldiğini ve bazı örneklemlerde tanı oranlarının arttığını düşündürüyor. Fakat buradan doğrudan “borderline kişilik yapısı toplumda kesin olarak artıyor” sonucuna varmak kolay değil.
Borderline’ın daha iyi tanınması, klinisyenlerin bu tanıyı koymaya geçmişe göre daha istekli olması, ergenlik döneminde kişilik bozukluğu tanısından kaçınma eğiliminin azalması, sağlık hizmetlerine erişimin değişmesi ve tanısal sistemlerin dönüşmesi rakamların bir bölümünü açıklayabilir. Ancak yine de günümüzdeki bu klinik görünümü biraz da “günümüzle” ilişkilendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunu “günümüz insanı borderline oldu” gibi indirgemeci bir yerden söylemiyorum. Kişilik örgütlenmesi tek bir toplumsal değişkenle açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapıda bulunuyor. Mizaç, erken dönem ilişkileri, bağlanma deneyimleri, travma, bakımverenlerin düzenleyici kapasitesi ve sayısız gelişimsel etken burada rol oynuyor. Fakat başka bir soru sorabiliriz: “Günümüz dünyası, bazı kırılganlıkların ortaya çıkması için nasıl bir ruhsal çevre yaratıyor?”
Eğer psikolojik olgunlaşmanın bir parçası bekleyebilmek, hayal kırıklığını taşıyabilmek, ötekinin benden ayrı olduğunu kabul edebilmek, ambivalansa dayanabilmek ve kendilik değerini yalnızca dışarıdan düzenlememekse; bugün klinikte tam da bu kapasitelerin ne kadar zorlandığına daha fazla dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum. Bir çocuğun kendisini nasıl deneyimleyeceği, ötekine nasıl bağlanacağı, ayrılığa nasıl dayanacağı, saldırganlığını nasıl bütünleştireceği ve kendisine ilişkin süreklilik hissini nasıl kuracağı yalnızca biyolojik yatkınlığının değil; geliştiği ilişkisel çevrenin de bir ürünüdür. Kernberg’in borderline örgütlenmesinde tarif ettiği temel meselelerden biri, iyi ve kötü kendilik ve nesne temsillerinin yeterince bütünleşememesidir.
“Sevdiğim kişi aynı zamanda beni hayal kırıklığına uğratabilir.”
“Ben hem iyi özelliklere hem saldırgan, kıskanç ve kırılgan taraflara sahip olabilirim.”
“Bir ilişki kötü bir an yaşadığı için bütünüyle kötü olmak zorunda değildir.”
Psikolojik olgunlaşmanın önemli parçalarından biri tam da bu zıtlıkları bir arada taşıyabilmektir.
Buradaki fark yalnızca semptom farkı değildir.
Nevrozda görece bütünleşmiş bir benlik kendi arzularıyla çatışırken, borderline alanda zaman zaman benliğin kendisinin bütünlüğü meselenin merkezine gelir. Yani aslında bir açıdan ruhsal acının ağırlık merkezi de değişiyor olabilir. Klasik nevrotik hastanın sorusu daha çok: “İçimdeki bu arzuyla ne yapacağım?” idi. Borderline düzeydeki hastanın sorusu ise bazen bundan daha önce gelir: “Bu arzuları, öfkeleri, sevgileri ve kayıpları yaşayan ben kimim ve bütün bunların içinde aynı kişi olarak kalabilir miyim?” Bu yüzden de psikoterapide artık yalnızca bastırılmış olanı bilinçli hale getirmek yetmeyebilir. Bazen önce parçalanmış olanı birlikte tutabilmek gerekir. Duygulanımı düzenlemek, kendilik deneyimine süreklilik kazandırmak, ben ile öteki arasındaki sınırların korunmasına yardım etmek, iyiyle kötünün aynı insanda yan yana yaşayabileceği bir ruhsal alan oluşturmak.
Ve belki de en önemlisi, kişinin bir ilişki içerisinde yakınlık kurarken kendisini kaybetmemesini; uzaklık ortaya çıktığında da kendiliğini koruyabilmesini mümkün kılmak.
Bir başkası beni sevmediğinde de var olmaya devam edebilmek,
birine öfkelendiğimde onu bütünüyle kaybetmemek,
bir hata yaptığımda bütün benliğimi kötü ilan etmemek
ve hayatın grilerini taşıyabilmek.
Kaynakça
- Bateman, A. W., & Fonagy, P. (2008). The development of borderline personality disorder—A mentalizing model. Journal of Personality Disorders, 22(1), 4–21. https://doi.org/10.1521/pedi.2008.22.1.4
- Bender, D. S., Morey, L. C., & Skodol, A. E. (2011). Toward a model for assessing level of personality functioning in DSM-5, Part I: A review of theory and methods. Journal of Personality Assessment, 93(4), 332–346. https://doi.org/10.1080/00223891.2011.583808
- Green, A. (1990). The borderline concept. In On private madness (pp. 60–83). International Universities Press. (Original work published 1977)
- Hörz-Sagstetter, S., Ohse, L., & Kampe, L. (2021). Three dimensional approaches to personality disorders: A review on personality functioning, personality structure, and personality organization. Current Psychiatry Reports, 23, 45. https://doi.org/10.1007/s11920-021-01250-y
- Kernberg, O. F. (1967). Borderline personality organization. Journal of the American Psychoanalytic Association, 15(3), 641–685. https://doi.org/10.1177/000306516701500309
- Kernberg, O. F. (1975). Borderline conditions and pathological narcissism. Jason Aronson.
- Kernberg, O. F. (1984). Severe personality disorders: Psychotherapeutic strategies. Yale University Press.
- Klein, M. (1935). A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 16, 145–174.
- Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. International Journal of Psycho-Analysis, 27, 99–110.
- Lenzenweger, M. F., Clarkin, J. F., Kernberg, O. F., & Foelsch, P. A. (2001). The Inventory of Personality Organization: Psychometric properties, factorial composition, and criterion relations with affect, aggressive dyscontrol, psychosis proneness, and self-domains in a nonclinical sample. Psychological Assessment, 13(4), 577–591. https://doi.org/10.1037/1040-3590.13.4.577
- Scalabrini, A., Esposito, R., & Mucci, C. (2021). Dreaming the unrepressed unconscious and beyond: Repression vs dissociation in the oneiric functioning of severe patients. Research in Psychotherapy: Psychopathology, Process and Outcome, 24(2), 111–121. https://doi.org/10.4081/ripppo.2021.545
- Sharp, C., & Wall, K. (2021). DSM-5 level of personality functioning: Refocusing personality disorder on what it means to be human. Annual Review of Clinical Psychology, 17, 313–337. https://doi.org/10.1146/annurev-clinpsy-081219-105402


