Bir Şehrin Anlamı: Emotional Association ve Duygusal Çağrışımların Psikolojisi
Bir şehri yalnızca binalardan, sokaklardan, meydanlardan ve ulaşım hatlarından oluşan fiziksel bir yer olarak düşünmek kolaydır. Oysa insan zihninde şehirler bundan çok daha fazlasına dönüşebilir. Bir şehir bazen bir insanı, bir dönemi, bir hayali, bir kaybı, bir beklentiyi ya da henüz gerçekleşmemiş bir geleceği temsil edebilir. Bu nedenle aynı şehir iki farklı insan için tamamen farklı duygular taşıyabilir. Bir kişi için İstanbul özgürlük, başlangıç ve başarı anlamına gelirken, başka biri için özlem, ayrılık veya hayal kırıklığını temsil edebilir.
Psikolojide bu tür bağlantıları açıklamak için kullanılan kavramlardan biri emotional association, yani duygusal çağrışımdır. Bu ifade tek başına bir psikiyatrik tanı değildir. Daha ziyade, bir kişi, yer, nesne, koku, ses veya olayın zaman içinde belirli duygularla ilişkilendirilmesini anlatan geniş bir kavramdır. Araştırmalarda bununla bağlantılı olarak duygusal öğrenme, çağrışımsal öğrenme, klasik koşullanma ve otobiyografik bellek gibi alanlar incelenmektedir.
İnsan zihni yaşadığı deneyimleri birbirinden tamamen bağımsız dosyalar halinde saklamaz. Bir olayın gerçekleştiği yer, olay sırasında yanında bulunan kişi, duyulan bir şarkı, kullanılan bir parfüm, hatta belirli bir mevsim veya günün saati bile o deneyimin duygusal içeriğiyle ilişkilendirilebilir. Zaman içerisinde bu bağlantılar güçlendiğinde, başlangıçta nötr olan bir uyaran daha sonra kendi başına bir duyguyu veya anıyı harekete geçirebilir.
Bunun en temel açıklamalarından biri öğrenme mekanizmalarıdır. Klasik koşullanma araştırmaları, başlangıçta nötr olan bir uyaranın tekrar tekrar duygusal açıdan anlamlı bir olayla birlikte bulunması sonucunda kendisinin de belirli bir tepkiyi ortaya çıkarabileceğini göstermiştir. İnsanlarda bu süreç yalnızca basit reflekslerden ibaret değildir. İnsanlar olayların anlamını, geçmişlerini ve gelecek beklentilerini de işin içine kattıkları için duygusal çağrışımlar son derece karmaşık hale gelebilir.
Örneğin bir insan için belirli bir kafe başlangıçta tamamen sıradan olabilir. Daha sonra hayatının çok mutlu bir döneminde her hafta o kafeye gitmeye başlarsa, kafe zamanla mutluluk, özgürlük ve heyecan duygularıyla ilişkilendirilebilir. Yıllar sonra kişi aynı kafeye girdiğinde, bilinçli olarak geçmişini düşünmese bile kendisini farklı bir ruh hali içerisinde bulabilir.
Bunun tersinin gerçekleşmesi de mümkündür. Bir insan bir hastanede kötü bir haber almışsa, hastane kokusu, koridorların görüntüsü veya belirli bir ses daha sonra o olayla bağlantılı huzursuzluk yaratabilir. Burada hastane tek başına “kötü” değildir. Hastanenin kişinin zihnindeki anlamı, yaşadığı deneyim nedeniyle değişmiştir.
Bu nedenle emotional association’ın en önemli özelliklerinden biri şudur: Duygusal anlam her zaman nesnenin kendisinde bulunmaz; çoğu zaman kişinin o nesneyle yaşadığı deneyimden doğar.
Bu durum özellikle mekânlar söz konusu olduğunda çok güçlü olabilir. Çünkü bir mekân tek bir duyusal ipucu değil, aynı anda çok sayıda ipucu içerir. Bir şehir; insanları, sokakları, kokuları, sesleri, hava koşulları, ulaşım araçları, binaları, yemekleri, müzikleri ve günlük rutinleriyle birlikte hatırlanabilir. Dolayısıyla bir şehrin zihindeki temsili yalnızca coğrafi bilgilerden oluşmaz. Şehir, kişinin yaşam öyküsünün bir parçasına dönüşebilir.
Örneğin bir üniversite öğrencisi için üniversite şehri yalnızca derslerin yapıldığı yer değildir. O şehir; ilk kez yalnız yaşamak, yeni arkadaşlıklar kurmak, ekonomik bağımsızlık, özgürlük ve yetişkinliğe geçiş ile ilişkilendirilebilir. Bir başka kişi aynı şehirde bir ayrılık yaşamışsa, o şehir onun için aynı derecede güçlü fakat tamamen farklı bir duygusal anlam taşıyabilir.
Burada önemli olan nokta, aynı fiziksel çevrenin farklı insanlar için farklı psikolojik gerçekliklere sahip olabilmesidir.
Duygusal çağrışımlar yalnızca geçmişte gerçekten yaşanmış olaylardan da oluşmaz. İnsan zihni geleceğe yönelik beklentileri de mevcut nesnelere ve yerlere bağlayabilir. Bir kişi uzun süre boyunca belirli bir şehre taşınmayı hayal edebilir. Bu şehir onun zihninde özgürlük, yeni bir hayat, aşk, başarı veya kendini gerçekleştirme gibi kavramlarla birleşebilir. Henüz şehirde yaşamamış olsa bile şehir çoktan duygusal bir anlam kazanmıştır.
Bu noktada beklenti önemli hale gelir.
İnsan bazen yalnızca bir yeri istemez; o yerin kendisine sağlayacağını düşündüğü hayatı ister.
“İstanbul’a gitmek istiyorum” cümlesinin arkasında bazen aslında “İstanbul’da yaşayacağım hayatı istiyorum” anlamı bulunabilir. Bu ikisi aynı şey değildir.
Bir insan İstanbul’u yıllarca uzaktan hayal etmiş olabilir. Fakat hayal edilen İstanbul ile gerçek İstanbul arasında her zaman fark vardır. Gerçek şehir gündelik hayatı, trafik, yalnızlık, ekonomik problemler, sıradan günler ve beklenmedik hayal kırıklıkları içerir. Zihindeki şehir ise çoğu zaman seçilmiş anlardan ve anlamlardan oluşur.
Bu nedenle bir insan uzun süre beklediği bir yere geldiğinde yalnızca fiziksel gerçeklikle karşılaşmaz. Aynı zamanda zihninde oluşturduğu temsil ile gerçeklik arasındaki farkla da karşılaşır.
Bu fark bazen oldukça güçlü bir duygusal değişime neden olabilir.
Özellikle bir şehir belirli bir insanla ilişkilendirilmişse bu süreç daha karmaşık hale gelir. Şehir artık sadece “şehir” değildir. Bir kişinin hayatı, o kişinin temsil ettiği gelecek ve o kişiyle ilgili beklentiler de şehrin zihinsel anlamının içine girmiştir.
Örneğin bir insan için zihinsel bağlantı kabaca şöyle oluşabilir:
İstanbul → belirli bir kişi → sevgi → umut → gelecek hayali → aidiyet
Bu bağlantı yıllar içerisinde güçlenebilir.
Daha sonra kişi, söz konusu insanın aslında kendisini düşündüğü veya sevdiği şekilde sevmediğini fark ederse yalnızca insan hakkındaki düşüncesi değişmez. O insanla bağlantılı olan diğer unsurlar da yeniden anlamlandırılabilir.
Bu nedenle kişi İstanbul’a geldiğinde yaşadığı şey yalnızca:
“İstanbul düşündüğüm kadar güzel değil.”
olmayabilir.
Daha derindeki his:
“Ben bu şehre yıllarca başka bir anlam yüklemişim.”
olabilir.
Burada psikolojik açıdan oldukça önemli bir süreç ortaya çıkar: yeniden anlamlandırma.
Geçmişteki bir deneyim hakkında yeni bilgi edinildiğinde insan bazen yalnızca bugünkü düşüncesini değiştirmez; geçmişteki olayların anlamını da yeniden değerlendirir.
Örneğin yıllarca “O kişi beni seviyordu ve İstanbul onun hayatının bir parçasıydı” şeklinde bir anlatı taşıyan bir insan, daha sonra bunun doğru olmadığını düşündüğünde geçmişe dönüp baktığında yalnızca kişiyi değil, o kişinin etrafında oluşturduğu bütün hikâyeyi yeniden değerlendirebilir.
“Ben aslında neyi seviyordum?”
“İstanbul’u mu seviyordum, yoksa İstanbul’un benim için temsil ettiği şeyi mi?”
“Benim hayalim gerçekten İstanbul muydu?”
“Yoksa İstanbul, bir insanla ilgili hayalimin sahnesi miydi?”
Bu soruların ortaya çıkması, duygusal çağrışımın ne kadar karmaşık olabileceğini gösterir.
Bu süreçte otobiyografik bellek de önemlidir. Otobiyografik bellek, kişinin kendi hayatında yaşadığı olaylara ilişkin anıları kapsar. Bu anılar yalnızca “ne oldu?” bilgisini içermez; olayın nerede gerçekleştiği, kimlerin bulunduğu ve kişinin o sırada ne hissettiği gibi unsurlar da içerebilir.
Araştırmalar, özellikle duyusal ipuçlarının geçmiş anıları ve bunların duygusal tonunu güçlü biçimde tetikleyebildiğini göstermektedir. Bunun en iyi araştırılmış örneklerinden biri kokulardır. Koku ile tetiklenen otobiyografik anıların diğer bazı duyusal ipuçlarıyla tetiklenen anılara kıyasla daha duygusal ve kişiyi geçmiş zamana götürüyormuş gibi yaşanabildiğini bildiren araştırmalar vardır.
Bunun nedeni koku sisteminin duygu ve bellekle ilişkili beyin yapılarıyla yakın bağlantılarının bulunmasıdır. Araştırma derlemeleri, koku işlemenin amigdala, hipokampus ve orbitofrontal korteks gibi duygu ve bellek süreçlerinde rol alan yapılarla ilişkisini vurgulamaktadır.
Fakat burada yalnızca kokulardan söz etmek gerekmiyor. Aynı temel prensip daha geniş bir çerçevede düşünülebilir: Bir uyaran geçmişte yaşanan anlamlı bir deneyimle yeterince güçlü biçimde birleştiğinde, o uyaran daha sonra geçmiş deneyime erişim sağlayan bir ipucu haline gelebilir.
Bu yüzden bir şarkı duyulduğunda eski bir ilişki hatırlanabilir.
Bir sokaktan geçildiğinde eski bir dönem akla gelebilir.
Bir parfüm koklandığında çocukluk anısı ortaya çıkabilir.
Bir şehir görüldüğünde yıllardır unutulduğu düşünülen bir insan hatırlanabilir.
Bazen kişi olayın ayrıntılarını bilinçli olarak düşünmese bile duygusal bir tepki yaşayabilir.
Burada “duygusal çağrışım” ile “hafıza” arasında önemli bir fark vardır. Hafıza, geçmişte yaşanan bir olayı hatırlamayı ifade ederken, duygusal çağrışım bir uyaranın belirli bir duygusal anlam kazanmasını ifade eder. İkisi birbirine çok yakın olsa da aynı şey değildir.
Bir insan örneğin “Bu şarkı 2019 yılında dinlediğim şarkıydı” diyebilir. Bu açık bir anı bilgisidir.
Fakat şarkı başladığında hiçbir ayrıntıyı düşünmeden içinde bir özlem oluşuyorsa, burada şarkının taşıdığı duygusal çağrışım devreye girmiş olabilir.
İnsan zihnindeki bu bağlantılar bazen tek bir duygu da içermez.
Bir şehir aynı anda mutluluk, özlem, aşk, kırgınlık, merak ve hayal kırıklığıyla ilişkilendirilebilir.
Bu nedenle bir insan:
“Ben İstanbul’u hem seviyorum hem de İstanbul bana kötü hissettiriyor.”
dediğinde bu iki ifade birbirini zorunlu olarak çürütmez.
Çünkü sevgi şehrin kendisiyle, özlem geçmişle, kırgınlık belirli bir kişiyle ve merak gelecekle ilişkili olabilir.
Duygusal çağrışımların bir diğer önemli özelliği de değişebilir olmalarıdır. Beyindeki öğrenilmiş bağlantılar sabit bir etiket gibi çalışmaz. Yeni deneyimler eski anlamların üzerine eklenebilir.
Bir şehir geçmişte bir kişiyle ilişkilendirilmiş olabilir. Daha sonra kişi aynı şehirde yeni arkadaşlıklar kurabilir, yeni başarılar yaşayabilir, kendi hayatını kurabilir ve yeni anılar oluşturabilir. Zaman içerisinde şehir yeni anlamlar kazanmaya başlayabilir.
Böylece zihinsel bağlantı:
İstanbul → o kişi → özlem
olmaktan çıkıp,
İstanbul → kendi hayatım → arkadaşlıklar → eğitim → bağımsızlık → yeni anılar
haline gelebilir.
Bu, geçmişteki duygunun “sahte” olduğu anlamına gelmez. Eski duygu gerçekten yaşanmıştır. Ancak aynı uyaranın gelecekte farklı bir duygusal anlam kazanabileceğini gösterir.
Bu konu özellikle insanın hayatındaki geçiş dönemlerinde dikkat çekicidir. Yeni bir şehre taşınmak, üniversiteye başlamak, mezun olmak, bir ilişkinin bitmesi veya yeni bir işe girmek gibi dönemlerde çevredeki nesneler ve mekânlar yeni anlamlar kazanabilir.
Çünkü bu dönemlerde kişinin kimliği ve geleceğe dair beklentileri de değişmektedir.
Bir şehir bazen kişinin olmak istediği insanın sembolü haline gelebilir.
Bir üniversite “başarı”yı temsil edebilir.
Bir ev “bağımsızlık” anlamına gelebilir.
Bir insan “gelecek” anlamına gelebilir.
Ve bunlardan biri hakkında yaşanan değişiklik, diğerlerinin anlamını da etkileyebilir.
Bu nedenle emotional association yalnızca “bir şeyi hatırlamak” değildir. Daha derin bir düzeyde, insanın dış dünyadaki nesnelere kendi yaşam hikâyesinden anlam aktarmasıdır.
Belki de bu kavramı en iyi anlatan cümle şudur:
İnsanlar yalnızca yerlerde yaşamaz; bazı yerleri kendi hikâyelerinin içinde yaşatırlar.
Bir şehir bu nedenle yalnızca haritadaki konumu değildir. İnsan zihninde o şehir; belirli bir dönem, belirli bir insan, belirli bir gelecek veya gerçekleşmesini beklediği bir hayatla birleşebilir.
Sonuç olarak emotional association, insanın çevresindeki dünyayı yalnızca fiziksel özellikleriyle değil, yaşadığı ve beklediği deneyimlerin duygusal anlamlarıyla birlikte algıladığını anlamamıza yardımcı olur. Bir yerin, kişinin hayatındaki anlamı o yerin fiziksel özelliklerinden bağımsız olarak değişebilir. Çünkü duygusal anlam, deneyimlerle birlikte öğrenilir, anılarla güçlenir, beklentilerle şekillenir ve yeni deneyimlerle yeniden düzenlenebilir.
Bu yüzden bazen insan uzun zamandır istediği bir yere ulaştığında beklediği duyguyu bulamayabilir. Sorun mutlaka o yerin değersizleşmesi değildir. Bazen insan, o yere ulaşırken yanında taşıdığı hikâyeyi kaybetmiştir.
Ve belki de en zor fark edilen şey budur:
Bazen insan bir şehri özlediğini düşünürken aslında o şehirde gerçekleşeceğine inandığı hayatı özlüyor olabilir.
Bazen bir kişiyi özlediğini düşünürken aslında o kişinin temsil ettiği geleceği özlüyor olabilir.
Bazen de bir yere geldiğinde neden beklediği mutluluğu hissetmediğini anlayamaz; çünkü yıllarca sevdiği şeyin kendisi değil, onun zihninde oluşturduğu anlam olduğunu ancak gerçeğe ulaştığında fark eder.
Emotional association tam olarak bu noktada önem kazanır: Dış dünyadaki bir şey, zihnimizde yalnızca kendisi olarak kalmaz. Yaşadığımız duygularla birleşerek bizim kişisel hikâyemizin bir parçasına dönüşür.

