Telefonu elimize aldığımızda çoğu zaman yalnızca birkaç dakika geçirmek isteriz. Bir bakarız, arkadaşımız yeni bir işe başlamış, bir başkası nişanlanmış, biri mezun olmuş, diğeri yurtdışına gitmiş. Birinin yeni evini, birinin yeni arabasını, bir başkasının uzun zamandır beklediği başarısını görürüz. Sonra telefonu kapatırız. Aslında hayatımızda birkaç dakika içinde değişen hiçbir şey yoktur. Fakat içimizde bir şey değişmiştir. Birkaç dakika önce bize yeterli gelen hayatımız, başkalarının hayatlarını gördükten sonra eksik görünmeye başlayabilir. “Ben ne yapıyorum?”, “Neden hâlâ burada olduğum yerdeyim?”, “Herkes ilerliyor da ben neden ilerleyemiyorum?” düşünceleri zihnimizde dolaşmaya başlar. Bazen tek bir sosyal medya gezintisi bile insanı kendi hayatının içinde yabancı hissettirebilir.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamak yeni bir davranış değil. İnsan, kendisini ve bulunduğu yeri anlamlandırmak için doğal olarak çevresine bakıyor. Fakat bugün bu karşılaştırmanın sınırları neredeyse ortadan kalkmış durumda. Eskiden kendimizi çevremizdeki birkaç insanla kıyaslarken şimdi telefon ekranımız aracılığıyla yüzlerce insanın hayatına aynı anda tanık oluyoruz. Üstelik gördüğümüz şey onların hayatlarının bütünü değil, seçilmiş parçaları. Birinin yeni işini görüyoruz ama o işe ulaşmak için kaç kez reddedildiğini bilmiyoruz. Birinin mezuniyet fotoğrafını görüyoruz ama o fotoğrafa gelene kadar kaç gece kaygıyla uyuduğunu bilmiyoruz. Bir çiftin mutlu fotoğrafına bakıyoruz ama ilişkilerinin görünmeyen tarafını bilmiyoruz. Birinin sürekli seyahat ettiğini görüyoruz ama hayatının geri kalanında neler yaşadığını bilmiyoruz. Buna rağmen kendi hayatımızın en sıradan gününü, başkasının hayatındaki en özel anla karşılaştırıyoruz. Sonra da neden kendimizi geride hissediyoruz diye düşünüyoruz.
Asıl sorun çoğu zaman başkasının bizden daha iyi bir hayat yaşıyor olması değil. Başkasının hayatını kendi hayatımızın ölçüsü haline getirmemiz. Bir süre sonra “Onun hayatında ne var?” sorusu yerini “Ben neden böyle değilim?” sorusuna bırakıyor. Buradan sonra karşılaştırma, meraktan çıkıp kişinin kendisine yönelttiği bir eleştiriye dönüşüyor. Neden benim istediğim iş hâlâ olmadı? Neden onun ilişkisi var da benim yok? Neden o kadar sosyal değilim? Neden ben de onun kadar başarılı olamadım? Soruların ortak noktası ise hep aynı: Kendi hayatımıza, başka insanların hayatlarını referans alarak değer biçmeye başlıyoruz.
Üstelik bu karşılaştırmanın sonu yok. Çünkü ne kadar ilerlersek ilerleyelim, bizden daha ileride olduğunu düşündüğümüz biri mutlaka olacak. Daha iyi bir kariyer, daha güzel bir ev, daha yüksek bir gelir, daha fazla seyahat, daha geniş bir sosyal çevre… İnsan bir hedefe ulaştığında rahatlayacağını düşünüyor, fakat yeni bir karşılaştırma noktası çok geçmeden ortaya çıkıyor. Böylece hayat, kendi isteklerimizi gerçekleştirmekten çok başkalarının gerisinde kalmamaya çalıştığımız bir yarışa dönüşebiliyor.
Bu yarışın en güçlü taraflarından biri de yaşlarımıza yüklediğimiz anlamlar. Sanki hayatın görünmez bir takvimi varmış gibi yaşıyoruz. Şu yaşta mezun olmalıyız, şu yaşta işe girmeliyiz, şu yaşta kendi paramızı kazanmalıyız, şu yaşta evlenmeliyiz, şu yaşta kariyerimizi oturtmalıyız. Çevremizdeki insanların hayatları bu takvimi daha gerçekmiş gibi gösteriyor. Bir arkadaşımız evlendiğinde kendi hayatımızın neden aynı noktada olmadığını sorguluyoruz. Bir arkadaşımız işe başladığında kendi belirsizliğimizi başarısızlık olarak görüyoruz. Biri şehir değiştirdiğinde bulunduğumuz yerde kalmayı geride kalmak sanabiliyoruz.
Oysa hayatın herkes için aynı sırayla ilerlemesi gerekmiyor. Bir insan yirmi üç yaşında ne istediğini keşfedebilirken bir başkası bunu otuz yaşında fark edebilir. Birinin kariyeri erken başlayabilir, başka birinin hayatı farklı sorumluluklar nedeniyle daha yavaş ilerleyebilir. Bir insan için evlilik hayatının önceliğiyken başka biri için eğitim, özgürlük, meslek veya kendi ayakları üzerinde durmak daha önemli olabilir. Bütün bunlar arasında doğru olan tek bir yaşam biçimi yok. Fakat sürekli karşılaştırma yaptığımızda, başkasının seçimini kendi hayatımız için bir zorunluluk gibi algılamaya başlayabiliyoruz.
Bazen de başkalarıyla değil, kendi geçmişimizle yarışıyoruz. “Eskiden daha mutluydum”, “Eskiden daha üretkendim”, “Eskiden kendime daha çok güveniyordum” diyoruz. Fakat insanın her döneminde aynı olması beklenemez. Hayatın bazı dönemleri üretmekten çok toparlanmayı, bazıları karar vermekten çok beklemeyi, bazıları ilerlemekten çok dayanmayı gerektirebilir. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey değişmemiş gibi görünürken insanın içinde çok şey değişebilir. Kendine yeniden güvenmek, bir korkunun üzerine gitmek, yardım istemeyi öğrenmek, bir alışkanlığı bırakmak veya zor bir dönemin içinden çıkmaya çalışmak da ilerlemenin parçalarıdır. Bunların çoğu sosyal medyada paylaşılacak kadar görünür değildir. Fakat insanın hayatında bıraktığı iz, birçok görünür başarıdan daha kalıcı olabilir.
Belki de bu yüzden “geç kaldım” düşüncesine biraz daha dikkatli yaklaşmak gerekiyor. Çünkü bazen gerçekten geç kalmış olmayız; yalnızca başka birinin zamanına bakarak kendi zamanımızı ölçüyor oluruz. Sanki herkes bir trene binmiş, biz ise istasyonda kalmışız gibi hissederiz. Oysa hiç durup o trenin nereye gittiğini sormamış olabiliriz. Herkesin peşinden gittiği bir hedefin gerçekten bizim hedefimiz olup olmadığını düşünmeden ilerliyor olabiliriz. Başkasının istediği hayatı istemediğimiz halde, ona sahip olamadığımız için kendimizi eksik hissedebiliriz.
Bu nedenle belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden onlar gibi değilim?” değil, “Ben nasıl bir hayat istiyorum?” olmalı. Bu soru ilk bakışta basit görünse de insanı başkalarının hayatından kendi hayatına geri getiriyor. Çünkü iyi bir hayatın herkes için aynı tanımı yok. Bir insan için başarı, büyük bir kariyer ve yoğun bir çalışma temposuyken bir başkası için huzurlu bir ev, sevdiği insanlarla geçirilen zaman ve dengeli bir yaşam olabilir. Birinin hayali kalabalık bir şehirde yaşamakken, başka birinin hayali daha sakin bir yerde kendine ait bir düzen kurmak olabilir. Başkasının hayatında değerli olan bir şeyin bizim hayatımızda da değerli olması gerekmiyor.
Belki de sosyal karşılaştırmadan tamamen kurtulmak mümkün değil. Fakat her karşılaştırmanın ardından kendimize ne söylediğimizi değiştirebiliriz. “Ben neden onun gibi değilim?” yerine “Onun hayatında gördüğüm hangi şey bende bir ihtiyaç uyandırdı?” diye sorabiliriz. Çünkü bazen kıskandığımızı düşündüğümüz şey aslında sahip olmak istediğimiz bir eşya, bir ilişki veya bir başarı değil; onun temsil ettiği duygudur. Birinin kariyerini kıskanırken aslında güven duygusunu, birinin ilişkisini kıskanırken ait olma hissini, birinin yaşam tarzını kıskanırken özgürlük duygusunu istiyor olabiliriz. Bunu fark ettiğimizde başkasının hayatını istemekle kendi ihtiyacımızı anlamak arasındaki farkı görebiliriz.
Sonunda mesele, başkalarının bizden önce nereye vardığı değil; bizim kendi hayatımızda nereye gitmek istediğimizi bilip bilmediğimizdir. Belki henüz istediğimiz işi bulmadık, belki bazı hayallerimiz beklediğimizden uzun sürdü, belki çevremizdeki insanlar bizden önce bazı hedeflerine ulaştı. Bunların hiçbiri hikâyemizin bittiğini göstermez. Bir şeyin henüz gerçekleşmemiş olması, hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez. Hayatın farklı dönemlerinde farklı hızlarda ilerleyebiliriz. Bazen hızlanır, bazen durur, bazen yön değiştiririz. Bunların hepsi hayatın kendisine dahildir.
Belki bugün telefonu kapattığımızda ilk kez kendimize şu soruyu sorabiliriz: “Ben gerçekten geride miyim, yoksa sadece kendimi yanlış bir yarışın içinde mi buldum?” Çünkü herkesin hayatını kendi hayatımızın cetveli yaptığımızda, elimizde kalan tek şey sürekli ölçmek ve sürekli eksik bulmak oluyor. Oysa hayat bir sıralama tablosu değil. Kimin önce mezun olduğu, kimin önce evlendiği, kimin daha erken işe başladığı veya kimin daha çok şey başardığı üzerinden insanın değerini ölçmek mümkün değil.
Belki de ihtiyacımız olan şey başkalarının hızına yetişmek değil, kendi yönümüzü yeniden bulmak. Çünkü başkasının zamanına yetişmek zorunda değiliz. Başkasının hikâyesinin ortasında nerede olduğunu bilmeden, kendi hikâyemizin hangi sayfasında olduğumuzu küçümsemek zorunda da değiliz. Bazı yollar daha uzun sürer, bazı başlangıçlar gecikir, bazı hayaller bekler. Ama her gecikme bir kayıp değildir.
Çünkü hayat, kimin önce vardığını görmek için kurulmuş bir yarış değil. Bazen en önemli ilerleme, herkes başka tarafa koşarken insanın durup kendine “Ben gerçekten nereye gitmek istiyorum?” diye sorabilmesidir.


