Yakın bir dostun, yıllardır emek veren bir meslektaşın ya da aileden birinin büyük bir başarısına şahit olunan o ilk anı hatırlayalım. Yüzde samimi bir tebessüm belirir, kollar içtenlikle sarılmak üzere açılır, tebrik cümleleri dökülür. Ancak tam o saniyede, göğsün ortasında tanımlaması zor, anlık bir sızı hissedilir. Kötü bir insan olmaktan çok uzak, sevdiklerinin iyiliğini içtenlikle isteyen biri dahi bu hissi deneyimleyebilir. Toplum tarafından derhal bastırılan, terbiye edilmeye çalışılan ve kişinin kendinden dahi sakladığı bu duygu; saf, ilkel ve kaçınılmaz olan “sessiz haset”tir. Psychology Times okurları için bu makalede, insan doğasının bu en çok utanç duyulan ama bir o kadar da evrensel olan çelişkisini, arkasındaki bilimsel ve varoluşsal mekanizmalarla ele alacağız.
Utancın Gölgesinde Kalan İlkel Mekanizma
Sosyal bilimler ve psikoloji literatürü uzun yıllar boyunca olumlu duygulara ve iyileşme süreçlerine odaklanırken, insanın karanlık ya da “kabul görmeyen” taraflarını genellikle patoloji parantezine almıştır. Oysa haset, psikanalitik kuramdan evrimsel psikolojiye kadar insan zihninin en temel uyum sağlama ve kendini koruma düzeneklerinden biridir. Melanie Klein, Iptila ve Şükran adlı eserinde hasetin, nesnenin sahip olduğu güzelliğe ya da başarıya duyulan öfkeli bir çekememezlik olduğunu ve bunun gelişimsel olarak en erken evrelerde filizlendiğini belirtir. Klein’a göre haset, gıpta etmekten farklıdır; gıpta karşıdakinin sahip olduğuna imrenip ona ulaşma arzusu taşırken, haset karşıdakinin elindekinin değersizleşmesini ya da kendi eksikliğinin yarattığı acının dinmesini ister.
Sosyal karşılaştırma kuramının kurucusu Leon Festinger, insanların kendi değerlerini, yeteneklerini ve toplumsal statülerini objektif ölçütlerden ziyade kendilerine benzeyen ötekilerle kıyaslayarak tanımladıklarını ileri sürer. Festinger’ın teorisindeki en kritik detay “benzerlik” vurgusudur. Bir insanın ulaşılması imkânsız bir dünya yıldızına ya da tarihi bir şahsiyete haset duyması oldukça düşük bir olasılıktır. Ancak benzer yaşta, benzer eğitimden geçmiş, benzer sosyal çevrede büyümüş bir arkadaşın başarısı, zihinde doğrudan bir tehdit olarak algılanır. Çünkü onun başarısı, “Ben neden yapamadım?” sorusunu kaçınılmaz kılar.
Nörobiyolojik Ayna: Ötekinin Sevinci Neden Acı Verir?
Son on yılda yapılan işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışmaları, sosyal reddedilme ve kıyaslama süreçlerinin beyinde fiziksel acı ile aynı yolları izlediğini göstermektedir. Hidehiko Takahashi ve ekibinin yaptığı çığır açıcı araştırmada, katılımcılara kendilerinden daha başarılı ve benzer profildeki kişilerin hikâyeleri okutulmuş ve beyin aktiviteleri incelenmiştir. Elde edilen bulgular oldukça çarpıcıdır: Kendimizle kıyasladığımız birinin üstünlüğü karşısında beynimizin ön singulat korteksi (dorsal anterior cingulate cortex) aktifleşmektedir. Bu bölge, parmağımız kesildiğinde ya da fiziksel bir darbe aldığımızda acıyı işleyen merkezle tamamen aynıdır.
Yani yakın birinin başarısı karşısında hissedilen o anlık sızı, metaforik bir duygu değil; beynin kendilik algısına gelen bir tehdidi “fiziksel acı” olarak kodlamasının biyolojik sonucudur. Ayna nöron sistemi, karşıdaki insanın sevincini simüle ederken; benlik eşleme mekanizması kendi eksikliğini fark eder. Beyin bu durumu bir tür sosyal statü kaybı veya kaynak yetersizliği olarak yorumlar. Dolayısıyla, bir yakınımızın başarısına sevinirken aynı anda sızı duymamız, ikiyüzlülük ya da kötü niyet değil; nörolojik düzeyde aynı anda çalışan iki farklı sistemin çatışmasıdır.
Sosyal Kıyaslama ve Kendilik Değerinin Sarsılması
Abraham Tesser’in geliştirdiği Kendilik Değerini Koruma Modeli (Self-Evaluation Maintenance Model), bu çatışmayı anlamak için mükemmel bir teorik zemin sunar. Tesser’a göre, bir başkasının başarısının bizde gurur mu yoksa tehdit mi yaratacağını belirleyen iki ana değişken vardır: İrtibatın yakınlığı ve söz konusu alanın bizim kendilik tanımımız için ne kadar önemli olduğu.
Eğer yakın bir arkadaşımız, bizim hiç ilgi duymadığımız ve kendimizi tanımlamadığımız bir alanda (örneğin resim yapmadığımız halde resim alanında) büyük bir başarı elde ederse, onun başarısıyla övünürüz (“Yansıma Etkisi”). Ancak arkadaşımızın başarılı olduğu alan, bizim de hayatımızı, kimliğimizi ve iddiamızı üzerine kurduğumuz bir alansa (örneğin ikimiz de akademisyensek ve o saygın bir burs kazandıysa), Tesser’ın modeline göre yakınlık arttıkça hissettiğimiz tehdit ve haset duygusu da katlanarak artar. Bu durumda arkadaşımızın ışığı, bizi aydınlatmak yerine gölgede bırakmış gibi hissederiz.
Kültürel Yarılma: Doğu’da Suçluluk, Batı’da Yetersizlik
Sessiz hasetin yaşanma ve ifade edilme biçimi coğrafyalara ve toplumsal yapılara göre değişkenlik gösterir. Psychology Times’ın hem Birleşik Krallık hem de Türkiye okuyucu kitlesi göz önüne alındığında, bu duyguyla baş etme stratejilerinin kültürel arka planı daha da anlam kazanır.
İngiltere gibi bireyselci ve duygusal ketlemenin (emotional restraint) yüksek olduğu toplumlarda, ötekinin başarısı karşısında hissedilen sızı genellikle derin bir “yetersizlik” ve “içe dönük kıyaslama” ile sonuçlanır. Kişi bunu kendi bireysel başarısızlığı olarak okur ve kibar bir mesafe koyarak geri çekilir. Türkiye gibi toplulukçu unsurların ve akrabalık/dostluk bağlarının girift olduğu coğrafyalarda ise durum daha karmaşıktır. Duyguların dışa vurumu ve yakınlık beklentisi yüksek olduğu için, haset duygusu derhal şiddetli bir “suçluluk duygusu” doğurur. Kişi, kardeşine veya can dostuna karşı bu hissi duyduğu için kendisini ahlaken kusurlu sayar, bu hissi bastırmak için aşırı abartılı sevinç gösterilerinde bulunur. Ancak bastırılan her duygu gibi, bu sızı da pasif-agresif davranışlar, ansızın çıkan ufak gerilimler veya nedensiz soğumalar şeklinde ilişkiye sızar.
Hasetle Yüzleşmek: Bastırmaktan Kabule Geçiş
Terapi odalarında en az telaffuz edilen, danışanların dile getirmekten en çok çekindiği duyguların başında gelir bu sessiz sancı. Çünkü toplum, sevginin ve dostluğun saf olması gerektiğini, içinde en ufak bir kıskançlık kırıntısı barındıran ilişkinin “sahte” olduğunu vaaz eder. Oysa insan zihni siyah ya da beyaz değildir; aynı anda hem birini çok sevip hem de onun sahip olduğu bir imkâna imrenmek, hatta bunun yarattığı eksiklik duygusuyla sarsılmak mümkündür.
Bu duyguyla baş etmenin ilk adımı, onu bir “ahlak kusuru” olarak görmek yerine “insani bir sinyal” olarak okumaktır. Zihin, haset hissettiği an aslında bize şu mesajı vermektedir: “Orada senin için de değerli olan, senin de arzuladığın ama henüz ulaşamadığın bir şey var.” Haset, doğru analiz edildiğinde, kişinin kendi potansiyeline, bastırılmış isteklerine ve hayatında eksik kalan yönlere tutulmuş bir aynadır.
Ötekinin başarısı karşısında göğse oturan o anlık sızıyı fark ettiğimizde, kendimizi yargılamayı bırakıp şu soruyu sorabilmek cesaret ister: “Bu başarı bana kendi hayatımla ilgili neyi hatırlattı?” Cevap genellikle karşı tarafla değil, tamamen kendi tamamlanmamış süreçlerimizle ilgilidir. Dostumuzun başarısı bize sadece kendi durduğumuz yeri hatırlatmıştır.
Sonuç olarak; başkasının ışığına şahit olurken kendi gölgemizde kalma korkusu son derece insancıldır. Mesele, bu hissi tamamen yok etmek değil—ki bu nörolojik ve evrimsel olarak pek mümkün değildir—bu hissin bizi zehirlemesine ve ilişkilerimizi aşındırmasına izin vermemektir. Birinin başarısına sevinirken hissettiğimiz o bir saniyelik mikro-sancıyı kabul etmek, insan olmanın çelişkili yapısını kucaklamaktır. Kendi ışığını yakmaya odaklanan bir zihin, başkasının parlamasından karanlıkta kalmaz.
EĞİTİMCİ-YAZAR
ŞÜKRAN BAŞAK CEYHAN
Kaynakça
- KAYNAKÇA
- Festinger, L. (1954). A theory of social comparison processes. Human Relations, 7(2), 117-140.
- Klein, M. (1957). Envy and Gratitude: A Study of Unconscious Sources. Basic Books.
- Takahashi, H., Kato, M., Matsuura, M., Mobbs, D., Suhara, T., & Okubo, Y. (2009). When your gain is my pain and your pain is my gain: Neural correlates of envy and schadenfreude. Science, 323(5916), 937-939.
- Tesser, A. (1988). Toward a self-evaluation maintenance model of social behavior. Advances in Experimental Social Psychology, 21, 181-227.

