Bir bebeğin zihnini tahayyül ettiğimizde, aslında kendi en ilkel parçamıza yaklaşmış oluruz. Bir insanın ilk deneyimleri, yaşamla ilk temasları 0-1 yaş dönemine dayanır. Bu dönemde, dünyanın geri kalanıyla kuracağımız ilişkinin ilk hallerini deneyimleriz. Psikanalitik yaklaşımlarda psikotik çekirdek olarak adlandırılan bu katman, her insanın deneyiminde var olmuştur. Bebek, doğumla beraber başka bir dünyayla tanışırken, görme yetisi henüz tam olarak gelişmemiştir. Bu aşamada, bakım vereniyle (genel kanıya göre bu kişi annedir) kurduğu ilişki ve bu ilişkideki deneyimler, yaşamın ileriki dönemlerinde dünyaya bakışını, algılarını ve ilişkilerinin temellerini oluşturur. Dolayısıyla psikotik katmanda kişinin duyumsadığı kaygı, varoluş kaygısıdır. Bebek, bakım ihtiyacı karşılandıkça dış gerçekliği daha fazla algılar. Ancak 0-1 yaş gibi gelişimin çok erken bir döneminde, bebeğin zihninde nesne hızlıca bütünleşmez. Zihin, henüz nesneleri birleştiremediği bu ham evrede, yaşam boyu yankılanacak belirli konumlardan geçer.
Melanie Klein, paranoid-şizoid konum ve depresif konum olarak iki gelişim evresi tanımlamıştır. Klein’ın “konum” kavramını kullanmasının nedeni, bu evrelerin geçici olmaması ve kişinin yaşam boyu devam eden kaygılarının, savunmalarının ve nesne ilişkilerinin belirli bir düzenlenişine işaret etmesidir. Paranoid-şizoid konum, yaşamın ilk 3-4 ayında görülürken, depresif konum ilk yılın geri kalan döneminde ortaya çıkar. Paranoid-şizoid konum, bebeğin henüz nesneyi bir bütün olarak algılayamadığı, nesneleri iyi ve kötü olarak böldüğü bir dönemdir. Bu evrede bebek, nesneyi çiftdeğerli olarak algılayamaz. Bakım ihtiyacı karşılandığında annenin memesi iyi bir memedir, dolayısıyla dünya iyi bir yerdir. Ancak bakım ihtiyacı gecikiyorsa ya da bebeğin deneyiminde küçük eksiklikler ve aksamalar gerçekleşiyorsa, annenin memesi kötü bir memedir ve dolayısıyla dünya kötü bir yer haline gelir. Annenin memesi kötü olarak algılandığında, bebeğin deneyimi sanki kendisine zulmediliyormuş gibi olur. Dünya kötüdür ve dışarıda ona zulmedebilecek nesneler bulunmaktadır. Böyle bir durumda bebek, kendini korumak için şizoid bir savunma olan geri çekilmeyi kullanacaktır çünkü dışarısı tehlikelidir; bakım ihtiyaçları karşılanmaz ve kendisine zulmediliyormuş gibi hisseder. Bebek ruhsallığını bir bütün olarak deneyimleyebilmek için nesneyi bölmek durumundadır. Burada bebek, nesneyi ya idealize eder ya da değersizleştirir. Bölme, ilkel bir savunmadır; ancak bu savunma mekanizmasının işlevi, iyi olanı muhafaza ederek kötü nesneyi dışarıda bırakabilmesidir. Bu durum, olgun savunma mekanizmalarından olan bastırmanın temelini oluşturur.
Paranoid-şizoid konumdan depresif konuma geçmenin koşulu, bebeğin düşleminde iyi nesnelerin kötü nesnelere baskın gelmesidir. Klein, depresif konumu bebeğin nesneyi bir bütün olarak kabul ettiği ve kendisini bu nesneyle ilişkilendirdiği bir gelişim evresi olarak tanımlamıştır. Bebeğin gelişimi ilerledikçe çevresindekileri algılamaya başlar; annesini tanıdığında bu, artık bir nesneyi bütün olarak algıladığı anlamına gelir. Bölme savunması, kendini bütünleştirme süreçlerine bırakır. Artık iyi meme ve kötü meme tek bir anneye aittir; çiftdeğerlilik algısı oluşur. Dolayısıyla nesne bütünleştikçe benlik de bütünleşir. Depresif konumda deneyimlenen kaygılar, çiftdeğerli duygulardan kaynaklandığından, bebeğin temel kaygısı kendi yıkıcı dürtülerinin sevdiği ve tamamen bağlı olduğu nesneyi yıkacağı kaygısıdır. Bebek, yıkıcı itkilerinden dolayı nesneyi kaybedeceği kaygısıyla da karşı karşıya kalır. Kaybolmuş ya da yok olmuş gibi hissedilen nesneye duyulan yas ve özlem duyguları, suçluluk gibi yeni bir duyguya yol açar; bu durumda artık bebeğin nesneyi onarması gerekecektir. Depresyon deneyimi, bebekte tahrip olmuş nesnesini onarma arzusunu harekete geçirir. Bu noktada simge oluşumu başlar. Simge oluşumu, depresif kökenli kaygı ve çatışmaların bir sonucudur. Büyüme sürecinde bebeğin her kayıp deneyimi yeni bir simge oluşumuna neden olur. Bebek artık nesnenin yerine geçecek ikameler aramaya başlar. Burada yaratıcı süreçlere ve yüceltme savunma mekanizmasına da zemin hazırlayan deneyimler bulunur.
Bu bağlamda sanatsal üretim, bir gelişim sürecidir. Dış dünya ve iç gerçekliğin tam olarak bütünleşmemesiyle başlar. Sanatçı, sanat eserini oluştururken bazı parçaları dışarıda bırakır ve bazılarını muhafaza eder. Muhafaza ettikleriyle eserini oluşturur. Kafka, günlüklerinde ve mektuplarında yazabilmek için mutlak bir yalnızlığa ihtiyaç duyduğundan sıkça bahseder. Onun bu şizoid geri çekilmesi, eserlerine de sirayet eder; örneğin, Dönüşüm romanında Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşerek odasına kapanması, tam olarak bu dış dünyadan kaçışın edebi bir izdüşümüdür. Bu, aslında dış dünyadan bir geri çekilmedir. Bir eseri yaratabilmek için ham ve ilkel olma ihtiyacı hasıl olur. Bunun için, aslında hepimizin yaşamının ilk dönemlerinde deneyimlediği evreyi tahayyül edebilmek gerekir. Sanatçı için geri çekilme, nesneyi parçalara bölme ve bütünleştirmeme patolojik bir durum değildir; çünkü ardından depresif konum olarak adlandırdığımız dönemde ortaya çıkan onarım arzusu ve yüceltme mekanizması devreye girer. Onarım arzusu, yaratıcılığı perçinler. Sanatçı, o zulmedileceğini hissettiği nesnelerden, dış dünya veya toplumdan geri çekilir ve dış dünyayla semboller aracılığıyla bir ilişki kurar. Bu noktada, bu durum işlevsel bir süreçtir. Bu sembol, bazen bir resim, bazen müzik, bazen de bir yazı olur. Ancak dış dünyayla ve nesnelerle ilişki kurma, aslında yaşamda var olmanın bir temsilidir.


