Toplantıda bir meslektaşınız var. Yaptığı hiçbir şey aslında büyük bir mesele değil ama sizi orantısız biçimde geriyor. Fazla kendine güveniyor gibi geliyor. Fazla yer kaplıyor. Odadaki herkes normal karşılıyor, siz karşılayamıyorsunuz.
Carl Gustav Jung bu sahneye bakıp tuhaf bir soru sorardı: Onda gördüğünüz şey, kendinizde görmeyi reddettiğiniz şey olabilir mi?
“Gölge” dediği kavram tam olarak buradan doğuyor. Son yıllarda sosyal medyada “gölge çalışması” adıyla dolaşan ve çoğu zaman bir liste soruya indirgenen fikrin aslı bu.
Peki fikir ne kadar sağlam? Ne kadarı Jung’un kendi yorumu, ne kadarının arkasında araştırma var?
Jung aslında ne demişti
Jung için gölge, kişiliğin bilinçli benlik imgesine sığmayan kısmıydı. Kendimize dair kurduğumuz hikâyeye uymayan öfke, haset, açgözlülük, bencillik, hırs.
Aion’da şöyle yazar: Gölge, bütün ben-kişiliğine meydan okuyan ahlaki bir sorundur, çünkü kimse ciddi bir ahlaki çaba göstermeden gölgesinin bilincine varamaz.
Buradaki “ahlaki çaba” vurgusu önemli. Jung gölgeyi bir keşif meselesi değil, bir dürüstlük meselesi olarak görüyordu. Ve bastırmanın bir bedeli olduğunu düşünüyordu: “Herkes bir gölge taşır ve bu gölge bireyin bilinçli yaşamında ne kadar az yer bulursa o kadar kara ve yoğun olur.” Ona göre bilinen bir kusur düzeltilebilirdi. Bilinmeyen ise kontrolden çıkardı.
En çok paylaşılan cümlesi de bu fikrin özeti: İnsan ışık figürleri hayal ederek değil, karanlığı bilinçli kılarak aydınlanır.
Gölge, içinizdeki canavar değil
Popüler anlatıda gölge neredeyse her zaman bir karanlık deposu olarak sunuluyor. Jung böyle demedi.
Aynı metinde, birkaç satır sonra şunu yazar: Gölge yalnızca biraz aşağı, ilkel, uyumsuz ve beceriksizdir, tümüyle kötü değil. Hatta insan varoluşunu canlandıracak ve güzelleştirecek çocuksu nitelikler bile taşır, ne var ki gelenek buna izin vermez.
Yani gölgeye giren şey sadece öfke ve haset değil. Susturulmuş bir oyunculuk, rafa kaldırılmış bir hırs, “bana yakışmaz” denip bırakılmış bir yön de aynı yere gidiyor. Bir kişi için gölge saldırganlıktır, bir başkası için kendini savunabilme becerisi.
Bu ayrım pratikte önemli. Gölgeyi yalnızca kötülük deposu sanan biri, orada bulacağı ilk şeyle kendini cezalandırmaya başlıyor. Oysa Jung’un tarif ettiği iş kendini mahkûm etmek değil, envanteri genişletmekti.
Peki bunun bir karşılığı var mı?
Burada bir şeyi açıkça söylemek gerekiyor: Gölge, bilimsel anlamda test edilebilir bir kuram değil. Kabul görmüş bir ölçeği yok, üzerinde anlaşılmış bir tanımı yok. Jung bu fikri laboratuvarda değil, kliniğindeki gözlemlerinden geliştirdi. Bir kuramdan çok, dikkatli bir klinisyenin ömür boyu biriktirdiği bir sezgi.
Yani “gölge kanıtlandı” diyen bir metin okursanız, o metin size yanlış bir şey söylüyor.
Ama hikâye burada bitmiyor. Çünkü Jung’un sorduğu bazı sorular sonraki kuşaklarda laboratuvara taşındı. Ve orada ilginç şeyler oldu.
Beyaz ayıyı düşünmeyin
1987’de psikolog Daniel Wegner ve ekibi katılımcılardan basit bir şey istedi: Beş dakika boyunca beyaz bir ayı düşünmeyin. Düşünürseniz zili çalın.
Kimse başaramadı. Ama asıl çarpıcı olan sonrasıydı. Bastırma görevi bitip serbest bırakıldıklarında, bu grup beyaz ayıyı, baştan beri onu düşünmesi istenen gruptan daha fazla düşündü.
Bulgu “geri tepme etkisi” adıyla literatüre girdi ve otuz yıldır sınanıyor. Sonuç, popüler anlatıdan daha ölçülü. 2001’de yapılan bir derleme, bastırma sonrası geri tepmenin gerçekten var olduğunu ama etkinin küçük ile orta arasında kaldığını gösterdi. 2020’de yapılan daha kapsamlı bir derleme de aynı yöne işaret ediyor: Geri tepme tutarlı biçimde görülüyor, fakat bastırma sırasındaki anlık artış yalnızca kişi zihinsel olarak yorgun ya da yüklüyken ortaya çıkıyor.
Kısacası, bir düşünceyi zorla itmek onu yok etmiyor. Geri dönüşünü kolaylaştırıyor. Etki devasa değil ama gerçek.
Jung’un “bastırılan yoğunlaşır” sezgisi, ölçülü bir versiyonda karşılık buluyor.
Bastırdığınızı başkasında görüyorsunuz
Bu, gölgenin en cesur iddiasıydı: Kendimizde kabul etmediğimiz şeyi başkalarına yansıtırız.
1997’de Leonard Newman, Kimberley Duff ve Roy Baumeister bunu test etti. Hipotezleri şuydu: İnsanlar kendilerinde olabileceğinden şüphelendikleri istenmeyen bir özelliğe dair düşünceleri bastırdıklarında, o özellik zihinde sürekli erişilebilir hale gelir. Ve zihin, en üstteki kavramla dünyayı okur.
Bulgular hipotezi destekledi. Yani yansıtma gerçekten oluyor. Ama Jung’un ya da Freud’un tarif ettiği gizemli savunma mekanizması olarak değil. Çok daha sıradan bir nedenle: Bastırma çabası kavramı zihnin en üstüne çıkarıyor.
Toplantıdaki meslektaşınıza dönersek. Onu “kendini beğenmiş” olarak okumanız, sizin kendi kibirinizi bastırdığınızın kanıtı değil. Ama o kelimenin sizde neden bu kadar hazır beklediği, sorulmaya değer bir soru.
Aradaki fark küçük görünüyor ama büyük. Biri size kesin bir teşhis satıyor. Diğeri size bir soru bırakıyor.
Kendinizi tanıdığınızı sanıyorsunuz
Gölge fikrinin altındaki asıl varsayım şu: Kendinize dair bildiğiniz şey, içinizde olup bitenin tamamı değil.
Bu varsayım için epey kanıt var.
Kişinin doğrudan beyanı yerine tepki hızını ölçen testler ile aynı kişinin kendi ifadeleri arasındaki ilişki, 126 çalışmayı kapsayan bir derlemede ortalama .24 çıktı. Orta düzeyde bile sayılmayacak bir ilişki. Anlamı şu: Bir insana ne hissettiğini sorduğunuzda aldığınız cevapla, aynı insanın dolaylı ölçümlerdeki tepkisi büyük ölçüde ayrı şeyler söylüyor.
Buna bir de şunu ekleyin. Emily Pronin ve ekibi, insanların kendilerini başkalarından sistematik olarak daha az önyargılı gördüğünü buldu. Kendi yanlılıklarımızı içimize bakarak fark edebileceğimize inanıyoruz. Oysa yanlılık tam da içe bakışın göremediği yerde çalışıyor.
Tory Higgins’in kendilik uyuşmazlığı kuramı da benzer bir yere işaret ediyor: Olduğumuz benlik ile olmamız gerektiğini düşündüğümüz benlik arasındaki mesafe, belirli duygusal örüntülerle ilişkili. İdeal benlikten uzaklık üzüntüyle, olması gereken benlikten uzaklık kaygıyla.
Üçü birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo Jung’un tarifine yabancı değil. Benlik imgesi ile içeride olan biten arasında sistematik bir boşluk var. Ve o boşluk bedelsiz değil.
Peki “gölge çalışması” işe yarıyor mu?
Burada dikkatli olmak gerekiyor, çünkü sosyal medyadaki içeriklerin çoğu Jung’un yazdığı şeyle uzaktan akraba.
Elimizdeki kanıt şöyle.
Yazmak biraz yardımcı oluyor. Zorlayıcı yaşantılar üzerine yapılandırılmış yazma çalışmalarını inceleyen ve 146 araştırmayı kapsayan bir derleme, etkinin anlamlı ama küçük olduğunu bildirdi. Gerçek bir etki, fakat mucize değil.
Kendine şefkat öğrenilebilir görünüyor. Kristin Neff ve Christopher Germer’in sekiz haftalık programını değerlendiren çalışmada, kontrol grubuna kıyasla iyileşme bulundu. Ama örneklem küçüktü ve karşılaştırma grubu bekleme listesiydi. Yani “hiçbir şey yapmamaya kıyasla daha iyi” diyebiliriz. “En iyisi” diyemeyiz.
Jungcu terapinin sonuç kanıtı var ama sınırlı. Christian Roesler’in derlemesi, çoğu Almanya ve İsviçre’de yürütülmüş çalışmalarda belirtilerde ve kişilerarası sorunlarda anlamlı iyileşmeler bildirildiğini, bu iyileşmelerin altı yıla kadar korunduğunu aktarıyor. Ancak bu çalışmaların çoğu doğal ortam çalışması.
Aradaki farkı görmek önemli. Bir yaklaşımın işe yaraması, o yaklaşımın kendine dair açıklamasının doğru olduğu anlamına gelmiyor.
Geriye ne kalıyor
Gölge kanıtlanmış bir yapı değil. Ama kötü bir fikir de değil.
Kalan şu: Kendinize dair anlattığınız hikâye eksik. Bu eksiklik ahlaki bir kusur değil, zihnin nasıl çalıştığıyla ilgili. Ve doldurmanın yolu daha çok içe bakmaktan geçmiyor, çünkü içe bakışın kör noktası tam da orada.
O yüzden daha kullanışlı bir soru şu olabilir: Başkalarında sizi orantısız biçimde rahatsız eden şey ne? O tepkiyi bir teşhis olarak değil, bir veri noktası olarak alın. “Bastırdığın sensin” demiyor. Ama “burada bakılacak bir şey var” diyor.
Fikrin bu kadar yapışkan olmasının nedeni de galiba burada. Gölge, kendini tanıma çabasının en can sıkıcı gerçeğini tek kelimeyle anlatıyor: Aradığınız şey, aramak için kullandığınız aracın kör noktasında duruyor.
Bu yüzden gölge üzerine tek başına düşünmek çoğu zaman çıkmaza giriyor. Kör noktayı gören genellikle karşınızdaki oluyor. Terapinin, iyi bir arkadaşlığın, dürüst bir geri bildirimin işlevi de tam olarak bu.
Bir de şunu eklemek gerek. Kendi karanlık taraflarınıza bakmak bazen sandığınızdan ağır bir şey açar. Eski bir yara, uzun süredir uzak durduğunuz bir anı, adını koymadığınız bir suçluluk. Böyle bir şey açılırsa tek başınıza kapatmaya çalışmak yerine bir uzmanla çalışmak en makul yol. Gölgeyle yüzleşmek cesaret ister ama yalnız verilmesi gereken bir sınav değil.
Jung’un asıl katkısı bir mekanizma keşfetmek değildi. Doğru soruyu sormaktı. Bugün elimizdeki araştırmalar o soruya kesin bir cevap vermiyor ama sormaya değer olduğunu gösteriyor.
Bazen bir fikrin değeri doğru olmasında değil, dikkatinizi doğru yere çevirmesindedir.
Kaynakça
- Abramowitz, J. S., Tolin, D. F., & Street, G. P. (2001). Paradoxical effects of thought suppression: A meta-analysis of controlled studies. Clinical Psychology Review, 21(5), 683–703.
- Frattaroli, J. (2006). Experimental disclosure and its moderators: A meta-analysis. Psychological Bulletin, 132(6), 823–865.
- Higgins, E. T. (1987). Self-discrepancy: A theory relating self and affect. Psychological Review, 94(3), 319–340.
- Hofmann, W., Gawronski, B., Gschwendner, T., Le, H., & Schmitt, M. (2005). A meta-analysis on the correlation between the Implicit Association Test and explicit self-report measures. Personality and Social Psychology Bulletin, 31(10), 1369–1385.
- Jung, C. G. (1938/1969). Psychology and Religion. Collected Works, Cilt 11, §131 ve §134.
- Jung, C. G. (1951/1959). Aion: Researches into the Phenomenology of the Self. Collected Works, Cilt 9ii, §14.
- Jung, C. G. (1954/1967). The Philosophical Tree. Alchemical Studies. Collected Works, Cilt 13, §335.
- Neff, K. D., & Germer, C. K. (2013). A pilot study and randomized controlled trial of the Mindful Self-Compassion program. Journal of Clinical Psychology, 69(1), 28–44.
- Newman, L. S., Duff, K. J., & Baumeister, R. F. (1997). A new look at defensive projection: Thought suppression, accessibility, and biased person perception. Journal of Personality and Social Psychology, 72(5), 980–1001.
- Pronin, E., Lin, D. Y., & Ross, L. (2002). The bias blind spot: Perceptions of bias in self versus others. Personality and Social Psychology Bulletin, 28(3), 369–381.
- Roesler, C. (2013). Evidence for the effectiveness of Jungian psychotherapy: A review of empirical studies. Behavioral Sciences, 3(4), 562–575.
- Wang, D., Hagger, M. S., & Chatzisarantis, N. L. D. (2020). Ironic effects of thought suppression: A meta-analysis. Perspectives on Psychological Science, 15(3), 778–793.
- Wegner, D. M., Schneider, D. J., Carter, S. R., & White, T. L. (1987). Paradoxical effects of thought suppression. Journal of Personality and Social Psychology, 53(1), 5–13.


