Telefonunuz çalıyor. Ekranda tanımadığınız bir numara var. Bir an duraksıyorsunuz. “Acaba kötü bir haber mi var?” Doktorunuz tahlil sonuçlarının birkaç gün sonra çıkacağını söylüyor.
“Ya önemli bir şey çıkarsa?”
İş görüşmesinden ayrıldıktan sonra, konuştuğunuz cümleleri tekrar tekrar zihninizde canlandırıyorsunuz. “Acaba yanlış bir şey mi söyledim?” Bu örneklerin ortak noktası nedir? Aslında hiçbirinde kesinleşmiş olumsuz bir durum yoktur. Ortada yalnızca belirsizlik vardır.
Belki de kaygıyı anlamaya şu soruyla başlamalıyız: Gerçekten kötü bir ihtimalden mi korkuyoruz, yoksa o ihtimal hakkında hiçbir şey bilememekten mi? Bu iki soru birbirine benzese de psikolojik olarak aynı şeyi ifade etmez.
Kaygı çoğu zaman gelecekle ilişkilendirilir. Oysa son yıllarda yapılan araştırmalar, kaygının önemli bir bölümünün geleceğin kendisinden değil, geleceğin belirsiz olmasından beslendiğini göstermektedir. Psikoloji literatüründe bu durum belirsizliğe tahammülsüzlük (intolerance of uncertainty) olarak adlandırılır. Belirsizliğe tahammülsüzlük, sonucu henüz belli olmayan durumların kişide yoğun rahatsızlık yaratması ve bu belirsizliği mümkün olduğunca hızlı ortadan kaldırma isteğidir.
Bu nedenle çoğu zaman bizi en çok yoran şey, kötü haberin kendisi değil; o haberi beklediğimiz süreçtir. Bir tahlil sonucunu beklemek, iş başvurusundan gelecek yanıtı düşünmek, çocuğumuzun neden geciktiğini bilememek ya da sevdiğimiz kişinin neden mesaj atmadığını anlamaya çalışmak… Zihin bu boşluğu sessiz bırakmak istemez.
Hepimiz belirsizlik yaşarız; ancak aynı belirsizlik herkeste aynı düzeyde kaygı yaratmaz. Bazı insanlar bekleyebilirken bazıları için beklemek başlı başına bir yük hâline gelir. Araştırmalar, geçmiş yaşantılarımızın, öğrenilmiş baş etme biçimlerimizin ve bireysel farklılıklarımızın belirsizliğe verdiğimiz tepkiyi etkileyebildiğini göstermektedir. Bu nedenle kaygıyı yalnızca yaşadığımız olaylarla değil, o olayları nasıl yorumladığımızla birlikte değerlendirmek gerekir.
İnsan beyni öngörebildiği bir dünyada kendini daha güvende hisseder. Olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak, geleceğe dair tahminlerde bulunmak ve belirsizlikleri azaltmaya çalışmak zihnin doğal eğilimidir. Ancak yaşamın önemli bir kısmı kesinlikten değil, olasılıklardan oluşur.
Belirsizlik ortaya çıktığında beyin, eksik kalan bilgiyi tamamlamaya çalışır. Ne var ki bu boşluk çoğu zaman gerçek bilgilerle değil, olası senaryolarla dolar. Zihnimiz “Ya işimi kaybedersem?”, “Ya bu belirti ciddi bir hastalığın işaretiyse?” ya da “Ya beni istemedilerse?” gibi sorular üretmeye başlar. Bu düşünceler ilk bakışta bizi geleceğe hazırlıyor gibi görünse de çoğu zaman geleceği değiştirmez; yalnızca dikkatimizi içinde bulunduğumuz andan uzaklaştırır.
Kaygı çoğu zaman geleceğin kendisinden değil, geleceğin belirsiz olmasından beslenir. Belirsizlik arttığında çoğumuz rahatlamak için çeşitli yollar deneriz. İnternetten bilgi arar, telefonumuzu tekrar tekrar kontrol eder, yakınlarımızdan aynı konuda defalarca fikir alır ya da zihnimizde olası senaryoları yeniden yeniden değerlendiririz. Psikolojide bu davranışlar güvence arama davranışları olarak tanımlanır. Amaç, belirsizliği azaltmak ve yeniden güvende hissetmektir.
Gerçekten de bu davranışlar kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak bu rahatlama çoğu zaman kalıcı olmaz. Çünkü zihin farkında olmadan şu mesajı öğrenir:
“Belirsizlik gerçekten tehlikeli olmalı ki onu gidermek için bu kadar uğraşıyorum.”
Bir sonraki belirsizlikte alarm sistemi daha hızlı çalışır. Kişi yeniden araştırır, yeniden kontrol eder, yeniden güvence arar. Böylece kaygıyı azaltmaya çalışırken onu besleyen döngünün içinde kalabilir.
Bu döngünün en görünmeyen bedeli ise dikkatimizi sürekli geleceğe taşımasıdır. Çocuğumuz bizimle konuşurken aklımız ertesi gündeki toplantıdadır. Arkadaşlarımızla kahve içerken tahlil sonucunu düşünürüz. Uzun zamandır planladığımız bir tatilde bile dönüşte yaşayabileceklerimizi hesaplarız. Bedenimiz bulunduğumuz yerdeyken, zihnimiz çoktan yarına gitmiştir.
Belki de kaygının bizden aldığı ilk şey huzur değil, şimdiki andır. Oysa yaşam yalnızca içinde bulunduğumuz anda deneyimlenebilir. Belirsizliği düşünerek geçirdiğimiz saatler geleceği değiştirmeyebilir; ancak bugünü yaşamamızı engelleyebilir.
Belirsizlik, çözülmesi gereken bir hata değildir. Hayatın değişmeyen özelliklerinden biridir. Ne kadar plan yaparsak yapalım, yarının nasıl geçeceğini hiçbirimiz tam olarak bilemeyiz. Bu nedenle psikolojik sağlamlık, geleceğin bütün cevaplarına sahip olmak anlamına gelmez. Psikolojik sağlamlık; bazı soruların cevabı henüz belli değilken de yaşamı ertelememek, ilişkilerimizi sürdürebilmek, sorumluluklarımızı yerine getirebilmek ve bizim için anlamlı olan şeylere yönelmeye devam edebilmektir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: “Gerçekten kötü bir şey olacağından mı korkuyorum, yoksa ne olacağını bilememekten mi?” Bu iki soru birbirine benzese de aynı değildir. Çoğu zaman bizi yoran, geleceğin kendisi değil; geleceğin belirsizliğidir. Ve belki de ruh sağlığını güçlendiren şey, bütün cevaplara sahip olmak değil; bazı sorular cevapsızken de yaşamaya devam edebilmektir. Çünkü hayat, belirsizlik ortadan kalktığında başlamaz. Hayat, bütün belirsizliğiyle tam da şu anda akmaya devam eder.


