Bir kadın cinayeti haberi duyulduğunda suçluyu kınamak yerine "O saatte ne işi vardı?" veya "Ne giymişti?" gibi kurbanı suçlayıcı söylemlerde bulunurlar. Aslında bu durum basit bir empati eksikliği gibi görünse de arkasında insan zihninin varoluşsal bir tehdit karşısında sığındığı karmaşık bilişsel mekanizmalar bulunmaktadır. Masum bir insanın ortada bir sebep olmaksızın şiddete uğradığı veya katledildiği gerçeği; dünyanın güvenilmez, korkutucu olduğu hissini meydana getirir. Bu gerçeklik, kişinin "Aynı şey benim ya da sevdiklerimin de başına gelebilir" korkusuyla büyük bir dehşete yol açar. Dehşet ve belirsizlik insan psikesi (ruhu) için devam ettirmesi zor bir durumdur. Tedirgin olarak dışarı çıkmak ve sürekli bir tehdit altında hissetmek, zihni yönetilemez bir kaygı seviyesinde tutar. Bu nedenle beyin belirsizlik ve kontrol kaybetmekten kaçınmaya çalışır. Zihin; kaosu, rastlantısallığı ve çaresizlik hissini bastırmak adına boşlukları dolduracak “nedensel açıklamalar” oluşturmaya başlar. Tam da bu noktada odak noktası, katilin eyleminden direkt kurbanın kıyafetine, yürüdüğü sokağa ya da hayat tercihlerine kayar. "O bir hata yaptı, ben aynı hatayı yapmazsam güvendeyim" düşüncesi, kişiye sahte bir kalkan olmanın yanı sıra; kurbanı suçlamak, aslında zihnin dünyayı hala güvenli ve öngörülebilir şekilde görmeye devam ederek insanı rahatlatan bu söylemler farkında olmadan katilin suçunu arka plana iterek şiddeti meşrulaştırır. İçten içe dünyanın adil bir yer olduğuna, iyi insanların korunduğuna ve kötü şeylerin sadece “hata yapanların" başına geldiğine inanmak isteriz. Sosyal psikolog Melvin Lerner’ın Adil Dünya Olgusu (Just-World Hypothesis) olarak adlandırdığı bu düşünce kalıbı, tam da bu noktada devreye girer. Adil Dünya Olgusu’na göre iyiler ödüllendirilir, kötüler ise cezalandırılır. Dolayısıyla başımıza kötü bir şey gelmiyorsa "doğru" yaşadığımız içindir; birinin başına felaket geldiyse de mutlaka bir kuralı çiğnemiştir.
“Adil Dünya Olgusu; eşinden şiddet gören kadının “kocayı kışkırttığı” veya yoksul insanların “yeterince çabalamadığı” gibi mağduru suçlayıcı yargıların temelini oluşturur. Şansa ve adaletsizliklere karşı olan bu tutum, makul ve iyi niyetli bir insanın da kötü sonuçlarla karşılaşabileceği gerçeğini göz ardı eder” (Myers, 2015, ss. 342-343) Masum bir kadının hiçbir gerekçe yokken katledildiği gerçeği, sığınılan bu güvenli dünyayı darmadağın eder. Dünyanın bu kadar acımasız ve kontrolsüz olabileceğini kabullenmektense, kurbana bir kusur yükleyip "Dünya hâlâ adil, kurallara uyarsan güvendesin" düşüncesine tutunur.
Meseleye bir başka bilişsel savunma hattından baktığımızda karşımıza İç Grup / Dış Grup Yanlılığı (In-Group / Out-Group Bias) çıkar. Psikolojide bu kavram, insanın kendini ait hissettiği grubu ("biz") kayırma, kendine uzak gördüğü grubu ("onlar") ise yargılama eğilimini ifade eder. Bu durumda bize benzeyen, kendimizden gördüğümüz insanları koruyup kollamamız beklenir. Fakat işin içine hayati bir tehdit ve korku girince bu koruma refleksi ters yönde çalışır. Bir kadının başına gelen felaketi görüp duyduğumuzda “Aynı şey benim de başıma gelebilir” korkusuyla yaşamak dayanılmaz hale geldiğinde zihin, kurbanı hızla kendi grubundan çıkarıp “dış gruba” iter. Kurallara uyan kadınlar (biz) ile risk alan, yanlış yapan kadınlar (onlar) diye dış grup oluşturulur. Kurban dış gruba atfedilince yani onlar tarafına itilince kişi rahatlar ve güvende olduğuna inanır. Korkuyu yatıştırma kendi hemcinsine yabancılaşmasına ve toplumsal bağların zayıflamasına yol açar. Çünkü insan sadece kendi zihnine ve grubuna değil, içinde yaşadığı toplumsal düzenin de adil ve işler olduğuna güvenmek ister.
Sosyal psikologlar John Jost ve Mahzarin Banaji’nin ortaya koyduğu Sistemi Meşrulaştırma Kuramı (akt. Myers, 2015), insan zihninin, içinde bulunduğu toplumsal düzeni ne kadar adaletsiz veya aksak olursa olsun meşru, doğru ve sarsılmaz görme yönündeki örtük eğilimini açıklar. Kadın cinayetlerinin ardından adaletin yetersizliğini sorgulamak, tıpkı kaygan bir zeminde yürümek gibidir; ayağımızın altındaki toprağın her an kayabileceğini kabullenmektir. Bu güvensizlik hissi kitlesel bir belirsizlik ve yönetilmesi zor bir kaygı yaratır. İşte tam da bu kolektif dehşetten kaçınmak için sorumluluk kurbana yüklenir; ‘Düzen doğru işliyor, sorun kurbanın attığı yanlış adımda’ yanılsaması, mevcut yapının sarsılmaz olduğu algısını ayakta tutar.
Bu zihinsel tuzaktan kurtulmanın tek yolu, sırf kendi korkularımızı yatıştırmak uğruna kurbana yönelttiğimiz o otomatik suçlama refleksini durdurmaktır. "Benim başıma gelmez" rahatlamasına sığınmak için kurbanın adımlarında kusur aramayı bıraktığımızda, zihnimizin ördüğü o sahte konfor alanından çıkabiliriz. Gerçek adalet ve güvenlik; kurbana bahaneler yükleyip kendimize yapay sığınaklar yaratmakla değil, kurbanla empati kurabilmekle mümkündür. Okları kurbanın yaşam tarzından çıkarıp tamamen failin sorumluluğuna çevirdiğimiz gün, zihnimizin bize oynadığı bu güvenlik oyununu bozup gerçekten güvende olacağız.
Kaynakça
- SOCIAL PSYCHOLOGY David G. Myers


