Pazartesi, Ağustos 31, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kaçtıkça Büyüyen Kaygı: Sosyal Anksiyeteyi Anlamak

İnsan, sosyal bir varlıktır ve gündelik yaşam içinde sürekli olarak başkalarıyla ilişki içerisindedir. Bu ilişkilerde kabul görme ve pozitif geri bildirimler alma bireyler için oldukça önemlidir. Çevreden beklenen bu değerlendirmeler de ister istemez bireyler üzerinde belirli oranlarda kaygıya sebep olmaktadır. Özellikle bir konuşma yapmak, grup önünde bir performans sergilemek gibi göz önünde olunan durumlarda yaşanan kaygı seviyelerinde artış gözlenmektedir. Kaygının artışı fizyolojik belirtileri de beraberinde getirmektedir. Kalp atışlarında hızlanma, ellerde ve seste meydana gelen titreme ya da yüzde kızarma, kaygının gözlemlenebilen belirtilerinden bazılarıdır. Genel olarak sosyal ortamlardaki aktif etkileşimlerde kendini gösteren heyecanlanma, tek başına anormal bir durum olarak değerlendirilmemektedir. Patolojik bir sorundan söz edebilmek için yaşanan bu kaygı durumunun işlevselliği büyük ölçüde ketlemesi gerekir. Eğer yaşanan durum basit bir heyecanın ötesinde bireyin yaşamını büyük ölçüde etkiliyorsa klinik açıdan bir değerlendirme söz konusu olmaktadır. Kaygının işlevselliği büyük ölçüde etkilediği durumlarda Sosyal Anksiyete Bozukluğu söz konusu olmaktadır. Sosyal Anksiyete Bozukluğu’nu basit kaygı ve heyecandan ayıran temel nokta, bireylerin yaşadığı duygusal tepkinin yoğunluğudur. Hissedilen bu yoğun kaygı, performans sergilerken ya da sosyal çevrede bir etkileşimde bulunurken kendini gösterdiği gibi, olay öncesinde bireylerin zihninde canlandığında da yoğun bir korku ve kaygı hissedilmesine neden olur. Mesela topluluk önünde bir konuşma yapmak, hemen hemen herkes için heyecan verici bir durumdur. Ancak Sosyal Anksiyete Bozukluğu’na sahip bireyler, konuşma yapacakları günün çok öncesinde kaygı ve korku hissetmeye başlayabilirler. Sürekli olarak kendilerini o anın içinde canlandırır ve olumsuz senaryolar kurgulamaya başlarlar. Yaşanılan korkunun temelinde genel olarak başkaları tarafından olumsuz değerlendirilme ihtimali bulunur. “hata yaparsam”, “komik duruma düşersem”, “çok heyecanlanırsam” gibi olumsuz ihtimaller sürekli zihinlerinde canlanır. Sosyal Anksiyete Bozukluğu’nu daha yoğun yaşayan bireylerde, sosyal ortamlarda gerçekleştirilen bireysel eylemlerde bile bir kaygı durumu söz konusu olmaktadır. Örneğin tek başına bir yerde oturup yemek yemek veya yeni biriyle tanışmak bile kaygı düzeyi yüksek bireyler için zorlayıcı olabilir. Topluluk önünde sergilenen performanslarda yaşanan kaygının temelinde yetersiz hissetme korkusunun payı daha büyükken, gündelik bireysel eylemlerde hissedilen kaygıda daha çok sosyal değerlendirmeden kaçınma isteği bulunmaktadır. Bu noktada sosyal anksiyetenin yalnızca belirli sosyal durumlarda ortaya çıkan bir heyecan olmadığını, bireyin kendisini değerlendirme biçimiyle de yakından ilişkili olduğunu görmek önemlidir. Bunların yanı sıra bu bozukluğa sahip olan bireylerde “zihin okuma” olarak adlandırılan durum da söz konusu olmaktadır. Kişiler sosyal ortamdayken diğer insanların hareketlerinin, bakışlarının ve kendi aralarındaki konuşmalarının hep kendileriyle alakalı olduğunu düşünürler. Başkalarının düşüncelerini kesin olarak bilmeleri mümkün olmadığı hâlde, çevrelerindeki insanların kendileri hakkında olumsuz düşündüklerine yönelik çıkarımlarda bulunabilirler.Bu tür düşünceler, kişinin sosyal ortamı objektif biçimde değerlendirmesini zorlaştırarak kaygının daha da artmasına ve zamanla kaçınma davranışlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Kaygı bozukluğu yaşayan bireylerde sıklıkla kaçınma davranışı gözlemlenir. Bireyler, kendilerinde kaygı ve korku yaratan durumların içinde bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınırlar. Örneğin bir ortamda konuşma yapmak, kişi için çok kaygı yaratan bir durumsa ve bunu yapmak zorunda bırakılmamışsa, o konuşmayı yapmaktan kaçınabilir. Bu davranış sonucunda kaygı yaratan durum ortadan kalktığı için bireyler anlık ve kısa süreli bir rahatlama hissederler. Bu rahatlama da kaçınma davranışını pekiştirir. Yani kişi ne zaman kendisinde stres yaratan bir konuşma yapma durumuyla karşı karşıya kalsa, o rahatlama hissinin pekiştirici etkisiyle tekrar tekrar kaçınma davranışı sergiler. Bu kaçınma davranışının bir sonucu olarak da bireyler kendilerinde kaygı yaratan durumla yüzleşemezler. Yüzleşememe durumu, kaygılanılan durumun düşündükleri kadar kaygı yaratacak veya büyütülecek bir şey olmadığını öğrenmelerini engeller. Bunun sonucunda kaygı duyulan, ardından kaçınılan, kaçındıkça pekişen ve problemli durumla her karşılaşıldığında kaçınılan kısır bir döngü meydana gelir. Dolayısıyla kısa vadede rahatlatıcı görünen kaçınma davranışı, uzun vadede sosyal anksiyetenin devam etmesine katkıda bulunan önemli bir mekanizma hâline gelebilmektedir. Günümüzde sosyal anksiyete yaşayan bireylerde yaygın olarak bilişsel davranışçı terapi ekolü ile süreç yönetilmektedir. Öncelikle bireylerin daha önce de bahsedilen zihin okuma ya da yetersizlikle temellendirilen yanlış inançlarının devre dışı bırakılması amaçlanmaktadır. Sonrasında kaçınılan duruma karşı, aşamalı olarak bireylerin ihtiyaçlarına ve hazır olma durumlarına göre maruz bırakılmaları ve hissettikleri kaygının azaltılması için çalışılması hedeflenmektedir. Burada asıl önemli olan konu, bireylerin kaçındıkları durumların temelinde yatanı tespit edebilmektir. Bilişsel davranışçı terapilerde özellikle bireylerin kaygılandıkları ortamlar ya da durumlar değil, o ortamın ya da durumun kişi tarafından nasıl görüldüğü ve değerlendirildiği üzerinde durulmaktadır.

Sonuç Sosyal Anksiyete Bozukluğu, yalnızca sosyal ortamlarda yaşanan yoğun bir heyecan ya da çekingenlikten ibaret değildir. Bireyin başkaları tarafından nasıl değerlendirileceğine ilişkin düşünceleri, bu düşüncelerin oluşturduğu kaygı ve kaygıyı azaltmak amacıyla ortaya çıkan kaçınma davranışları birbiriyle bağlantılı bir süreç oluşturmaktadır. Bu nedenle sosyal anksiyeteyi anlamak, yalnızca kişinin hangi durumlardan kaçındığına değil, o durumları zihninde nasıl anlamlandırdığına da bakmayı gerektirmektedir.

Gülşen Taşkıran
Gülşen Taşkıran
Ben Gülşen Taşkıran. Psikoloji mezunuyum ve nöropsikoloji alanında çalışmalar yürütüyorum. Nörolojik sistemdeki işlevsel anormalliklerin bireylerin bilişsel ve psikolojik süreçlerine nasıl yansıdığını araştırıyorum. Psikolojik bozukluklar ve bu durumların bireylerin yaşamına etkileri, yas ve travma süreçleri ile bilişsel süreçlerin davranışları nasıl şekillendirdiği üzerine yazılar kaleme alıyorum. Güncel psikoloji konuları ve alandaki kuramsal tartışmaları takip ederek yazılarımı bu başlıklarda çeşitlendirirken psikolojiyi bilimsel temellerden sapmadan, sade ve anlaşılır bir dille aktararak okuyucunun kendi iç dünyasına temas edebilmesini amaçlıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar