Şu aralar toplumsal atmosferde sınırları aşan tanıdık bir tutumla karşı karşıyayız: Hiç deneyimlenmemiş süreçler, tek bir lokması bile tadılmamış emekler, içine girilmemiş alanlar ve kestirmeden kesilen ahkamlar.
Bir kokoreççinin kokoreçini tadan ve çok beğenen birinin karşısına, o dükkânın kapısından içeri adımı dahi atmamış birinin "Orası çok kötü" özgüveniyle dikilmesi ne kadar tanıdıksa; hayatında bir kez olsun alanına adım atmadığı bir aile dizimi seansına, derinliğini hiç tecrübe etmediği ruhsal ya da psikolojik bir çalışmaya tek bir an bile tanıklık etmeden “Bunlar tamamen saçmalık” kestirmeciliğiyle yaklaşılması da bir o kadar tanıdıktır.
Yazıya başlamadan önce, bir şeyi peşinen değersiz ilan etmek ile nitelikli eleştiri sunmak arasındaki o kalın çizgiyi koruyabilmek için öncelikle üç kavramı birbirinden net biçimde ayıralım: Deneyim, Bilgi ve Kibir Arasındaki İnce Çizgi
Öznel Beğeni: “Bu yemeği sevmedim” ya da “Girdiğim alanın bana bir faydası olmadı” demektir. Bunu ifade etmek için ne aşçı ne de uzman olmaya gerek vardır; bu tamamen kişisel deneyim alanıdır.
Nitelikli Eleştiri: “Yemeğin pişirme tekniğinde sorun var” veya “Uygulanan metodolojinin çerçevlenmesinde eksikler var” diyebilmektir. Burada devreye teknik bilgi, bağlam ve yöntemsel değerlendirme girer.
Küçümseyici Hüküm: “Bu adam zaten pişirmeyi bilmiyor” ya da “Bunlar zaten şarlatanlık” kestirmeciliğidir. Sürecin kendisinden ve performans değerlendirmesinden çıkıp, hiç üretmediğimiz veya tecrübe etmediğimiz bir alanda kişinin bütün yetkinliğini tek cümleyle lağvetme hadsizliğidir.
İki yumurta kıramayan bir insan yemeğin tadını sevmeyebilir; ancak mutfak tekniği üzerine kesin kararlar vermeye başladığında sınırı aşar. Deneyimlemediği bir metodu veya emeği tek kalemde silip attığında bu artık bir fikir değil, çıplak bir kibirdir.
Üretmemiş veya tecrübe etmemiş olmak konuşmaya engel değildir; roman okuru yazar olmak zorunda kalmadan da hissini söyler. Ancak “Ben beğenmedim” kişisel bir duruşken, “Bu değersizdir, çöpe atın” demek temelsiz bir hükümdür.
Yansıtma ve Gölge: Ertelenmiş Cesaretin Haseti
İşin psikolojik derinliğine inildiğinde, Carl Gustav Jung’un projeksiyon (yansıtma) ve gölge kavramları tam da bu noktada devreye girer. Başkasının üretimine veya cüret ettiği deneyime yöneltilen o sert ve yıkıcı öfke, çoğu zaman o süreçten ziyade bizim henüz ortaya koyamadığımız potansiyelimizle ilgilidir.
“Bu kadar görünür olmasına ne gerek var?” “Bunu herkes yapar, ben de istesem yapardım.”
Bu cümlelerin altında dürüst bir değerlendirme değil; yaşanmamış bir hayatın, ertelenmiş cesaretlerin ve içte bastırılmış potansiyelin yarattığı huzursuzluk yatar. Başkasının otantikliği ve cesareti bizim erteleyişlerimize çarptığında, hayranlık ile haset arasındaki çizgi görünmezleşir. Karşımızdakinde tahammül edemediğimiz şey, kendi içimizde yüzleşmekten kaçındığımız gölgemizdir.
The Fountainhead ve Toplumsal Arketipler
Bu psikolojik dinamik, Ayn Rand’ın The Fountainhead (Hayatın Kaynağı) romanındaki karakterler üzerinden berrak bir toplumsal haritaya dönüşür:
Bu yapıda Howard Roark, Öz-Değer ve Hakikat Savunucusu arketipini temsil eder. Alkışa, popülariteye ya da sükseye bakmaksızın yalnızca kendi yaratımına, doğayla uyumlu ve özgün fikirlerine odaklanır. Dış onay uğruna ilkelerinden taviz vermez; başkalarının beğenisi onun için temel bir varoluş ölçütü değildir.
Peter Keating ise Dış Onay Bağımlısı arketipinin karşılığıdır. Başarısını tamamen "İnsanlar ne istiyor?" sorusu üzerine kurgular; neyin prestij getireceğini çözerek popüler olana yönelir. Ancak Roark’ın sahip olduğu o sarsılmaz bağımsızlığa asla ulaşamadığı için ona karşı içten içe derin bir kıskançlık ve hayranlık besler.
Romanın en kritik figürlerinden biri olan Ellsworth Toohey ise Manipülatif Hükümdar arketipidir. Fikirler ve insan ilişkileri üzerinden güç kuran bu profil, özgür üretimi ve bağımsızlığı kendi otoritesine doğrudan bir tehdit olarak görür. Doğrudan yenemediği özgünlüğü, kitlelerin cehaletini arkasına alarak "bencillik", "topluma aykırılık" veya "tehlike" kılıfıyla değersizleştirmeye çalışır.
Bugün sosyal medyada ya da gündelik yaşamda peşinen hüküm dağıtanlar, çoğunlukla birer Keating ya da Toohey gibi davranır. Ya kendi özgünlüğünü yaratamadığı için bağımsız olana hınçla bakar ya da kitle psikolojisini arkasına alarak emeği karalamayı seçer.
Roark’ın savunmasında hatırlattığı gibi: Ateşi ilk bulan, tekerleği ilk tasarlayan ya da çağının ötesine geçen her fikir adamı (Sokrates'ten Galileo'ya, Tesla'dan Rumi'ye) önce anlaşılmak yerine yargılanmıştır. Zira henüz görülmemiş olanı kavramak, alışılmış olanı tekrarlamaktan her zaman daha zordur. Tarih ateşi taşlayanların adını yazmaz ama insanlık o ateşle ısınmaya devam eder.
Eseri Üretenden Ayıramama Yanılgısı: Ad Hominem Tuzağı
Bir diğer kritik hata ise bir düşüncenin, sanatın ya da metodun değerini, onu ortaya koyan kişinin karakteri veya kusursuzluğu üzerinden ölçmektir. Mantıkta ad hominem (kişiye saldırı) olarak adlandırılan bu kavram, öne sürülen fikri veya üretimi eleştirmek yerine üretenin kişiliğine veya geçmişine saldırma durumudur.
Dostoyevski romanlarını kumar borçlarını ödemek için yazmış olabilir; bu durum eserlerin edebî ve psikolojik derinliğini azaltmaz.
Alan Watts Doğu felsefesi üzerine ufuk açıcı tespitler sunarken, bu fikirleri kendi hayatında her an kusursuzca uygulayamamış olabilir. Bir düşüncenin veya sanat eserinin değeri, onu üretenin kişisel motivasyonundan veya yaşamındaki kusurlardan bağımsız olarak değerlendirilmelidir. Sırf icracısının politik görüşü veya özel hayatı yüzünden bir eseri "kötü" ilan etmek, sanatı değil yalnızca kişiyi tartışmaktır.
Tecrübe etmediğimiz bir alanda beğenimizi ifade etmek en doğal hakkımız, nitelikli değerlendirme sunmak bir birikim meselesi, küçümseyerek hüküm kesmek ise doğrudan bir yetersizlik göstergesidir. Başkasının sahnedeki varlığına, emeğine ve otantikliğine tahammül edemediğimiz anlarda dışarıya taş fırlatmak yerine dönüp kendi gölgemize bakmak, belki de en dürüst psikolojik başlangıçtır.
Kaynakça
- Ayn Rand, The Fountainhead


