The Walking Dead, ilk bakışta ölülerin yeniden hayata döndüğü, hayatta kalan insanların zombilerden kaçmaya çalıştığı bir kıyamet hikâyesi gibi görünür. Ancak dizinin ilerleyen bölümlerinde tehdit giderek biçim değiştirir. Zombiler hâlâ vardır; fakat asıl tehlikenin her zaman onlar olmadığı anlaşılır. Çünkü düzen ortadan kalktığında, insan davranışının sınırları da yeniden çizilir.
Devlet, hukuk, polis, mahkemeler, toplumsal yaptırımlar ve günlük yaşamın görünmez kuralları ortadan kalktığında insan nasıl davranır? Kimse bizi cezalandırmayacaksa iyi kalmaya devam eder miyiz? Hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebiliriz? Ve belki de en önemlisi: İnsan olmak için topluma mı, yoksa kendi içimizde taşıdığımız değerlere mi ihtiyacımız vardır?
The Walking Dead tam da bu soruları sorar.
MEDENİYET ORTADAN KALKARSA İNSAN NE KADAR İYİ KALABİLİR?
Gündelik yaşamda davranışlarımız yalnızca kişisel değerlerimiz tarafından belirlenmez. Yasalar, sosyal normlar, başkalarının değerlendirmeleri ve yaptırımlar da davranışlarımızı düzenler. Bir davranışın yanlış olduğunu düşünmesek bile cezalandırılma ihtimali nedeniyle ondan kaçınabiliriz.
Kıyamet sonrası dünyada ise bu dışsal kontrol mekanizmalarının büyük bölümü ortadan kalkmıştır.
Artık bir hırsızlığı önleyecek polis, bir cinayeti soruşturacak mahkeme veya toplumsal düzeni sürdürecek kurumlar yoktur. Böyle bir ortamda insanın karşısına oldukça rahatsız edici bir soru çıkar:
Ahlaki davranışlarımız gerçekten içsel değerlerimizden mi kaynaklanıyor, yoksa onları sürdüren şey toplumsal düzen mi?
Dizide bazı karakterler, kurallar ortadan kalktığında kendi kurallarını yaratır. Gücü olanın sözünün geçtiği, korkunun davranışı belirlediği ve başkalarının yaşamının kişinin kendi çıkarına göre değerlendirildiği düzenler ortaya çıkar.
Negan'ın kurduğu sistem bunun en belirgin örneklerinden biridir. Onun dünyasında ahlaki davranıştan çok itaat önemlidir. İnsanlar doğru olduğuna inandıkları için değil, sonuçlarından korktukları için kurallara uyar.
Bu ayrım psikoloji açısından önemlidir.
Çünkü ahlaki davranış ile cezadan kaçınmak aynı şey değildir.
Bir insan yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için zarar vermiyorsa, dışsal kontrol ortadan kalktığında davranışı da değişebilir. Buna karşılık ahlaki değerlerini içselleştirmiş bir birey, kimsenin onu görmediği koşullarda da belirli sınırları koruyabilir.
İşte dizinin en güçlü sorularından biri burada ortaya çıkar:
Kimse bizi cezalandırmayacaksa hâlâ iyi insan olur muyuz? HAYATTA KALMAK: İLKELERİN ÖNÜNE GEÇTİĞİNDE
İnsan davranışının temelinde hayatta kalma motivasyonu vardır. Tehdit algılandığında organizma önceliğini güvenliğe, kaynaklara ve yaşamın sürdürülmesine verir.
The Walking Dead karakterleri için de yiyecek, su, barınak ve güvenlik artık soyut kavramlar değildir. Bunlar doğrudan yaşamla ölüm arasındaki sınırdır.
Fakat dizinin dikkat çekici tarafı, insanın yalnızca hayatta kalmak istemediğini göstermesidir.
İnsan, başka insanlarla birlikte hayatta kalmak ister.
Bir grup oluşturur. Birbirine bağlanır. Görev paylaşımı yapar. Kaynakları ortaklaştırır. Çocukları korur. Birbirine güvenmeye çalışır.
Çünkü insan davranışının evrimsel tarihinde sosyal bağların hayatta kalma açısından önemli bir yeri vardır. İnsan yavrusunun uzun süre bakıma ihtiyaç duyması ve bireyin tek başına yaşamını sürdürmesinin zor olması, işbirliğini türümüz açısından önemli bir adaptasyon hâline getirmiştir.
Bu nedenle kıyamet sonrasında bile insanlar yeniden küçük toplumlar kurar.
Medeniyet yıkılır; insanın sosyal olma ihtiyacı yıkılmaz.
NEDEN BİR LİDERİN ETRAFINDA TOPLANIRIZ?
Dizinin farklı dönemlerinde tekrar tekrar aynı durumla karşılaşırız: Belirsizlik arttığında insanlar bir karar vericinin etrafında toplanmaya başlar.
Rick Grimes'ın liderliği bunun önemli örneklerinden biridir.
Liderlik burada yalnızca güç kullanmak anlamına gelmez. Aynı zamanda belirsizliği azaltır.
Kriz dönemlerinde insanlar sürekli olarak şu sorularla karşı karşıyadır:
Nereye gideceğiz? Kime güveneceğiz? Kimi koruyacağız? Saldırmalı mıyız, kaçmalı mıyız? Kaynakları nasıl paylaşacağız?
Her kararın yaşam ve ölüm arasında sonuç yaratabildiği bir ortamda, karar verme yükünü tek başına taşımak oldukça zorlaşır.
Bu nedenle grup içinde bir otorite figürünün ortaya çıkması psikolojik açıdan anlaşılabilir.
Ancak burada önemli bir paradoks vardır:
İnsanlar güvenlik için lider ararken, aynı liderlik zamanla özgürlüğün ve ahlaki sınırların tehdidine dönüşebilir.
Negan'ın sistemi bu dönüşümün karanlık yüzünü gösterir. Liderlik, güvenlik sağlama işlevinden çıkarak korku ve itaati düzenleyen bir mekanizmaya dönüştüğünde artık grup için koruyucu değil, baskıcı bir yapı hâline gelir.
Dolayısıyla soru yalnızca “Bir lidere ihtiyacımız var mı?” değildir.
Asıl soru şudur:
Güvenlik uğruna ne kadar gücü bir başkasına devretmeye hazırız?
BİZ VE ONLAR: TEHDİT ALTINDA İNSAN ZİHNİ
Dizide dikkat çeken bir diğer psikolojik mekanizma, “biz” ve “onlar” ayrımıdır.
İnsanlar kendi gruplarını oluşturdukça dışarıdaki diğer gruplar giderek tehdit olarak algılanmaya başlar.
Bizimkiler.
Onlar.
Bizim çocuklarımız.
Onların insanları.
Bizim kaynaklarımız.
Onların kaynakları.
Sosyal psikolojide iç grup ve dış grup ayrımı, insanların kendi gruplarındaki kişilere daha olumlu yaklaşırken dış gruptakileri daha olumsuz değerlendirebilmesini açıklamak için kullanılır.
Tehdit algısının yükseldiği koşullarda bu ayrım daha da belirginleşebilir.
The Walking Dead bu mekanizmayı oldukça görünür hâle getirir. Çünkü bazen bir insanın “iyi” veya “kötü” olarak değerlendirilmesi, yaptığı davranıştan çok hangi gruba ait olduğuna göre değişmeye başlar.
Aynı davranış bizim grubumuzdan biri tarafından yapıldığında “zorunluluk”, karşı grup tarafından yapıldığında ise “acımasızlık” olarak görülebilir.
Bu durum bize rahatsız edici bir gerçeği hatırlatır:
Empatimizin sınırları her zaman evrensel değildir.
Bazen “bizden” olanı korurken “öteki”nin insanlığını görmezden gelmeye başlayabiliriz.
ZOMBİLER NEDEN ASIL TEHDİT DEĞİL?
Belki de dizinin en başarılı metaforu burada ortaya çıkar.
Zombiler öngörülebilir bir tehdittir.
Onların ne istediğini biliriz.
Yaklaşırlar.
Saldırırlar.
Hayatta kalmak için onlardan uzak durmak gerekir.
İnsan ise çok daha karmaşıktır.
İnsan yardım edebilir.
İhanet edebilir.
Sevebilir.
Manipüle edebilir.
Fedakârlık yapabilir.
Öldürebilir.
Affedebilir.
Bu nedenle dizide zombiler fiziksel bir tehdit oluştururken, insanlar ahlaki ve psikolojik bir belirsizlik yaratır.
Zombinin davranışını tahmin etmek daha kolaydır.
İnsanın davranışını ise her zaman tahmin edemeyiz.
Belki de bu nedenle dizinin ilerleyen bölümlerinde zombiler arka plandaki tehdide dönüşürken insan ilişkileri hikâyenin merkezine yerleşir.
Asıl korku, insanın insana neler yapabileceğini fark ettiği anda başlar.
İYİ İNSAN OLMAK NEDEN BU KADAR ZOR?
The Walking Dead karakterlerinin en önemli mücadelesi yalnızca hayatta kalmak değildir.
Hayatta kalırken kim olduklarını korumaktır.
Rick'in, Carol'ın, Daryl'ın ve diğer karakterlerin hikâyelerinde tekrar tekrar aynı ikilem karşımıza çıkar:
Birini öldürmek zorunda kaldığınızda hâlâ iyi biri misiniz?
Bir başkasını korumak için şiddete başvurduğunuzda ahlaki sınırı aşmış olur musunuz?
Kendi grubunuzu korumak için başka bir grubun zarar görmesine izin verdiğinizde kararınız meşru hâle gelir mi?
Bu soruların kolay cevapları yoktur.
Çünkü ahlak, çoğu zaman güvenli koşullarda kolaydır.
Kimse bizi tehdit etmiyorken empatik olmak kolaydır.
Kaynaklarımız yeterliyken paylaşmak kolaydır.
Kendimizi güvende hissederken affetmek kolaydır.
Asıl sınav, bunların olmadığı yerde başlar.
Bu nedenle dizide “iyi insan” olmak bir kişilik etiketi olmaktan çok sürekli verilen bir karar hâline gelir.
KİMSE GÖRMÜYORKEN KİMİZ?
Dizinin belki de en güçlü psikolojik sorusu budur.
Bir toplumun kuralları, yasaları ve cezaları ortadan kalktığında insanın elinde geriye ne kalır?
Vicdanı.
Değerleri.
Empatisi.
Ahlaki kimliği.
Ve kendi kendisiyle kurduğu ilişki.
İçselleştirilmiş ahlaki değerler tam olarak burada önem kazanır. İnsan bazı davranışlardan yalnızca dışarıdan gelecek cezadan korktuğu için değil, onları kendi değerleriyle bağdaşmadığı için kaçınabilir.
Bu açıdan bakıldığında The Walking Dead, insan doğasının yalnızca karanlık tarafını anlatmaz.
Tam tersine, en zor koşullarda bile yardım eden, paylaşan, koruyan, affeden ve başkasının yaşamını kendi yaşamı kadar önemli görebilen karakterler gösterir.
Bu karakterler bize şunu düşündürür:
İnsan olmak için her zaman bir otoritenin bizi izlemesine gerek olmayabilir.
Bazı değerler, dışarıdan gelen yaptırımlardan bağımsız olarak kişinin benliğinin bir parçasına dönüşebilir.
HAYATTA KALMAK MI, İNSAN KALMAK MI?
Dizinin temel paradoksu belki de burada saklıdır.
İnsan hayatta kalmak ister.
Fakat yalnızca biyolojik olarak hayatta kalmak istemez.
Anlamlı bir yaşam sürmek, bağ kurmak ve ait olmak ister.
Bu nedenle karakterler zaman zaman kendi hayatlarını riske atarak başkalarını kurtarır.
Salt hayatta kalma mantığı açısından bakıldığında bu davranışlar irrasyonel görünebilir.
Fakat insan psikolojisi yalnızca “yaşamak” üzerine kurulmamıştır.
Bağlanma, aidiyet, empati, karşılıklılık, bakım verme ve anlam arayışı da insan davranışının güçlü belirleyicileridir.
Belki de insanın paradoksu tam olarak budur:
Kendi hayatımızı korumak isterken, bazen başka bir insan için kendi hayatımızı riske atabiliriz.
Bu davranış, insanın yalnızca bencil bir hayatta kalma makinesi olmadığını gösterir.
SONUÇ: ZOMBİLER GİTTİĞİNDE GERİYE NE KALIR?
The Walking Dead bize geleceğin nasıl olacağını anlatmıyor. Aslında bize bugün kim olduğumuzu soruyor.
Çünkü dizideki kıyamet, yalnızca dış dünyada gerçekleşen bir yıkım değildir. Aynı zamanda insanların içinde taşıdığı sınırların test edilmesidir.
Kurallar ortadan kalktığında kim oluruz?
Güç elimizde olduğunda ne yaparız?
Kimse bizi cezalandırmayacaksa nasıl davranırız?
Korktuğumuzda başkalarını düşmanlaştırır mıyız?
Hayatta kalmak için değerlerimizden ne kadar vazgeçebiliriz?
Ve bütün bunların sonunda hâlâ kendimize “iyi bir insanım” diyebilir miyiz?
Belki de The Walking Dead'in asıl meselesi zombiler değildir.
Zombiler yalnızca hikâyenin görünen tehdididir.
Asıl hikâye insanın kendisiyle ilgilidir.
Çünkü medeniyet bizi yalnızca korumaz; davranışlarımızı da sınırlar. Ancak bütün dışsal sınırlar ortadan kalktığında, insanın kendi içinde taşıdığı sınırlar görünür hâle gelir.
Ve belki de insanlığın gerçek ölçütü, iyi davranmanın ödüllendirildiği koşullarda değil; kötü davranmanın cezasız kaldığı koşullarda ne yaptığımızdır.
Sonunda geriye şu soru kalır:
Dünya üzerindeki bütün kurallar ortadan kalksaydı, kimse bizi izlemiyorken nasıl bir insan olmayı seçerdik?


