Bir Zamanlar Beni Koruyan Şey Alt başlık: Bir zamanlar bizi koruyan alışkanlıklar, ne zaman hayatımızı sınırlayan birer duvara dönüşür?
İnsan bazen neyin kendisine iyi gelmediğini açıkça görür. Artık aynı şekilde devam etmek istemediğini bilir; farklı kararlar almak, daha sağlıklı ilişkiler kurmak, kendisine daha iyi davranmak ister. Yine de değişim zamanı geldiğinde, kendisini dönüp dolaşıp aynı yerde bulur.
Çünkü bir alışkanlığın bize zarar verdiğini bilmek, onu bırakmaya her zaman yetmez.
Bizi yoran bazı davranışlara yalnızca alışmış olmayız; bir dönem onlara ihtiyaç da duymuş olabiliriz. Her şeyi kontrol etmek, duygularımızı saklamak, kimseyi hayal kırıklığına uğratmamaya çalışmak, sürekli güçlü görünmek ya da zorlandığımızı belli etmeden yolumuza devam etmek… Bugün hayatımızı daraltan bu davranışlar, geçmişte kendimizi korumanın bir yolu olmuş olabilir.
Bu nedenle değişim, çoğu zaman sandığımızdan daha karmaşık bir süreçtir. Mesele yalnızca “doğru” davranışı öğrenmek değildir. Aynı zamanda, bir zamanlar bize güven veren fakat artık gelişimimizi sınırlayan yöntemlerden vazgeçebilmektir.
Üstelik insan her zaman kendisi için iyi olanı değil, kendisine tanıdık geleni seçer. Tanıdık olan yorucu, hatta incitici olsa bile nasıl işlediğini biliriz. Yeni olan ise daha iyi bir ihtimal sunsa da belirsizdir. Bu yüzden bazen iyileşmek isterken eski düzenimize döner, huzuru ararken alıştığımız huzursuzluğu yeniden kurarız.
Belki de değişmekte zorlanmamızın nedeni irademizin zayıf olması değildir. Belki asıl zorluk, yeni bir hayata geçebilmek için eski hâlimizin bazı parçalarıyla vedalaşmamız gerektiğini fark etmektir.
Bizi koruyan şey, ne zaman bizi sınırlandırmaya başlar?
Her alışkanlık aynı şekilde oluşmaz. Bazıları günlük hayatı kolaylaştıran tekrarlarla gelişirken bazıları duygusal ihtiyaçlarımızın çevresinde şekillenir. Özellikle zor dönemlerde benimsediğimiz davranışlar, belirsizlikle ve yoğun duygularla baş etmemize yardımcı olabilir.
Örneğin her şeyi önceden düşünmeye çalışmak, hazırlıksız yakalanma korkusunu azaltabilir. İnsanları memnun etmek, reddedilme ihtimaline karşı geçici bir güven sağlayabilir. Duyguları bastırmak, taşıması zor bir acıyı bir süreliğine uzak tutabilir. Her sorunu tek başına çözmeye çalışmak ise başkalarına ihtiyaç duymanın yarattığı kırılganlıktan koruyabilir.
Bu davranışların ortak noktası, çoğu zaman bilinçli tercihler olmamalarıdır. İnsan bir sabah uyanıp bundan sonra kimseye güvenmemeye, hiçbir duygusunu göstermemeye ya da herkesi mutlu etmeye karar vermez. Bunlar genellikle tekrar eden deneyimlerin içinde, yavaş yavaş öğrenilir.
Bir çocuk üzgün olduğunda anlaşılmıyorsa duygularını saklamayı öğrenebilir. Hata yaptığında sevgiden veya ilgiden mahrum kalıyorsa kusursuz olmaya çalışabilir. İhtiyaçları sürekli geri plana atılıyorsa zamanla kendi ihtiyaçlarını önemsememeye başlayabilir. Böylece bir dönem işe yarayan davranış, yıllar sonra kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin değişmez bir parçası gibi görünür.
Ancak hayatın bir döneminde koruyucu olan her yöntem, hayat boyu işlevsel kalmaz. Bir zamanlar güvenlik sağlayan kontrol ihtiyacı, daha sonra sürekli kaygı üretmeye başlayabilir. Kabul görmemize yardım eden uyumlu tarafımız, sınırlarımızı görünmez hâle getirebilir. Güçlü kalmamızı sağlayan bağımsızlığımız, yakınlık kurmamızı ve destek almamızı zorlaştırabilir.
Sorun, bu alışkanlıkların varlığından çok, artık değişen ihtiyaçlarımıza rağmen aynı işlevi sürdürmeleridir.
Zihin iyi olanı değil, tanıdık olanı seçtiğinde
Değişim isteği çoğunlukla bugünden doğar; alışkanlıklarımız ise geçmişin izlerini taşır. Bu nedenle ne istediğimizle otomatik olarak yaptığımız şey arasında bir mesafe oluşabilir.
Daha sakin bir hayat isterken kendimizi sürekli meşgul edebiliriz. Sağlıklı bir ilişki ararken duygusal olarak ulaşılması zor insanlara çekilebiliriz. Sınır koymak istediğimiz hâlde yine “evet” diyebilir, dinlenmeye ihtiyaç duyduğumuzu bildiğimiz hâlde duramayabiliriz.
Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar tutarsız görünebilir. Oysa tanıdık olan, zihnimiz için öngörülebilirdir. Sonunda bizi mutsuz etse bile nasıl ilerleyeceğimizi bildiğimiz bir düzen sunar. Yeni bir davranış ise daha sağlıklı olsa bile henüz deneyimlemediğimiz sonuçlar taşır.
Sınır koyarsam sevilmeye devam edecek miyim? Yardım istersem zayıf mı görüneceğim? Kontrol etmezsem her şey dağılır mı? Kendimi sürekli kanıtlamazsam yine de değerli olacak mıyım?
Değişime gösterdiğimiz direncin altında çoğu zaman bu sorular vardır.
Bu yüzden yeni ve sağlıklı olan, başlangıçta huzurdan çok huzursuzluk yaratabilir. İlk kez “hayır” dediğimizde rahatlamak yerine suçluluk hissedebiliriz. Dinlenmeye başladığımızda sakinleşmek yerine içimizdeki eleştirel sesle karşılaşabiliriz. Güvenli bir ilişkide, alıştığımız yoğunluğu bulamadığımız için bir şeylerin eksik olduğunu düşünebiliriz.
Bu duygular her zaman yanlış bir seçim yaptığımızı göstermez. Bazen yalnızca alışılmış olanın dışına çıktığımızı gösterir.
Değişimin pek konuşulmayan tarafı: Yas
Değişim genellikle yeni başlangıçlarla birlikte düşünülür. Yeni kararlar, daha sağlıklı ilişkiler, güçlü sınırlar ve daha iyi bir hayat… Oysa her değişimin içinde, görünür ya da görünmez bir kayıp da vardır.
Bir alışkanlığı bıraktığımızda yalnızca bir davranıştan vazgeçmeyiz. O davranışın bize sunduğu güvenlikten, yıllardır bildiğimiz bir rolden ve kimi zaman kendimizi tanımlama biçimimizden de uzaklaşırız.
Her şeyi taşıyan kişi yardım istemeye başladığında, yalnızca sorumluluklarını paylaşmaz; “Bana ihtiyaç duyulduğu sürece değerliyim” inancıyla da karşılaşır. Herkesi memnun eden kişi sınır koyduğunda, yalnızca bir talebi reddetmez; başkalarının gözündeki yerini kaybetme ihtimalini göze alır. Sürekli güçlü olan kişi kırılganlığını gösterdiğinde ise yalnızca duygularını paylaşmaz; yıllardır kendisini koruyan zırhını da aralar.
Bu nedenle değişim bazen hafiflemekten önce ağırlaşmak gibi hissedilebilir.
Eski hâlimiz, bütün yorgunluğuna rağmen tanıdıktır. Yeni hâlimiz ise henüz yeterince prova yapmamıştır. Sınır koyarken sesi titreyebilir, yardım isterken utanabilir, dinlenirken suçluluk duyabilir. Doğru yönde ilerlediği hâlde yanlış bir şey yapıyormuş gibi hissedebilir.
Belki de değişirken kendimize zaman tanımamızın nedeni budur. Yalnızca yeni davranışlar edinmeye değil, eski kimliğimizin bazı parçalarına veda etmeye de ihtiyaç duyarız.
“Bunu neden yapıyorum?” yerine başka bir soru
Değiştirmek istediğimiz davranışlarla karşılaştığımızda kendimize karşı sertleşmeye eğilimliyiz. Neden hâlâ aynı şeyi yaptığımızı, bildiğimiz hâlde neden farklı davranamadığımızı sorgularız.
“Bunu neden yine yaptım?”
“Neden bir türlü hayır diyemiyorum?”
“Neden kendimi durduramıyorum?”
“Neden hâlâ bu kadar etkileniyorum?”
Bu soruların içinde çoğu zaman meraktan çok yargı vardır. Yargı ise davranışın altında ne bulunduğunu anlamamızı zorlaştırır.
Belki soruyu değiştirmemiz gerekir:
Bu alışkanlık beni neyden koruyor?
Sürekli çalışmak, yetersizlik hissinden uzak durmaya yardımcı olabilir. Her ayrıntıyı kontrol etmek, belirsizlik karşısındaki kaygıyı azaltabilir. Herkesi memnun etmek, terk edilme veya dışlanma korkusunu yatıştırabilir. Duygulardan uzaklaşmak, incinmenin yarattığı çaresizlikle karşılaşmayı erteleyebilir.
Bunu fark etmek, davranışı haklı çıkarmak ya da değiştirmekten vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine, değişimin gerçekleşebileceği daha dürüst bir alan açar. Çünkü bir alışkanlığı yalnızca zayıflık olarak gördüğümüzde onunla savaşırız. Hangi ihtiyacımızı karşılamaya çalıştığını anladığımızda ise ona daha sağlıklı bir seçenek sunabiliriz.
Bir davranışın ne zaman başladığını, hangi durumlarda güçlendiğini ve bize ne sağladığını görmek; kendimizi suçlamaktan daha dönüştürücüdür.
Bırakmak yetmez, yerine yenisini koymak gerekir
Alışkanlıklarımızdan vazgeçmenin zor olmasının bir başka nedeni de arkalarında bıraktıkları boşluktur. Eski davranışı ortadan kaldırmak, o davranışa ihtiyaç duyan tarafımızı ortadan kaldırmaz.
İnsanları memnun etmekten vazgeçtiğimizde kabul edilme ihtiyacımız devam eder. Kontrolü azalttığımızda güven arayışımız kaybolmaz. Sürekli çalışmayı bıraktığımızda değerli hissetme ihtiyacımız bizimle kalır. Duygularımızı bastırmadığımızda ise bu kez onlarla nasıl kalacağımızı öğrenmemiz gerekir.
Dolayısıyla kalıcı değişim, yalnızca neyi yapmayacağımıza karar vermekle gerçekleşmez. Aynı ihtiyacı daha sağlıklı bir yoldan nasıl karşılayacağımızı da bulmamız gerekir.
Duyguları bastırmak yerine onları adlandırmayı, herkese yetişmek yerine kendi sınırlarımızı fark etmeyi öğrenebiliriz. Kusursuz olmaya çalışmak yerine hata yaptığımızda da değerli kalabildiğimizi deneyimleyebiliriz. Her şeyi tek başımıza taşımak yerine güvenli insanlardan destek istemeyi seçebiliriz. Belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, her şeyi bilmeden de ilerleyebileceğimizi görebiliriz.
Bunlar çoğu zaman büyük ve dramatik kararlarla başlamaz. Değişim, günlük hayatın içinde fark edilmesi kolay olmayan küçük seçimlerle kurulur.
Otomatik olarak “evet” demeden önce düşünmek için zaman istemek…
Yorulduğumuzu fark ettiğimizde kendimizi biraz yavaşlatmak…
Rahatsız olduğumuz bir şeyi görmezden gelmek yerine dile getirmek…
Zor bir duyguyu hemen susturmaya çalışmadan, bir süre onunla kalmak…
Her küçük seçim, zihnimize yeni bir ihtimali öğretir: Artık başka türlü de davranabilirim.
Eskiye dönmek, başa döndüğümüz anlamına gelmez
Değişim doğrusal bir süreç değildir. Bazen ilerler, bazen durur, bazen de eski alışkanlıklarımıza geri döneriz. Özellikle stresli ve belirsiz dönemlerde zihin en iyi bildiği yollara yönelir.
Uzun süredir sınır koymaya çalışan biri kendisini yeniden herkese yetişirken bulabilir. Duygularını ifade etmeyi öğrenen biri zorlandığında tekrar içine kapanabilir. Dinlenmesine izin vermeye başlayan biri yoğun bir dönemde yeniden yalnızca üreterek değerli hissetmeye çalışabilir.
Bu geri dönüşler, gösterdiğimiz bütün çabanın kaybolduğu anlamına gelmez. Değişimin ölçüsü, eski davranışın bir daha hiç ortaya çıkmaması değildir. Onu ne kadar erken fark ettiğimiz, altında yatan ihtiyacı ne kadar iyi anlayabildiğimiz ve yeniden seçim yapıp yapamadığımızdır.
Eskiden aylarca içinde kaldığımız bir döngüyü artık birkaç gün içinde fark ediyorsak, bu da değişimdir. Daha önce kendimizi acımasızca suçlarken bugün neye ihtiyaç duyduğumuzu sorabiliyorsak, bu da ilerlemedir.
İyileşmek kusursuz bir şekilde ilerlemek değil, kendimize geri dönebileceğimiz yolu giderek daha iyi bilmektir.
Eski hâlimizi suçlamadan vedalaşmak
Bugünkü farkındalığımızla geçmişteki seçimlerimize baktığımızda, kendimize kızmak kolaydır. Neden daha erken fark etmediğimizi, neden uzun süre dayandığımızı ya da neden farklı davranamadığımızı sorgulayabiliriz.
Oysa geçmişteki hâlimiz, bugün sahip olduğumuz bilgiye ve imkânlara sahip değildi. Belki o günlerde güçlü görünmek, yardım istememek, uyum sağlamak veya duygularımızı saklamak geliştirebildiğimiz en iyi çözümdü.
Bu davranışlar bizi eksiksiz biçimde korumamış olabilir; ancak bir şekilde devam etmemizi sağladılar. Bu nedenle iyileşmek, geçmişteki hâlimizi düşman ilan etmek değildir. Onun neden böyle davrandığını anlayabilmek, yükünü görmek ve artık her şeyi aynı şekilde taşımak zorunda olmadığımızı fark etmektir.
Bir alışkanlığın geçmişte gerekli olması, gelecekte de bizimle kalması gerektiği anlamına gelmez.
Bazı alışkanlıklara öfkeyle değil, teşekkür ederek veda edebiliriz:
“Bir zamanlar beni korudun. Fakat bugün sana eskisi kadar ihtiyacım yok.”
Belki gerçek değişim de tam olarak burada başlar. Kendimizden bambaşka bir insan yaratmaya çalıştığımız yerde değil; bir zamanlar hayatta kalmamızı sağlayan yolların artık iyi yaşamamıza yetmediğini kabul ettiğimiz yerde…
Çünkü iyi olmak bazen hayatımıza daha fazlasını eklemekten geçmez. Bazen daha az yük taşımayı, bize ait olmayan sorumlulukları bırakmayı ve ömrünü tamamlamış savunmalarımızdan ayrılmayı gerektirir.
Yeni bir hayata ulaşmak için her zaman daha hızlı yürümemiz gerekmez.
Bazen yalnızca, eski yollardan gitmeyi bırakmamız gerekir.


