Aşkı Tanımlamanın Zorluğu Aşkın tanımı kişiden kişiye, kültürden kültüre değişir; bu da onu bilimsel olarak ele almayı zorlaştırır. Moss ve Schwebel'in (1993) derlediği klasik görüşlere bakıldığında, önde gelen kuramcıların bile aşkı birbirinden oldukça farklı biçimlerde ele aldığı görülür: Freud aşkı cinsel dürtünün yüceltilmiş bir hâli olarak yorumlarken, Harlow onu temelde bir bağlanma davranışı olarak görmüş, Fromm ise aşkı ilgi, sorumluluk, saygı ve karşılıklı anlayışın bir bileşimi olarak tanımlamıştır (akt. Atak ve Taştan, 2012).
Aynı derlemeye göre Maslow, aşkı güvensizlikten doğan "yetersizlik aşkı" ile kendini gerçekleştirme arzusuna dayanan "aşık olma" biçiminde ikiye ayırmıştır. Hojjat'ın (2000) aktardığı bir başka görüşe göre ise Tennov, aşkı bilişsel işlevleri geçici olarak devre dışı bırakan, bedenin sevilen kişiye verdiği yoğun bir tepki olarak tanımlamıştır. Bu tanım çeşitliliğinin altında yatan gerçek şudur: aşk tek bir duygudan değil, yakınlık, tutku, güven, saygı ve bağlanma gibi birçok bileşenden oluşan karmaşık bir yapıdır.
Nitekim aşkı ilk kez sistematik biçimde ölçmeye çalışan Rubin (1970), romantik aşkı hoşlanma, beğenme duygusundan ayırmış ve bu duygunun bağlanma, ilgi gösterme ve yakınlık olmak üzere üç temel bileşenden oluştuğunu ileri sürmüştür (akt. Almeida ve Rodrigues, 2024). Bu öncü çalışma, sonraki kuramların gelişmesinde önemli bir zemin oluşturmuştur.
Bebeklikten Yetişkinliğe: Bağlanma Kuramı Aşkı açıklamaya çalışan yaklaşımların en etkililerinden biri bağlanma kuramıdır. Bowlby (1999), her insanın yakın duygusal bağlar kurmaya ihtiyaç duyduğunu ve bu ihtiyacın kişinin ruhsal gelişimini derinden etkilediğini öne sürmüştür. Aynı kaynağa göre Bowlby, bebeklerin bakım verenlerinden ayrıldıklarında sırasıyla karşı koyma, çaresizlik ve kopma tepkileri gösterdiğini belirlemiş; bu erken dönem deneyimlerin, kişinin yaşam boyu ilişki biçimini şekillendiren "içsel çalışma modelleri" oluşturduğunu savunmuştur (akt.
Atak ve Taştan, 2012). Mikulincer ve Goodman'ın (2006) aktardığına göre Ainsworth ve arkadaşları, bebeklerin güvenli, kaygılı ve kaçınan olmak üzere üç farklı bağlanma türü sergilediğini bulmuştur; bu bulgu sonradan yetişkin ilişkilerine de uyarlanmıştır. Bu alandaki öncü çalışmalardan biri olan Hazan ve Shaver'ın (1987) araştırması, çocukluktaki bağlanma stillerinin yetişkinlikteki romantik ilişkilere taşınabileceğini göstermiştir.
Shaver, Hazan ve Bradshaw'a (1988) göre güvenli bağlanan bireyler başkalarına yakınlaşmaktan çekinmez ve terk edilme korkusu taşımaz; kaçınan bağlananlar aşırı yakınlıktan rahatsızlık duyar; kaygılı bağlananlar ise sevdikleri kişiyi kaybetme korkusuyla sürekli bir güvence arayışı içindedir. Bu kuramın güncel araştırmalarda hâlâ ne kadar merkezi olduğu, Frontiers in Psychology dergisinin "Aşk Psikolojisi" özel sayısında da görülüyor. Örneğin Yilmaz ve arkadaşlarının Türk üniversite öğrencileriyle yaptığı bir çalışma, ebeveyn boşanması gibi travmatik deneyimlerin gelecekteki ilişkilere duyulan güveni zedelediğini; bu güven kaybının özellikle kaygılı ya da kaçıngan bağlanma stiline sahip bireylerde daha belirgin olduğunu ortaya koymuştur (akt.
Almeida ve Rodrigues, 2024). Benzer biçimde, Pirrone ve arkadaşlarının Belçika'da yürüttüğü araştırma, bağlanma stillerinin çift çatışmaları sırasındaki duygu düzenleme biçimlerini şekillendirdiğini; öfke ve kızgınlık gibi "dışa dönük" olumsuz duyguların özerklik hayal kırıklığıyla, üzüntü ve hayal kırıklığı gibi "içe dönük" duyguların ise ilişkisel doyumsuzlukla bağlantılı olduğunu göstermiştir (akt. Almeida ve Rodrigues, 2024).
Aşkın Renkleri ve Üçgeni Aşkı sınıflandırma çabalarından biri de Lee'nin (1988) "aşk stilleri" yaklaşımıdır. Lee, aşkı renklere benzeterek eros (tutkulu aşk), ludus (oyun gibi aşk) ve storge (arkadaşça aşk) olmak üzere üç ana stil tanımlamış; bunların birleşiminden mania (bağımlı aşk), pragma (mantıklı aşk) ve agape (özgeci aşk) gibi ikincil stillerin doğduğunu öne sürmüştür. Lee'ye göre bu sınıflandırmanın önemi, herkes için geçerli tek bir "doğru" aşk türünün bulunmadığını göstermesindedir.
Psikolojide en çok bilinen aşk modellerinden biri de kuşkusuz Sternberg'in (1986) Üçgen Aşk Kuramı'dır. Sternberg'e göre aşk; yakınlık, tutku ve bağlılık olmak üzere üç temel öğeden oluşur (akt. Atak ve Taştan, 2012).
Yakınlık duygusal sıcaklığı ve paylaşımı, tutku fiziksel çekim ve arzuyu, bağlılık ise ilişkiyi sürdürme kararını ifade eder. Sternberg'in (1988) belirttiğine göre bu üç öğenin farklı bileşimleri sekiz farklı aşk türünü ortaya çıkarır: yalnızca yakınlığın bulunduğu "beğenme", yalnızca tutkunun yaşandığı "çılgınca aşk" ve her üç öğeyi barındıran, genellikle idealize edilen "mükemmel aşk" bunlardan yalnızca birkaçıdır. Sternberg'in bu modeli kültürler arası geçerliliği en çok sınanan kuramlardan biri olmayı sürdürüyor; nitekim Sorokowski ve arkadaşlarının (2021) 25 ülkede yürüttüğü kapsamlı çalışma, Üçgen Aşk Ölçeği'nin farklı kültürlerde de tutarlı biçimde işlediğini göstermiştir (akt.
Almeida ve Rodrigues, 2024). Tutku Nereden Gelir, Nereye Gider? Aşkın en yoğun yaşandığı dönem olan "tutkulu aşk" evresi de ayrı bir araştırma alanı oluşturmuştur.
Hatfield'ın (1988) aktardığına göre Stendhal, tutkulu aşkı beğenme, beklenti, ümit, romantik çekicilik, billurlaşma, şüphe ve ikinci billurlaşma olmak üzere yedi aşamalı bir süreç olarak ele almıştır. Özellikle "billurlaşma" aşamasında birey, sevdiği kişide sürekli yeni güzellikler keşfeder ve onu eşsiz biri olarak görmeye başlar; ancak bu büyünün ardından genellikle bir şüphe ve belirsizlik dönemi gelir. Hatfield ve Walster (1978) ise aşkı tutkulu aşk ve arkadaşça aşk olmak üzere iki ana kategoriye ayırmıştır.
Bu görüşe göre tutkulu aşk, karşılık bulduğunda yoğun mutluluk ve heyecan yaratırken, karşılıksız kaldığında kaygı, kıskançlık ve umutsuzluğa yol açabilir. Berscheid ve Walster'in Schachter'in duygu kuramına dayandırdığı yaklaşıma göre ise aşk, güçlü bir fizyolojik uyarılmanın uygun bir bilişsel yorumla birleşmesinden doğar; bu görüşü destekleyen ünlü bir deneyde, sallanan bir köprüde karşılaşılan kişinin sağlam bir köprüde karşılaşılan aynı kişiden daha çekici bulunduğu gösterilmiştir. Bir başka deyişle, kalp çarpıntısına neden olan korku bazen yanlışlıkla "aşk" olarak yorumlanabilmektedir.
Moss ve Schwebel (1993) ise aşkın bağlılık, duygusal yakınlık, bilişsel yakınlık, fiziksel yakınlık ve karşılıklılık olmak üzere beş temel bileşenden oluştuğunu öne sürmüştür. Bu görüşe göre bu bileşenler ne kadar fazla ilişkide bir arada bulunursa, ilişki o kadar "ideal" kabul edilir. Ergenlikten Yetişkinliğe Değişen Aşk Romantik ilişkilerin niteliği yaşla birlikte de değişir.
Arnett'in (2000) öne sürdüğü "beliren yetişkinlik" kavramına göre, ergenlik döneminde flört ilişkileri genellikle kısa süreli ve grup ortamlarında (parti, buluşma gibi) yaşanırken, beliren yetişkinlik döneminde ilişkiler çift olarak sürdürülür, daha uzun sürer ve genellikle cinsel yakınlığı da içerir. Yine Arnett'e (2004) göre ergenler "burada ve şimdi kiminle mutlu olurum" sorusuna cevap ararken, beliren yetişkinler daha çok "yaşamımı kiminle geçirmek istiyorum" sorusuyla ilgilenir. Bu da romantik ilişkinin işlevinin yaşla birlikte kimlik denemesinden uzun vadeli eş seçimine doğru evrildiğini gösteriyor.
Beklentiler, Tercihler ve Benzerlik Arayışı Aşkın kimle ve nasıl yaşandığına dair beklentiler de araştırmacıların ilgisini çekmeye devam ediyor. Thompson ve arkadaşlarının Amerika Birleşik Devletleri'nde yetişkinlerle yaptığı çalışma, ilk romantik öpücüğe dair idealize edilmiş inançların daha yüksek düzeyde romantik aşk yaşamayla ilişkili olduğunu; bu ilişkinin özellikle güvensiz bağlanma stiline sahip bireylerde daha güçlü olduğunu göstermiştir. Tartakovsky'nin İsrail'de gençlerle yürüttüğü araştırma ise sevgi, aile ve statü gibi temel romantik motivasyonların bireysel değerleri yansıttığını ve bu motivasyonlarla kişisel değerler arasındaki uyumun ilişkinin sürdürülmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koymuştur.
Çin'de bekâr bireylerle yapılan bir çalışmada Liu ve Zhang, insanların genellikle kendilerine benzer kişilik özelliklerine sahip partnerleri tercih ettiğini, ancak bu eğilimin evrensel olmadığını bulmuştur (akt. Almeida ve Rodrigues, 2024). Çatışma da İlişkinin Bir Parçası Aşk her zaman uyum içinde ilerlemez; çatışma da ilişkilerin doğal bir parçasıdır.
Geleneksel görüşün aksine, yeni araştırmalar bazı kavgaların ilişkiyi güçlendirebildiğini gösteriyor (Atak ve Taştan, 2012). Gottman'a (2011) göre mutlu bir ilişkinin anahtarı; sakin kalmayı öğrenmek, savunmaya geçmeden dinlemek ve konuşmak, kendini partnerin yerine koyabilmek ve bunun için sürekli çaba göstermektir. Önemli olan çatışmanın varlığı değil, onun yapıcı mı yoksa yıkıcı mı yürütüldüğüdür.
Evrimsel Bakış: Aşk Bir Hayatta Kalma Stratejisi mi? Aşka bambaşka bir pencereden bakan evrimsel yaklaşım, bu duyguyu üreme başarısını artıran bir uyum mekanizması olarak ele alır. Buss'a (1988) göre aşk davranışları; bir eşi kendine çekmek, onu elde tutmak, üremek ve doğan çocuğa yatırım yapmak gibi belirli bir sıralamayı izleyen işlevlere hizmet eder.
Yine Buss'un (1989) bulgularına göre kadınlar ve erkekler, farklı üreme kısıtları nedeniyle farklı "kaynak sergileme" stratejileri geliştirir: kadınlar genellikle gençlik ve fiziksel çekicilik gibi doğurganlık göstergelerini öne çıkarırken, erkekler statü ve maddi kaynaklarını sergileme eğilimindedir. Bu yaklaşım kültürel açıklamalarla zaman zaman çelişse de, insan davranışının biyolojik kökenlerine dair önemli bir tartışma alanı açmıştır. Beynin İçindeki Aşk Aşkın yalnızca zihinsel değil, güçlü bir biyokimyasal boyutu da vardır.
Fisher'ın (2004) çalışmasına göre aşık olma süreci; dopamin, oksitosin, vazopressin, testosteron ve adrenalin gibi hormonların karmaşık etkileşimiyle şekillenir. Aynı kaynağa göre yeni aşık olan bireylerin beyinlerinde dopamin üreten hücrelerin etkinliğinin arttığı, buna karşılık reddedilme yaşayanlarda bu molekülün azaldığı öne sürülmektedir. Bağlanma aşamasında ise devreye giren oksitosin ve vazopressin, tıpkı anne-bebek bağında olduğu gibi, uzun süreli çiftler arasındaki güven ve yakınlık duygusunun biyolojik temelini oluşturur.
Aşkın Karanlık Yüzü: Kıskançlık ve Sadakatsizlik Aşk yalnızca olumlu duyguları değil, kıskançlık ve güvensizlik gibi zorlayıcı deneyimleri de beraberinde getirir. Fernandez ve arkadaşlarının Şili'de yürüttüğü bir çalışmaya göre, aşk ile kıskançlık arasında anlamlı bir ilişki bulunmuş; araştırmacılar kıskançlığın, sağlıklı biçimde ifade edildiğinde romantik bağı koruyucu bir işlev görebileceğini savunmuştur. Kato ve Okubo'nun Japonya'da yürüttüğü bir başka araştırma ise, hem kadınların hem erkeklerin cinsel sadakatsizlik karşısında daha yoğun sıkıntı yaşadığını, bunun geleneksel evrimsel psikoloji varsayımlarının aksine cinsiyetten çok ilişkinin bağlılık düzeyiyle ilgili olduğunu ortaya koymuştur.
Kültür, Kimlik ve Bağlam Aşk deneyimi, içinde yaşanılan toplumsal bağlamdan bağımsız değildir. Guzmán-González ve arkadaşlarının Şili'de eşcinsel erkek çiftlerle yaptığı bir araştırma, içselleştirilmiş homofobinin duygusal yakınlaşmayı zorlaştırdığını göstermiştir. Cheng ve arkadaşlarının Çin'de yürüttüğü bir başka çalışma ise, COVID-19 pandemisi gibi toplumsal krizlerin romantik ilişki algısını nasıl etkileyebileceğini gözler önüne sermiştir (akt.
Almeida ve Rodrigues, 2024). Bu bulgular, aşkın kültürel ve toplumsal koşullardan da şekillendiğini hatırlatıyor. Sağlıklı İlişkiler ve İyi Oluş Peki aşk gerçekten sağlığımıza iyi geliyor mu?
Araştırmalar bu soruya oldukça net bir "evet" yanıtı veriyor. Coan ve arkadaşlarının (2006) çalışmasına göre, istikrarlı romantik ilişkilerdeki duygusal destek stres tepkiselliğini azaltabilmektedir (akt. Almeida ve Rodrigues, 2024).
Proulx ve arkadaşları (2007), her iki tarafça da değerli bulunan romantik ilişkilerin depresyon, kaygı ve yalnızlık düzeylerinde belirgin bir azalmayla ilişkili olduğunu bulmuştur (akt. Almeida ve Rodrigues, 2024). Daha da çarpıcı olanı, Holt-Lunstad ve arkadaşlarının (2010) uzunlamasına araştırmasının, istikrarlı ve yüksek kaliteli ilişkiler içindeki bireylerin bekâr ya da boşanmış bireylere kıyasla daha uzun yaşadığını ve daha düşük ölüm oranlarına sahip olduğunu göstermesidir (akt.
Almeida ve Rodrigues, 2024). Aşk, yalnızca duygusal değil, fiziksel iyi oluşumuzun da bir parçası görünüyor. Sonuç: Tek Kuram, Bütün Gerçeği Açıklamıyor Aşk üzerine yapılan tüm bu çalışmalar, tek bir kuramın bu karmaşık duyguyu bütünüyle açıklayamayacağını gösteriyor.
Bağlanma kuramı aşkın kökenlerini çocukluğa, evrimsel yaklaşım biyolojik işlevlere, Sternberg'in üçgen modeli ilişkisel bileşenlere, nöropsikoloji ise beyin kimyasına odaklanıyor. Atak ve Taştan'ın (2012) vurguladığı gibi, bu kuramların ortak paydası, aşkın özünde her zaman bir "yakınlık" arayışı barındırdığıdır. Güncel uluslararası araştırmalar ise bu resme kültür, kimlik ve toplumsal kriz gibi yeni katmanlar ekliyor (Almeida ve Rodrigues, 2024).
Sonuç olarak aşk, insanlık var olduğu sürece hem yaşanmaya hem de araştırılmaya devam edecek gibi görünüyor.
Kaynakça
- Almeida, T., & Rodrigues, D. L. (2024). Editorial: The psychology of love. Frontiers in Psychology, 15, 1518730. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2024.1518730
- Arnett, J. J. (2000). Emerging adulthood: A theory of development from the late teens through the twenties. American Psychologist, 55, 469–480.
- Arnett, J. J. (2004). Emerging Adulthood. New Jersey: Prentice-Hall.
- Atak, H., & Taştan, N. (2012). Romantik ilişkiler ve aşk. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4(4), 520-546. https://doi.org/10.5455/cap.20120431
- Bowlby, J. (1999). Attachment and Loss. New York: Basic Books.
- Buss, D. M. (1988). Love acts: The evolutionary biology of love. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love (pp. 100-118). New Haven: Yale University Press.
- Buss, D. M. (1989). Sex differences in human mate preferences: Evolutionary hypotheses tested in 37 cultures. Behavioral and Brain Sciences, 12, 1-49.
- Coan, J. A., Schaefer, H. S., & Davidson, R. J. (2006). Lending a hand. Psychological Science, 17, 1032-1039.
- Fisher, H. (2004). Why We Love? The Nature and Chemistry of Romantic Love. New York: Henry Holt and Co.
- Gottman, J. M. (2011). The Science of Trust: Emotional Attunement for Couples. New York: W. W. Norton.
- Hatfield, E. (1988). Passionate and companionate love. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love (pp. 191-213). New Haven: Yale University Press.
- Hatfield, E., & Walster, G. W. (1978). A New Look at Love. Reading, MA: Addison-Wesley.
- Hazan, C., & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52, 511-524.
- Hojjat, M. (2000). Sex differences and perceptions of conflict in romantic relationships. Journal of Social and Personal Relationships, 17, 4-5.
- Holt-Lunstad, J., Smith, T. B., & Layton, J. B. (2010). Social relationships and mortality risk: A meta-analytic review. PLoS Medicine, 7, e1000316.
- Lee, J. A. (1988). Love styles. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love (pp. 38-67). New Haven: Yale University Press.
- Mikulincer, M., & Goodman, G. S. (2006). Dynamics of Romantic Love: Attachment, Caregiving and Sex. New York: Guilford Press.
- Moss, B. S., & Schwebel, A. I. (1993). Marriage and romantic relationship: The fining intimacy in romantic relations. Family Relations, 42, 7-31.
- Proulx, C. M., Helms, H. M., & Buehler, C. (2007). Marital quality and personal well-being: A meta-analysis. Journal of Marriage and Family, 69, 576-593.
- Rubin, Z. (1970). Measurement of romantic love. Journal of Personality and Social Psychology, 16, 265-273.
- Shaver, P., Hazan, C., & Bradshaw, D. (1988). Love as attachment: The integration of three behavioral systems. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love (pp. 1-36). New Haven: Yale University Press.
- Sorokowski, P., Sorokowska, A., Karwowski, M., Groyecka, A., Aavik, T., Akello, G., et al. (2021). Universality of the triangular theory of love: Adaptation and psychometric properties of the triangular love scale in 25 countries. Journal of Sex Research, 58, 106-115.
- Sternberg, R. J. (1986). A triangular theory of love. Psychological Review, 93, 119-135.
- Sternberg, R. J. (1988). A triangular theory of love. In R. J. Sternberg & M. L. Barnes (Eds.), The Psychology of Love (pp. 68-99). New Haven: Yale University Press.


