Perşembe, Ağustos 13, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Antagonistlerin Çağında Mı Yaşıyoruz?

Bugün gözlerimizi çağımızda çok popüler olan bir şeye çevirmek istiyorum: Sinemaya. Ama özellikle de sinemanın ayrılmaz bir parçası olan kötü karakterlere. Antagonist (karşıt karakter) olmadan protagonistin (ana karakter) hikayesini izlediğinizi düşünün. Tekdüze, belki de sıkıcı bir hikaye. Hatta bir çatışma unsuru kullanmadan senaryo ortaya çıkarmaya çalıştığınızı düşünün. Bu oldukça zor bir iştir. Elbette her çatışma kötü karakterden doğmaz ancak kötü bir karakterin izleyiciye verdiği çatışma çok daha keskindir. Bu sebeple izlediğimiz filmlerde kötü karakterler sıkça yer alırlar. Peki, kimdir bu kötü karakterler ve neden kimileri tarafından çok seviliyorlar?

Kötü karakterler genelde ana karakterin karşıtı konumunda bulunan, kuralları çiğneyen, toplumu reddeden, ahlaki değerleri hiçe sayan karakterlerdir. Onlar için kendi doğruları vardır. Ve bu doğrular ışığında kendi dünyaları için savaştıklarına inanırlar.

Jung – Gölge (Shadow Self)

Sorumuzu aydınlatan cevaplardan biri Jung’un gölge arketipi. Jung’a göre her birey kişiliğinde gölge adını verdiği karanlık bir taraf taşır. Bu karanlık taraf bireyin bastırdığı, utanç duyduğu, ahlaki olarak yanlış bulduğu, toplum tarafından kabul edilemeyecek ilkel yanıdır. Kısaca saklamak isteyeceği yanıdır. Sinemadaki kötü karakterlerse tam da bu gölge yanı sergilerler. Gerçek hayatta gösterilmesi yasak olan kendilik parçasına ışık tutarlar. Bu da seyirciyi oldukça etkiler. Çünkü özdeşime açık bir halde izleyici koltuğunda oturan seyirci sinema perdesinin içinde kendi bastırılmış benliğinden bir parça bulur ve çözülme yaşar. Sinema burada bir nevi ayna görevini üstlenmiş olur.

Geliştirilmiş Benzerlik Etkisi (The Dark Side of Self Similarity)

Sosyal psikoloji bizlere insanların kendilerine benzer insanlardan hoşlanmaya eğilimli olduklarını söyler. Geliştirilmiş benzerlik etkisi ise bu eğilimi açıklar. Her birey iyi yanlar taşıyabileceği gibi kötü yanlar da taşımaktadır. Gerçek hayatta tehlikeli olduğunu gördüğümüz bir bireyden uzaklaşırız ancak kurgu bir karakter böyle olduğunda onu izlemeyi sürdürebiliriz. Çünkü onu güvenli bir alandan deneyimleriz. Aynı zamanda bu kurgu karakter merakımızı da uyandırır çünkü karanlık tarafımıza bir kapı aralar. Bu aralıktan kendi kusurlarımızı, kabul edilemez arzularımızı, biriken öfkemizi görebiliriz. Bu sayede paradoksal bir çekim ortaya çıkar. (Krause & Rucker, 2020)

Kusursuz bir protagonistin (baş karakter) aksine antagonist (karşıt karakter) daha ilgi çekicidir çünkü tamamen iyi/mükemmel bir karakter bireyde tam anlamıyla aynalanma yaşatamaz. Ancak kusurlarını görebildiğimiz karakterlerle özdeşleşmeye daha eğilimli oluruz. Özellikle geçmiş hikayesi verilen kötü karakterler bizleri bu anlamda daha fazla etkilerler. Artık onun neden böyle olduğunu, neler hissettiğini anlamaya başlamışızdır. O da bizler gibi kırılmış, öfkelenmiş, çaresiz kalmıştır.

Bu yeni bilgilerle karakterin bilmecesini çözüyor olmak beynimize haz verirken bu karmaşık kişinin bizler gibi kırgınlıkları olan bir canlı olduğunu görmek empati duygumuzu uyandırır ve kendimizi aynalanmış hissederiz. Karakter belki hiç ifade edemediğimiz öfkeyi kusar, belki de olmasını hayal ettiğimiz adaleti getirir, belki tüm kuralları baştan yazar, belki intikamını alır. Birey karakterde kendi kusur ve yaralarının ekrana yansıyan bir görüntüsünü görmüş olur. Dile getirilemeyen bilinçdışı arzuların böyle insanı yönleri olan bir karakter tarafından dışa vurulması izleyicinin onunla bağ kurabilme kapasitesini artırır.

Albert Bandura – Ahlaki Çözülme (Moral Disengagement)

Sorumuzun bir diğer cevabı ise Bandura’nın (2016) ahlaki çözülme kuramında saklı. Bu kuram bireyin ahlaki mekanizmalarını esas alır. İzleyici, izleme eylemi esnasında ahlaki değerlerini askıya alarak olayları rasyonalize eder. Ve bunun sonucunda kendisini karakterin normdan sapmış olan davranışları ile empati yapmış halde bulur. Burada genellikle karakterin bir sebebi vardır. Bu sebep sonucun üzerini örter. Bu kulağa makyavelist gelse de izleyicide bilişsel çözülme yaratmayı başarır. Örneğin bu kötü karakter büyük ve asil bir amaca hizmet ediyormuş gibi gösterilebilir ya da adaleti sağladığına inandırılabilir ve izleyiciyi de bu dünyanın içerisine çeker. Böylece karakterin kötü oluşu daha büyük bir sisteme hizmet etmeye başlar. Dünyayı değiştirecek nihai bir göreve. Böyle bir durum karşısında birey ahlakı yargılamayı daha esnek bir biçimde yapar ve bazı kısımları askıya alır.

Sonuç

Günümüze baktığımızda antagonistlerin (karşıt karakter) oldukça yüceltildiğini görüyoruz. Sadece onlar için yapılan posterler, delice paylaşılan editler, havalı kostümler… Hatta onlara özel çıkan filmler. Peki, bu neden bu halde?

Aslında cevabı bulmak çok zor değil. Kafamızı çevirip metinlere baktığımızda salt kötülük amaçlı yazılmış kötü karakterler azınlıktadır. Karakterlerin çoğuna bir geçmiş, bir amaç verilir. Bu geçmiş genellikle birçoğumuzun paylaştığı, kendinden izler bulabildiği, aynı duygularda buluşabildiği bir yerdir. Ailesi yok edilmiş karakter, haksızlığa uğramış karakter, sistemin dışa ittiği karakter, hiç sevilmemiş karakter… Her biri de bizden bir parçadır aslında. Benzerlikler ile bağ kuran beynimiz bu anıları hemen tanır ve bu kişiyi bilmeyi ister. Her ne kadar toplumun yasakladığı eylemlerde bulunsa da bu kişinin içindeki insanı yanı bulmayı amaçlar.

Dolayısıyla antagonistlere duyulan hayranlık, salt bir kötülük sempatisi değildir; bilinçdışında hazır bekleyen malzemenin bulunma arzusu, kurgunun koruyucu kalkanı ardında normları bir kenara bırakmak ve başka bir dünyayı güçlü bir biçimde deneyimleme isteğidir. Kişinin benliğinin karanlıkta kalan kısmının gizlendiği dünyayı… Bu da kötü karakterleri izlemeyi neden sevdiğimizin cevabıdır.

Kaynakça

  • Bandura, A. (2016). Moral disengagement: How people do harm and live with themselves. Worth Publishers.
  • Krause, R. J., & Rucker, D. D. (2020). Can bad be good? The attraction of a darker self. Psychological Science, 31(5), 518–530. doi.org
Ece Açıkgöz
Ece Açıkgöz
Merhaba, ben Ece Açıkgöz. Psikoloji bölümünden yüksek onur öğrencisi olarak mezun oldum. Eğitimim boyunca mesleki anlamda kendimi geliştirmeye önem vererek çeşitli alanlarda stajlar yaptım. Özellikle Bakırköy Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ndeki stajım bana çok şey kattı. Burada görmüş olduğum yaşamlar bana farklı pencereler açtı. Perspektifimi genişletti. Stajlarımın yanı sıra bir psikoloji dergisinde yazarlık yaparak edindiğim bilgileri diğer insanlar için de ilgi çekici ve ulaşılabilir hale getirmeye çabaladım. Burada da bunu yapmayı sürdürmeyi amaçlıyorum. Psikolojinin herkes için ulaşılabilir olması benim için çok değerli. Bu sebeple, özellikle herkesin kendinden bir parça bulabileceği kitap/dizi/film incelemeleri yapmayı faydalı buluyorum. Ancak psikolojiye tutkum uçsuz bucaksız… Bunu sizlere de aşılayabilmek ve yaşam yolculuğunuzda bir parça da olsa ışık tutabilmek dileğiyle.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar