“Ben İyiyim” Dediğimizde Gerçekten İyi Miyiz?
Gün içinde kaç kez hissettiğimiz bir duygunun üzerini kapatıyoruz? Üzüldüğümüzde “Şimdi bunun sırası değil.” diyerek hayatımıza devam ediyor, öfkelendiğimizde belli etmemeye çalışıyor, korktuğumuzda güçlü görünmek için kendimizi toparlıyor, kaygılandığımızda ise “Bunu düşünmeyeceğim.” diyerek zihnimizi susturmaya uğraşıyoruz. Bazen bunu o kadar otomatik yapıyoruz ki ne hissettiğimizi fark etmeye bile fırsat bulamıyoruz. Bir şey oluyor, içimizden bir duygu geçiyor ve biz hemen başka bir şeye yöneliyoruz. Çalışıyor, telefonumuza bakıyor, insanlarla konuşuyor, kendimizi meşgul ediyoruz. Çünkü bazen duygunun kendisiyle kalmak, onu hissetmekten daha zor geliyor. Böylece zamanla “hissetmemek” ile “iyi olmak” arasındaki farkı kendimize unutturmuş ve hissizleşmiş biri oluyoruz.
Peki Duygularımızı Neden Bastırıyoruz?
Duygularımızı bastırma eğilimimiz çoğu zaman bize oldukça tanıdık geliyor. Çünkü hepimiz hayatımızın bir döneminde bazı duyguların kabul edildiğini, bazılarının ise fazla bulunduğunu öğrenmiş olabiliriz. Çocukken ağladığımızda “Ağlama.”, korktuğumuzda “Korkacak ne var?” denildiğinde, zamanla yalnızca duygumuzu değil, o duyguyu gösterme hakkımızı da sorgulamaya başlayabiliyoruz. Büyüdükçe bu cümleleri kendi iç sesimiz söylemeye başlıyor. Bu kez karşımızda bizi susturan biri olmasına gerek kalmıyor. Biz kendimize: Güçlü olmalıyım, bunu kafaya takacak ne var, abartıyorum ya da böyle hissettiğimi kimse bilmemeli demeye başlıyoruz.
Üstelik duyguyu bastırmak her zaman bilinçli bir seçim de olmuyor. Bazen o kadar otomatikleşiyor ki üzgün olduğumuzu fark etmeden iyiyim diyoruz. Kırıldığımızı kabul etmek yerine hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Öfkemizin altında aslında incinmiş olduğumuzu görmeden yalnızca öfkenin kendisini problem olarak görüyoruz. Çünkü duyguyu hissetmek, onun bize anlattığı gerçekle de karşılaşmak anlamına gelebiliyor. Kızgınsak belki bir sınırımız ihlal edilmiştir, üzgünsek belki bir kaybı kabul etmemiz gerekiyordur, korkuyorsak belki kendimizi güvende hissetmiyoruzdur. Bazen duyguyu bastırmak, bütün bunlarla yüzleşmekten daha kolay geliyor.
Bastırdığımız Duygu Gerçekten Kayboluyor mu?
Tam burada önemli bir soruyla karşılaşıyoruz. Biz bu duyguyu yok saydığımızda gerçekten nereye gidiyor? Aslında duygu bir yere gitmiyor. Bastırmak, duygunun hiç yaşanmamış olması anlamına gelmiyor. Duygu hala orada, yalnızca biz onunla doğrudan temas etmekten kaçınıyoruz. Onu adlandırmıyor, anlamlandırmıyor, ifade etmiyor ve işlemiyoruz. Bir anlamda zihnimizdeki duyguya, sen burada yoksun diyoruz. Fakat duygusal sistemimiz bu kararı her zaman bizim kadar kolay kabul etmiyor. Çünkü duygularımızın ortaya çıkmasının bir nedeni var. Korku bizi korumaya, öfke sınırlarımızı fark etmeye, üzüntü yaşadığımız kaybı işlemeye, kaygı ise bizi olası tehditlere hazırlamaya çalışıyor. Biz duyguyu susturduğumuzda, onun taşıdığı mesaj da otomatik olarak ortadan kalkmıyor. Hatta bazen duyguyu ne kadar kontrol etmeye çalışırsak, zihnimiz o kadar onun etrafında dönmeye başlayabiliyor. Psikolojide bunu anlatmak için kullanılan en bilinen örneklerden biri Beyaz Ayı Etkisi. Kendimize “Beyaz ayıyı düşünme.” dediğimizde zihnimizin beyaz ayıyı düşünmediğinden emin olmak için onu sürekli kontrol etmemiz gerekiyor. Düşünüyor muyum, aklıma geldi mi, hala düşünüyor muyum derken aslında zihnimizde beyaz ayının varlığını sürekli canlı tutuyoruz. Duygularımızla ilişkimizde de buna benzer bir paradoks yaşayabiliyoruz. Üzülmeyeceğim, korkmayacağım, bunu kafama takmayacağım, sinirlenmeyeceğim dedikçe bir yandan tam olarak kaçmaya çalıştığımız şeyi kontrol etmeye devam ediyoruz. Böylece duygudan kurtulmaya çalışırken onunla zihinsel olarak daha fazla meşgul olabiliyoruz.
“Sen Yoksun” Diyoruz, O “Ben Buradayım” Diyor
Peki bastırdığımız duygular kendilerini nasıl hatırlatıyor? Genlde daha yoğun bir duygu olarak. Günlerce tuttuğumuz öfke, hiç beklemediğimiz küçük bir olayda çok büyük bir tepki olarak ortaya çıkabiliyor. Uzun süre “iyiyim” diyerek taşıdığımız bir üzüntü, yalnız kaldığımız bir akşamda yoğun bir ağlama ihtiyacıyla kendini gösterebiliyor. Sürekli kontrol etmeye çalıştığımız kaygı ise zihnimizin durmadan aynı ihtimalleri düşünmesi, bedenimizin sürekli tetikte olması veya gündelik hayatımızın önemli bir bölümünü endişeyle geçirmemiz şeklinde karşımıza çıkabiliyor.
Bazen de yaşadığımız duygusal yükü bedenimiz üzerinden fark ediyoruz. İşte burada psikosomatizasyon kavramı devreye giriyor. Psikosomatizasyon, psikolojik ve duygusal süreçlerin bedensel belirtilerle ilişkili olmasını ifade ediyor. Yoğun stres ve kaygı, kalp çarpıntısı, nefesin hızlanması, mide rahatsızlıkları, baş ağrıları, kas gerginliği ve çeşitli ağrılar gibi bedensel deneyimlerle birlikte görülebiliyor veya mevcut belirtileri artırabiliyor. Zihnimiz, bedenimiz ve duygularımız birbirinden tamamen bağımsız çalışmadığı için yaşadığımız psikolojik yük bedenimizde de karşılık bulabiliyor.
Bazen biz, ben kaygılı değilim derken bedenimiz hala alarm halinde olabiliyor. Sinirli değilim derken kaslarımızı sıkıyor, üzülmedim derken kendimizi sürekli meşgul ettiğimiz için farkında olamayabiliyoruz. Ardından bedensel bir belirti ortaya çıktığında da bu kez bana bir şey oluyor diye düşünüp daha fazla kaygılanabiliyoruz. Kaygı arttıkça bedensel belirtileri daha yoğun hissedebiliyor, belirtiler arttıkça daha fazla kaygılanabiliyoruz. Böylece zihin ve beden arasında birbirini besleyen bir döngü oluşmuş oluyor.
Peki Duygularımızı Bastırmak Yerine Ne Yapabiliriz?
Bilişsel Davranışçı Terapi açısından burada önemli olan, duygularımızı tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onları fark etmeyi, anlamlandırmayı ve onlarla daha işlevsel bir ilişki kurmayı öğrenmek. Bunun ilk adımı çoğu zaman düşündüğümüzden daha basit: Şu anda ne hissediyorum diye kendimize gerçekten sormak. Çünkü kötüyüm demekle kırgınım, hayal kırıklığına uğradım, kaygılıyım, öfkeliyim ya da korkuyorum diyebilmek arasında önemli bir fark var. Duyguyu isimlendirdiğimizde onu belirsiz ve kontrol edilemez bir şey olmaktan çıkarıp daha anlaşılabilir bir deneyime dönüştürüyoruz.
Sonrasında duygunun arkasındaki düşüncelere ve ihtiyaçlara bakabiliriz. Örneğin hissettiğimiz öfkenin altında aslında incinmişlik olabilir. Kaygımızın altında kontrolü kaybetme korkusu olabilir. Sürekli güçlü durma ihtiyacımızın altında “Zayıf görünürsem insanlar beni önemsemez.” gibi bir düşünce bulunabilir. Burada amacımız duyguyu yanlış ilan etmek değil, duyguyla birlikte ortaya çıkan düşünceleri fark etmek ve bunların ne kadar gerçekçi ve işlevsel olduğunu değerlendirmek. Çünkü duygularımız bize önemli bilgiler verebilir ama her duygunun söylediği her düşünce mutlaka doğru olmak zorunda değildir.
Bir başka önemli nokta da duyguyu kabul etmekle duygunun bizi yönetmesine izin vermenin aynı şey olmadığını hatırlamak. Öfkeli olabiliriz ve yine de karşımızdaki insanı kırmadan konuşmayı seçebiliriz. Korkuyor olabiliriz ve korkumuza rağmen küçük bir adım atabiliriz. Üzgün olabiliriz ve kendimizi hemen toparlamak zorunda kalmayabiliriz. Duygularımızın varlığı, davranışlarımızın tek belirleyicisi olmak zorunda değil. Asıl beceri belki de tam burada ortaya çıkıyor. Duyguyu fark etmek, ona alan açmak ve ardından nasıl davranacağımıza bizim karar verebilmemiz.
“Bunu Hissetmemeliyim” Yerine “Bunu Hissediyorum”
Belki de duygularımızla ilişkimizde değiştirebileceğimiz en temel cümle, bunu hissetmemeliyim yerine, bunu hissediyorum ve bununla ne yapabilirim diyebilmek. Çünkü duygularımız bizim düşmanımız değil. Onları susturmaya çalıştığımızda bazen daha yüksek sesle konuşabiliyorlar, zihnimizden kovmaya çalıştığımız düşünceler daha sık geri gelebiliyor, görmezden geldiğimiz ihtiyaçlar ise başka şekillerde kendilerini hatırlatabiliyor.
Belki mesele duygularımızı hiç yaşamamak değil. Belki mesele, onları bizi yönetmek zorunda kalmadan yaşayabilmeyi öğrenmek. Çünkü iyileşmek artık hiçbir şey hissetmiyorum diyebilmek değil, ne hissettiğimi biliyorum, ona bakabiliyorum, onu anlamaya çalışabiliyorum ve onunla ne yapacağıma ben karar verebiliyorum diyebilmektir.
Bu sefer bastırdığımız duyguların nereye gittiğini sormak yerine, onların yanına oturup ne anlatmaya çalıştıklarını dinlemeyi deneyebiliriz. Bazen ihtiyacımız olan şey duygularımızı susturmak değil, onların sesini duyabilecek kadar kendimize yaklaşmaktır.
