Hayatımız boyunca sayısız karar alırız ve her seçim, aslında başka bir ihtimalin de üzerini çizmek anlamına gelir. Bazen dalgın bir anımızda zihnimiz, seçmediğimiz o yollara doğru sürüklenir. Hiç gidilmeyen o şehirde yaşasaydık nasıl biri olurduk? Tercih etmediğimiz o mesleği seçseydik, başlamadan biten o ilişkiye şans verseydik hayatımız nasıl şekillenirdi? İnsan zihni sadece kaybettiklerinin değil, hiç sahip olmadıklarının da yasını tutabilmektedir. Peki, insan hiç yaşamadığı bir hayatı özler mi? Aslında hiç olmayan bir hayatın yasını tutuyor olabilir miyiz? Bu yazımda, zihnimizin derinliklerinde yarattığımız o alternatif dünyaları ve pişmanlık psikolojisini ele almaya çalışacağım.
Psikolojide Hazel Markus ve Paula Nurius’un öne sürdüğü “Olası Benlikler” (possible selves) kavramı tam olarak bu durumu açıklamaktadır. Bireyler sadece şu anki benliklerinden ibaret değildir; aynı zamanda gelecekte olabilecekleri, olmayı umdukları veya olmaktan korktukları alternatif benlikleri de zihinlerinde taşırlar. Seçimlerimizin ardından arkada bıraktığımız o diğer ihtimaller, zihnimizde birer paralel evren gibi yaşamaya devam eder. “Acaba?” sorusu bu alternatif benliklerin kapısını aralar. Kaçırılan bir fırsatın ya da alınmayan bir kararın ardından yaşanan o derin hayal kırıklığı, çoğu zaman gerçek bir kaybın yarattığı acıya eşdeğer bir yas süreci başlatabilmektedir. Ortada fiziksel bir kayıp olmasa da, zihnimizde inşa ettiğimiz o “olası” geleceğin kaybı, kişiyi melankolik bir duygu durumuna sürükleyebilmektedir.
Burada devreye giren en önemli dinamiklerden biri de pişmanlık psikolojisidir. Araştırmalar, insanların eyleme geçtikleri ve hata yaptıkları durumlar için duydukları pişmanlığın zamanla azaldığını; ancak eylemsizlikten kaynaklanan, yani yapmadıkları şeyler için duydukları pişmanlığın yıllar geçtikçe daha da büyüdüğünü göstermektedir. Seçilmeyen o yol, gerçek hayatın karmaşasından ve zorluklarından bağımsız, tamamen idealize edilmiş bir senaryo olarak kurgulanır. Olası zorluklar ve olumsuzluklar göz ardı edilirken, “Eğer o adımı atsaydım her şey mükemmel olurdu” yanılgısı kişinin peşini bırakmaz. İnsan zihni, yaşanmayan o alternatif hayatı genellikle kusursuzlaştırma eğilimindedir. Bu durum, bireyin mevcut hayatındaki güzellikleri fark etmesini ve anı yaşamasını engelleyen kalın bir bariyere dönüşebilmektedir.
Ancak bu duyguların sadece karamsar bir tablosu yoktur; aynı zamanda umuda ve yeniden şekillenmeye dair ipuçları da barındırmaktadır. Yasını tuttuğumuz o yaşanmamış hayatlar aslında içsel ihtiyaçlarımızın ve arzularımızın birer yansımasıdır. Seçilmeyen yola duyulan özlem, belki de mevcut hayatımızda eksikliğini hissettiğimiz bir tatmin duygusuna, aidiyete veya özgürlüğe işaret etmektedir. Bu bağlamda alternatif benliklerimiz, bize neyi arzuladığımızı ve hayatımızda neleri değiştirebileceğimizi gösteren değerli rehberler olarak işlev görebilmektedir. Yeter ki bu yası geçmişe dönük bir pranga olarak değil, geleceği inşa edecek bir pusula olarak kullanabilelim.
Toplumsal boyutta ele aldığımızda ise, günümüz modern dünyasının bireye dayattığı “sınırsız seçenek” yanılsaması bu yaşanmamışlık hissini daha da körüklemektedir. Geleneksel toplumlarda bireyin yolu büyük ölçüde önceden çizilmişken, günümüzde her şeyin bir tercih meselesi haline gelmesi beraberinde devasa bir seçememe anksiyetesi getirmektedir. Üstelik sosyal medyanın vitrininde sergilenen o pırıltılı ve kusursuz hayatlar, kişilerin sürekli olarak kendi yaşamlarını sorgulamasına ve “Acaba başka bir yerde, başka bir hayat yaşasaydım daha mı mutlu olurdum?” düşüncesine saplanmasına neden olabilmektedir. Sürekli bir şeyleri kaçırma korkusu (FOMO), toplumsal düzeyde bir tür kronik yetersizlik hissine ve yaşanmamış hayatlar yasına dönüşmektedir. Milyonlarca insan, kendi gerçeğini yaşamak yerine, başkalarının seçtiği o parlak ihtimallerin gölgesinde üşümektedir.
Sonuç olarak, hiç yaşamadığımız hayatların yasını tutmak, insan olmanın en karmaşık ve aynı zamanda en doğal hallerinden biridir. Zihin sadece yaşananları değil, yaşanma ihtimali olanları da hafızasında taşır ve zaman zaman o ihtimallerin kapısını çalar. Önemli olan, o alternatif benliklerin gölgesinde kaybolup bugünü kaçırmak yerine, onların bize fısıldadığı derin ihtiyaçları duymak ve mevcut gerçekliğimizi bu farkındalıkla yeniden inşa etmektir. Belki de o yaşanmayan hayatlar, bugünkü “biz”‘i daha anlamlı ve bilinçli kılmak için zihnimizin oynadığı buruk ama son derece öğretici bir oyundur.


