Denge: Başlamak, Bitirmek ve Arada Kalmak
Fizikte denge, bir cismin üzerine etki eden kuvvetlerin birbirini karşılamasıyla açıklanır. Bir cisim hareket hâlindeyken bile farklı yönlerden gelen kuvvetlerin bileşkesi sıfır olduğunda dengede kalabilir. İleri doğru hareket eden bir trenin içinde, trenin hızına eşit bir hızla ters yönde hareket ettiğimizi düşünelim. Tren ilerlemeye devam ederken yere göre yatay hızımız, ideal koşullarda sıfır olabilir. Aynı hareketin içinde hem ilerlemek hem de sabit kalmak mümkündür; çünkü hangi referans noktasından baktığımız sonucu değiştirir.
İnsan psikolojisinde de buna benzer bir durum vardır. Dışarıdan bakıldığında hayatımız ilerliyor olabilir; yeni kararlar alıyor, çalışıyor, ilişkiler kuruyor, hedefler belirliyor olabiliriz. Devam etmeye çalışıyoruzdur. Fakat içimizde bizi başka bir yöne çeken bir şey varsa, bütün bu hareketin içinde kendimizi hâlâ olduğumuz yerde hissedebiliriz. Bazen de dışarıdan hiçbir değişiklik görünmezken kişinin içinde önemli bir psikolojik dönüşüm gerçekleşebilir.
Bu nedenle psikolojik denge, hareketsizlikten çok daha farklı bir şeydir. Durmak, durmak anlamına; hareket, hareket anlamına gelmeyebilir. Duyguların hiç değişmemesi, hayatın hiçbir alanında zorlanmamak ya da her şeyi kontrol altında tutabilmek değildir. İnsan doğası gereği değişir; ihtiyaçları, ilişkileri, hedefleri ve kendisine verdiği anlam zaman içinde dönüşür. Denge de bütün bunlarla birlikte yeniden kurulur.
Belki de insanın asıl meselesi, hayatını kusursuz bir hâle getirmek değil; değişen koşulların içinde kendisiyle olan ilişkisini koruyabilmektir.
Başlamak, Bitirmek ve Sürdürememek
Bir şeyi başlatmak çoğu zaman onun en kolay kısmıdır. Yeni bir fikrin verdiği heyecan, yeni bir ilişkinin ihtimali ya da ulaşılmak istenen bir hedef, insanı harekete geçirmek için güçlü bir motivasyon yaratabilir. Henüz sonuçlarla karşılaşılmamıştır; ihtimaller geniştir ve her şey mümkün ve yeterli görünür.
Bitirmek de benzer bir kesinlik taşır. Bir ilişkiyi sonlandırmak, bir işi bırakmak ya da artık iyi gelmeyen bir şeyi geride bırakmak insana kontrol hissi verebilir. Tabii ki insan ilişkilerinde bağlanma ve bunu yansıtma şeklimiz, bitişlerde düpedüz bir kontrol hissi vermez. Bizler çoktan kontrolü hissetmiş ya da bitişe gelindiği için kontrol hissinden vazgeçmiş olabiliriz. Ancak başlangıçta ihtimaller, bitişte ise karar vardır. Denklemin önemli değişkeni karardır.
Asıl zor olan, ikisinin arasındaki uzun ve çoğu zaman görünmez süreçtir: sürdürmek.
Bir şey ilk günkü heyecanını kaybettiğinde, sonucu hemen görünmediğinde ya da kişinin motivasyonu düştüğünde devam edebilmek, başlangıçtan farklı bir psikolojik dayanıklılık gerektirir. Çünkü sürdürmek, sürekli aynı duyguyu hissetmek değil; duygu değişse bile yaptığımız şeyin bizim için hâlâ anlamlı olup olmadığını değerlendirebilmektir. Duygular anlar için olsa da anlam, durumlara bağlı olarak ortaya çıkar. Süreçler bu durumları oluşturarak bizlere anlamı verir.
Belki de bazı insanların başlama ve bitirme enerjisi yüksekken sürdürme enerjisi daha düşüktür. İlk adımın heyecanı ve sonlandırmanın kesinliği arasında kalan gündelik emek daha az görünür. Oysa yaşamın büyük bölümü tam olarak burada geçer: aynı işe yeniden dönmekte, matematik işleminde sağlama yapınca gelen tatminde, bir ilişki içinde birbirini yeniden anlamaya çalışmakta, bir hedef için sonuç alınmadan önce defalarca çaba göstermekte… Yolun sonu için, yolculuğun meşakkatinde vazgeçmemek belki de.
Psikolojide davranışın sürdürülmesinde yalnızca motivasyonun değil, kişinin kurduğu anlamın, beklentilerinin ve aldığı pekiştiricilerin de rolü vardır. Başlangıçta ödül yakınsa devam etmek daha kolay olabilir; sonuç uzaklaştıkça kişinin davranışı sürdürmesi zorlaşabilir. Bu yüzden bir şeyi istemek ile onu sürdürebilmek aynı psikolojik süreç değildir. İstemek, harekete geçmediğimiz sürece sadece hayal kurmak kapsamına girer.
Burada zamanla kurduğumuz ilişki de devreye girer.
Seneca, Yaşamın Kısalığı Üzerine eserinde şöyle söyler:
“Korktuğun şeylerde ölümlü gibi, arzuladığın şeylerde ölümsüz gibi davranıyorsun.”
Bu cümle, insanın zamanı algılama biçimindeki çelişkiye dokunuyor. Kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda zamanın sınırlı olduğunu hatırlıyoruz. Fakat arzuladığımız şeylere geldiğimizde, önümüzde sonsuz bir zaman varmış gibi davranabiliyoruz.
“Daha sonra yaparım.”
“Bir gün başlarım.”
“Sonra devam ederim.”
Böylece geleceği sanki bize ait, sınırsız bir alanmış gibi kullanıyoruz.
Oysa sürdürmek biraz da zamanın sınırlı olduğunu kabul etmekle ilgili. Her şeyin sonsuza kadar devam etmeyeceğini bilerek, bugün neyin gerçekten devam etmeye değer olduğunu seçebilmekle. Veda edebilmektir; çünkü veda edemediğimiz hikâye dengeyi bozar.
Bu seçim bizi ister istemez kendimize götürüyor. Çünkü neyi başlattığımızı, neden bıraktığımızı ve neden sürdüremediğimizi anlamak için önce kendimizle kurduğumuz ilişkiye bakmamız gerekiyor.
İnsanın Benliği
İnsan kendisini değiştirmek ister. Daha başarılı, daha güçlü, daha bilgili ya da daha özgüvenli olmak için kendisine yeni biçimler vermeye çalışır. Bunun içinde doğal bir gelişme isteği vardır. Fakat kişinin kendisini geliştirmesiyle kendisinden uzaklaşması arasındaki sınır her zaman kolay fark edilmez.
Jack London’ın Martin Eden romanı bu sınırı düşünmek için oldukça güçlü bir yerden bakar. Martin, olmak istediği kişiye ulaşabilmek için kendisini dönüştürür. Bilgisini geliştirir, dilini değiştirir, yaşam biçimini yeniden kurar ve ait olmak istediği dünyanın gerektirdiği kişiye dönüşmeye çalışır.
İlk bakışta bu, insanın kendisini gerçekleştirme hikâyesidir. Fakat bir noktadan sonra şu soru ortaya çıkar: İnsan kendisini gerçekleştirirken, gerçekleştirmeye çalıştığı kişinin gerçekten kendisi olup olmadığını nasıl anlayabilir?
Belki de insanın kendisinden yorulmasının bir nedeni burada saklıdır; çünkü aslında insan hep kendisidir ve bundan yorulur.
Nereye giderse gitsin kendisini yanında taşır. Çevresini değiştirebilir, başka insanlarla tanışabilir, yeni bir hayat kurabilir; fakat bütün bunların içine aynı zihni, aynı geçmişi ve kendisine dair oluşturduğu düşünceleri götürür. Her yere kendisiyle gittiği için aslında yer fark etmiyordur. Sadece gitmek, gitmektir.
Psikolojide benlik yalnızca kişinin kendisi hakkında sahip olduğu düşüncelerden ibaret değildir. Kişinin geçmiş deneyimleri, ilişkileri, değerleri ve kendisine verdiği anlamlar da benlik algısının oluşumunda rol oynar. Bu nedenle insanın kendisiyle kurduğu ilişki, dış dünyayla kurduğu ilişkilerden bağımsız değildir.
Kendimizle sürekli savaşırken kendimizi iyileştirmeye çalışmak da bu yüzden çelişkili bir hâle gelebilir. Bu çelişki bizi yaranın kaynağıyla savaştırır; bu da yarayı iyileştirmez.
Kendi korkumuzla savaşırken onu anlamaya fırsat bulamayabiliriz. Geçmişimizden nefret ederken onun üzerimizdeki etkisini göremeyebiliriz. Kendimizi sürekli düzeltmeye çalışırken hangi tarafımızın gerçekten değişmeye ihtiyacı olduğunu ayırt etmek zorlaşabilir.
Belki içsel denge, kendimizdeki her şeyi olduğu gibi bırakmak değildir. Değiştirmek istediğimiz yer ile yalnızca anlaşılmaya ihtiyaç duyan tarafımızı birbirinden ayırabilmektir.
Bu denge kurulamadığında, dış dünyayla kurduğumuz ilişkiler de bundan etkilenir. Ne istediğimizi, nerede duracağımızı ve başkalarına ne kadar yer açacağımızı belirlemekte zorlanabiliriz.
Herkese yetişmeye, her ihtimali değerlendirmeye ve her ortamda kendimize bir yer açmaya çalışırken kendi merkezimizden uzaklaşabiliriz. Dağınıklıkta aradığımızı bulamayız ve bir noktada her yerde olmak demek, hiçbir yerde olmamaktır. Güzel bir kaçma yoludur.
Belki sağlıklı ilişkilerin önemli bir tarafı da burada başlar: Bir başkasına yer açarken kendimiz için ayrılan alanı kaybetmemek. Sınırlar güvende hissettirir; bu yüzden sınırların olduğu sağlıklı bir ilişki, kendimiz için açtığımız alanı güzellikle kullanmaktır.
Hayatın Başlamasını Beklemek
Kendimizle kurduğumuz ilişki, hayatı nasıl yaşadığımızı da belirler. Ancak bir hocam, annemizin bize davranışlarının bizim hayata davranışlarımız olduğunu söyler. Bazen insanın kendisini değiştirme çabasının altında, bulunduğu hayatın henüz yeterince iyi olmadığı düşüncesi vardır.
Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmini düşündüğümde, filmin bende bıraktığı duygulardan biri tam olarak bu: Bir şeylerin olmasını, değişmesini ve hayatın biraz sonra başlayacak olmasını beklemek.
İnsan hayatında da benzer bir bekleme hâli var.
Üniversiteyi kazandığımızda hayatımızın başlayacağını düşünüyoruz. Mezun olduğumuzda, işe girdiğimizde, para kazandığımızda, âşık olduğumuzda, doğru insanı bulduğumuzda, taşındığımızda ya da kendimizi istediğimiz hâle getirdiğimizde…
Şimdiki zamanı çoğu zaman asıl hayatın öncesindeki bir hazırlık gibi görüyoruz.
Psikolojide geleceğe yönelik düşünmenin, insanın davranışlarını düzenleyen önemli bir işlevi vardır. Plan yapmak, hedef belirlemek ve geleceği hayal etmek bizi harekete geçirebilir. Fakat gelecek sürekli olarak bugünün önüne geçtiğinde, plan yapmak ile yaşamı ertelemek arasındaki sınır kaybolabilir.
Beklediğimiz şey gerçekleştiğinde de zihnimiz çoğu zaman çoktan başka bir hedef oluşturmuştur.
Böylece hayat sürekli bir sonraki aşamaya taşınır.
Mayıs Sıkıntısı bu yüzden bana hayatın yalnızca büyük olaylardan oluşmadığını düşündürüyor. Uzayan sessizlikler, sıradan konuşmalar, bekleyişler ve ilk bakışta hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen günler de yaşamın kendisi.
Belki sorun hayatın yeterince hızlı ilerlememesi değil; bizim hayatı yalnızca ilerlediği zaman değerli bulmamız.
Kendini geliştirmek ile bulunduğun anı sürekli yetersiz görmek arasında bir fark var. Geleceğe hazırlanmak ile bugünü yalnızca geleceğe ulaşmak için kullanmak da aynı şey değil.
Hayatın başlamasını beklemek, yaşadığımız zamanı sürekli geçici ilan etmek olabilir.
Oysa gelecek geldiğinde artık gelecek değildir. O da şimdi olur.
Bu nedenle hayatla kurulan denge, yalnızca ne kadar ilerlediğimizle değil, ilerlerken bulunduğumuz yerde ne kadar var olabildiğimizle de ilgilidir.
Denge Kurmak
Başlamak, bitirmek, sürdürmek; kendimizi değiştirmek, kendimizi kabul etmek; geleceği planlamak ve içinde bulunduğumuz zamanı yaşayabilmek… Bunların her biri aslında aynı sorunun farklı biçimleri olabilir:
Hayatın içinde kendimize nasıl bir yer açacağız?
Fizikte olduğu gibi psikolojide de denge, karşıtlıkların tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. İnsan aynı anda hem değişmek isteyebilir hem de olduğu hâliyle kabul edilmeye ihtiyaç duyabilir. Hem bir ilişkiye yakınlık arayabilir hem de kendi sınırlarını korumak isteyebilir. Hem geleceği düşünebilir hem de içinde bulunduğu ana dönmek zorunda kalabilir. İnsan isteyebilir; ancak isteklerinden korku duyup vazgeçebilir.
Sağlıklı olan, bu karşıtlıklardan yalnızca birini seçmek değil; ihtiyaçlara göre aralarındaki ilişkiyi yeniden düzenleyebilmektir. Sadece biri olmak zorunda değildir.
Bu yüzden psikolojik denge, her zaman sakin olmak ya da hiçbir şeyden etkilenmemek değildir. Duyguların değişmesine izin verirken davranışlarımızı bütünüyle onların yönetmesine bırakmamak; ilişkiler içinde yakınlık kurarken kendi sınırlarımızı korumak; geleceğe hazırlanırken bugünü yaşamayı unutmamak ve gerektiğinde bir şeyi bırakırken gerçekten neyi bıraktığımızı anlayabilmektir.
Belki de denge, hayatın bize sunduğu her şeyi aynı anda taşıyabilmek değil; neyi taşıyacağımıza karar verebilmektir.
Ve sonunda yine zamana dönüyoruz.
Çünkü bütün bu seçimlerin arkasında sınırlı bir zaman var. Başlamak için, bitirmek için, sürdürmek için; kendimizi tanımak, değiştirmek, ilişkiler kurmak ve hayatın başlamasını beklemeyi bırakmak için.
Seneca’nın cümlesi bu yüzden yazının başından beri anlatmaya çalıştığımız şeyin sonuna yeniden dokunuyor:
“Korktuğun şeylerde ölümlü gibi, arzuladığın şeylerde ölümsüz gibi davranıyorsun.”
Belki denge, zamanı durdurmakta değil; onun sınırlı olduğunu bilerek neye zaman verdiğimizi fark etmekte.
Çünkü sonunda hayat, başlamakla bitirmek arasındaki o uzun yerde yaşanıyor.
Ve belki insanın kendisiyle, başkalarıyla ve hayatla kurabileceği en gerçek denge, hangi şeyin gerçekten zamanımıza değdiğini anlayabilmekte yatıyor.
Çünkü en kıymetli şey zamandır.
Kaynakça
- Ceylan, N. B. (Yönetmen). (1999). Mayıs Sıkıntısı [Film]. NBC Film.
- London, J. (1909). Martin Eden. Macmillan.
- Seneca. (2019). Yaşamın kısalığı üzerine (Çev. …). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
