Neden Kendimizle Konuşuruz? İç Sesin Psikolojisi
Hepimizin gün içinde hiç durmadan konuştuğu biri vardır. Bizi eleştiren, cesaretlendiren, kararlarımızı sorgulayan, bazen de teselli eden bu kişi çoğu zaman kişinin kendisinden başkası değildir. Sabah uyanır uyanmaz “Bugün çok işim var.” diye düşünür, önemli bir toplantı öncesinde “Ya başarısız olursam?” diye kaygılanır, akşam olduğunda ise “Keşke bunu söylemeseydim.” diyerek günün muhasebesini yaparız. Dışarıdan bakıldığında sessiz görünen zihnimiz, aslında gün boyunca kesintisiz bir diyalog hâlindedir. Son olarak katıldığım bir etkinlikte dahi psikolog olduğumu öğrenen kameramanın “Benim kafamda benden ayrı konuşup duran biri var onu nasıl susturacağım?” diye sorması üzerine bu konu üzerinde düşündüm.
Kendi kendine konuşmak uzun yıllar boyunca tuhaf ya da olağan dışı bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Oysa psikoloji alanında yapılan araştırmalar bunun insan zihninin en doğal bilişsel süreçlerinden biri olduğunu göstermektedir. İç ses olarak adlandırılan bu zihinsel konuşma, yalnızca düşüncelerimizin dile dökülmüş hâli değildir; aynı zamanda kendimizi anlamlandırma, duygularımızı düzenleme ve çevremizde olup bitenleri yorumlama biçimimizdir.
Rus psikolog Lev Vygotsky, çocukların önce çevrelerindeki yetişkinlerle konuştuklarını, daha sonra bu konuşmaları içselleştirerek sessiz düşünmeye dönüştürdüklerini ileri sürmüştür. Küçük bir çocuğun oyun oynarken kendi kendine konuşması bu gelişim sürecinin doğal bir parçasıdır. Zamanla bu konuşmalar sesli olmaktan çıkar, ancak tamamen kaybolmaz. Yetişkinlikte zihnimizde sürmeye devam eder ve iç sesimizi oluşturur. Lacan’a göre ise birey, dünyaya geldikten sonra dilin, kültürün ve toplumsal kuralların içine doğar; yani kendisini şekillendiren sembolik düzenin bir parçası hâline gelir. Bu nedenle zihnimizde konuşan ses, her zaman tamamen bize ait değildir. İç sesimizin içinde ailemizden, öğretmenlerimizden, toplumun beklentilerinden ve kültürel normlardan izler bulunur.
İç ses yalnızca düşünmemizi sağlamaz; karar verme süreçlerimizde de önemli bir rol oynar. Gün içerisinde verdiğimiz birçok kararın öncesinde zihnimizde küçük tartışmalar yaşanır. Bir işi erteleyip ertelememek, bir arkadaşımıza nasıl cevap vereceğimiz ya da yeni bir başlangıç yapıp yapmayacağımız konusunda çoğu zaman kendimizle konuşuruz. Bu konuşmalar, beynimizin farklı olasılıkları değerlendirmesine ve davranışlarımızı planlamasına yardımcı olur.
Ancak iç ses her zaman destekleyici değildir. Pek çok insanın zihninde zaman zaman sert bir eleştirmen de konuşur. “Yeterince iyi değilsin.”, “Bunu yine başaramayacaksın.” ya da “Herkes senden daha başarılı.” gibi cümleler, özellikle kaygı ve düşük benlik saygısı yaşayan bireylerde daha sık görülebilir. İlginç olan ise bu sesin çoğu zaman gerçek bir değerlendirmeden çok, geçmiş deneyimlerimizin ve öğrenilmiş inançlarımızın bir yansıması olmasıdır. Çocuklukta sık eleştirilen bir birey, yetişkinlikte de aynı eleştirel dili kendi içinde sürdürmeye devam edebilir.
Bu durum, iç sesin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sosyal bir yönü olduğunu da gösterir. Zihnimizde konuşan ses tamamen bize ait değildir; ailemizden, öğretmenlerimizden, arkadaşlarımızdan ve içinde yetiştiğimiz kültürden izler taşır. Bazen kendimizi yargılarken kullandığımız ifadelerin yıllar önce bize söylenen cümlelere ne kadar benzediğini fark etmek mümkündür. İç sesimiz, yaşamımız boyunca karşılaştığımız insanların bıraktığı izlerin sessiz bir yansımasıdır.
Psikolojik açıdan sağlıklı bir iç ses, mükemmeliyetçi ya da acımasız olmak zorunda değildir. Aksine, bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin en önemli göstergelerinden biridir. Son yıllarda öz şefkat üzerine yapılan çalışmalar, insanların kendileriyle konuşma biçimlerinin ruh sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğunu göstermektedir. Yakın bir arkadaşımıza göstereceğimiz anlayışı kendimize göstermekte çoğu zaman zorlanırız. Oysa hata yapmak, yanılmak ya da zaman zaman başarısız hissetmek insan olmanın doğal bir parçasıdır.
İç Sesin Gelecek ve Geçmiş Arasında Yer Aldığı Köprü Görevi
İç sesin dikkat çekici özelliklerinden biri de yalnızca geçmişi değerlendirmekle kalmayıp geleceği de şekillendirmesidir. Önemli bir sınavdan önce zihnimizde yaptığımız prova, bir konuşma öncesinde söyleyeceklerimizi tekrar etmemiz ya da olası senaryoları düşünmemiz, beynimizin geleceğe hazırlanma biçimidir. Bu yönüyle iç konuşma, yalnızca düşünsel bir süreç değil; aynı zamanda planlama ve problem çözmenin de temel araçlarından biridir.
Elbette iç sesin yoğunluğu her insanda aynı değildir. Bazı bireyler düşüncelerini sözcükler aracılığıyla deneyimlerken, bazıları daha çok görseller, imgeler ya da duygular üzerinden düşünür. Bununla birlikte çoğumuz için iç ses, günlük yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Sessiz gibi görünen zihnimiz aslında yaşamımız boyunca devam eden görünmez bir sohbetin içindedir.
Belki de önemli olan, iç sesimizi tamamen susturmaya çalışmak değildir. Asıl önemli olan, onunla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Sürekli yargılayan, korkutan ve değersizleştiren bir iç ses yerine; anlayan, yön gösteren ve gerektiğinde hata yapmaya izin veren bir ses geliştirebilmek psikolojik iyi oluşun önemli bileşenlerinden biridir.
Sonuç olarak insan, yalnızca çevresiyle konuşan bir varlık değildir; aynı zamanda kendi zihniyle de sürekli iletişim hâlindedir. İç sesimiz bazen geçmişimizi yorumlar, bazen geleceğimizi planlar, bazen de yalnızca günün yorgunluğunu bizimle paylaşır. Belki de kendimizi en iyi tanıtan cümleler, başkalarına söylediklerimiz değil; kimsenin duymadığı o sessiz konuşmalardır. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu diyalog, dünyayla kurduğu ilişkinin de en derin yansımalarından biridir.

