Bazı alışkanlıklar çocuk yaşta kazanılır. Mesela yazmak gibi. Ben kendimi bildim bileli derdimi yazarak anlatırım; sesimin yetmediği yerde kalemimi kullanırım. Bazen yazdıklarım yerine ulaşır, bazen buruşturulup çöpe gider ama ben yine de yazarım. Tıpkı yazmak gibi, çocukluğumdan taşıdığım yanlarım da var. Hâlâ çocuk Eylül gibi sever; sevgimi düşünmekle, paylaşmakla, birinin karnını doyurmakla, yanında olmakla gösteririm. Ama çocukluğumdan yalnızca güzel alışkanlıklar getirmedim. Kaygılarım, fedakârlığım, kendimden verdiğim ödünler ve “aman kimse üzülmesin” diye gözünün yaşını gizlice silen küçük Eylül de benimle büyüdü.
Bundan birkaç yıl öncesine kadar içimdeki o küçük kız beni rahatsız etmiyordu. Çünkü biliyordum ki beni, belki benden bile fazla, koşulsuz seven biri vardı başımda: anneannem.
Onu kaybedeli dört yıl oluyor. Dört yılın ardından anlıyorum ki insan büyük bir kayıp yaşadığında hayatından çıkan yalnızca sevdiği kişi olmuyor. O kişinin yanında olduğumuz hâlimiz, onun gözlerinden kendimize bakışımız ve bize hissettirdikleri de yer değiştiriyor. Bazıları içimizde kalıyor, bazılarıysa yokluklarıyla kendilerini belli ediyor.
Bütün ailemi severdim ama anneannemin bendeki yeri başkaydı. Daha ufacık yaşımda sorulan “Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” sorusuna tereddüt etmeden “Anneannemi” diyecek kadar…
Hayat onun gözlerinden bakınca daha güzel bir yere benziyordu. Sofrada dizinde oturup bana verdiği küçük lokmaların tadı, camdan geldiğimi gördüğünde seslenişi, topladığım çiçekleri dünyanın en kıymetli buketiymiş gibi koklayışı… Bakkal sınırsızdı, kurallar esnekti; dünyanın bütün sınırlarının ortadan kalkması için Emine Hanım’ın biricik torunu olmak yeterdi.
Evin her yeri fotoğraflarımla doluydu. Bir yaz dönüşü kilometrelerce yol aldıktan sonra “Eylül’ün fotoğrafı evde kaldı, karanlıktan korkar” diyerek geri dönüp fotoğrafımı alan bir kadından söz ediyorum. Ben orada bile değildim; yalnızca fotoğrafım vardı. Ama onun dünyasında fotoğrafımdaki hâlimin bile karanlıkta yalnız kalmasına gönlü razı değildi.
Beni gözünden sakınırdı. Belki bu yüzden onun anlattığı masallara kötü sonlar pek uğramazdı. Kırmızı Başlıklı Kız’ın kurdu, anneannesiyle kızın bahçesini korurdu. Pamuk Prenses cücelerin evini güzelleştirip babasının evine dönerdi. Hansel ile Gretel ise çikolata kaplı evde neşe içinde yaşamaya devam ederdi. Çocuk aklımla dünyanın hikâyelerinin sonunda bir yolunu bulup düzeleceğine inanırdım. Çünkü anneannemin anlattığı dünyada kimse kaybolmazdı.
Dedemin tabiriyle onun “çantasıydım”; koluna takar, her yere benimle giderdi. İnsanların peşindeki bir çocuğu yorucu bulabileceği yaşlarda benim peşinden ayrılmamam onun için külfet değil, mutluluktu.
İnsanları da böyle severdi. Kimse onun sofrasından aç kalkmaz, evinden mutsuz çıkmazdı. Tanıdığı tanımadığı insanlarla lokmasını paylaşır, birinin derdini dinler, bir yabancının mutluluğuyla bile neşelenebilirdi. Hayatı severdi; denizi, yeni yerleri, kalabalık sofraları, şakalaşmayı… Bütün bunları ciddi hastalıklarla geçen bir hayatın içinde yapardı. Karlı havaları çok severdi ama ağrıyan bacakları aşağı inmesine izin vermediğinde ona avuçlarımın arasında taşıyabileceğim küçücük bir kardan adam getirirdim. Çocuk gibi sevinirdi.
İnsan bazen düşünmeden edemiyor: Bir insan hiç “ah” demez mi?
O demezdi.
Hayatında büyük acılar yaşamış, sevdiği pek çok insanı toprağa vermişti ama kendi acısını göstermek konusunda ketumdu. Gözlerinin dolduğunu bazen yemek yaparken yakalardım. Telaşla yanına gittiğimde yaptığı yemekten bir lokma uzatır, “Yok yavrum, ben üzülür müyüm?” derdi. Çok üzülürdü aslında. Sadece kendi üzüntüsünü başkasının omzuna bırakmayı bilmezdi.
Çocukluğumun fonunda onun sesiyle eşlik ettiği Müzeyyen Senar’lar, Zeki Müren’ler vardı. O zamanlar evimizin tanıdık melodileriydiler. Ta ki anneannemden sonra bir gün Zeki Müren benim için de “Elbet bir gün buluşacağız” diyene kadar.
Yaşım büyüdükçe onu anlamaya başladım. Hastalıkları ilerliyor, yüzü gülse de gözlerinin içinden acısı görünüyordu. Çaresizce ellerimi dizlerine koyar, içimden Allah’a onun acısını alıp bana vermesi için dua ederdim. Zamanla o yalnızca anneannem değil, en yakın arkadaşlarımdan biri oldu. Tatlı tatlı dedikodu yapar, sonunda onun değişmez cümlesine varırdık: “Boş ver kızım, herkes yerinde mutlu olsun.” Günün sonunda yanına gidip dizine yatmak en güvenli yerimdi. Başımı oraya koyduğumda gün boyunca taşıdığım her şey sanki uçup giderdi.
Son yıllarında hastaneler ikinci evimiz olmuştu. Her yatışında yanında kalmak isterdim. Sanki gözünün içine yeterince uzun bakarsam, elini hiç bırakmazsam, onun yıllarca bana verdiği canın birazını geri verebilirmişim gibi hissederdim.
Ama hayat, onun yıllarca beni sakındığı mutsuz sonların ta kendisiydi.
Anneannem beni hayattaki bütün mutsuz sonlardan korumuştu. Ama onun ölümü, beni koruyamadığı ilk mutsuz son oldu.
Bir ağustos günü entübe edildiğini öğrendim. Benim için öylesine güçlüydü ki ölümü bile yenebileceğini düşündüm. Hiç bilmediğim bir şehrin, hiç bilmediğim bir hastanesinin yoğun bakım koridorunda on altı gün kapısında bekledim. Sonunda kaçınılmaz haber geldiğinde yıkılacağımı, dizlerimin üzerinden kalkamayacağımı, günlerce eve kapanacağımı sanıyordum.
Ama beklediğim gibi olmadı. O sıcak ağustos gününde yalnızca üşüdüğümü hatırlıyorum. Etrafım insanlarla doluyken kendimi yapayalnız hissettiğimi, söyleyecek hiçbir şey bulamadığımı, sanki olup bitenler bana değil de uzakta bir başkasına oluyormuş gibi sessizce durduğumu… İçimde kopmasını beklediğim fırtınanın yerini tuhaf bir sessizlik almıştı. Sanki zihnim, henüz taşıyamayacağı bir acının karşısında bütün sesleri bir süreliğine kısmıştı.
Ağlayamadım bile. Yasımı yaşamak bir yana, insanlara yük olmaktan korktum. Herkes üzgündü; bir de benim üzüntümle uğraşmasınlar istedim. Ağlayacaksam yalnız kalmayı bekliyor, biri benim için endişelendiğinde toparlanıyordum.
Bu benim için yabancı bir duyguydu: yük olmak.
Çünkü birkaç gün öncesine kadar dünyada bir insan vardı; başımı dizine koyduğumda ne kadar ağır olduğumu hiç düşünmediğim.
Anneannem beni başına öyle bir taç etmiş, öyle koşulsuz sevmişti ki bir insanın hayatında “fazla” olabileceğim ihtimali aklıma gelmemişti. Onun yanında ilgi istediğimde şımarık, üzüldüğümde yorucu, sevgi beklediğimde muhtaç değildim. Ben yalnızca torunuydum. Sevgiyi hak etmek için başarılı olmam, güçlü durmam ya da bir şey vermem gerekmiyordu.
Sanırım yasın bana yıllar sonra öğrettiği en sarsıcı şeylerden biri şu oldu: İnsan bazen yalnızca bir insanı kaybetmiyor. Onun yanında olduğu kişiyi de kaybediyor.
Ben anneannemi kaybettiğimde yalnızca sesini, kokusunu ya da camdan beni gördüğünde seslenişini kaybetmedim. Onun gözlerinden baktığım Eylül’ü de kaybettim. Birinin gözünde bu kadar kıymetli olmanın verdiği o tuhaf dokunulmazlığı; hiçbir şey başarmadan, karşılığında bir şey vermeden sevilebilmenin rahatlığını da onunla birlikte uğurladım.
Çünkü ilişkiler bize yalnızca karşımızdaki insan hakkında bir şey öğretmez; zamanla kendimiz hakkında da bazı inançlar kurdurur. Çocuklukta kurduğumuz güvenli ilişkilerde biri bize her gün “Sen değerlisin” demese bile bunu davranışlarından öğreniriz. Üzüldüğümüzde yanımızda kalan biri duygularımızın taşınabilir olduğunu, hiçbir şey yapmadığımız hâlde bizi seven biri ise sevginin her zaman kazanılması gereken bir ödül olmadığını öğretir.
Bağlanma kuramının “güvenli üs” olarak tarif ettiği şey belki de günlük hayatta böyle görünür: Dünya keşfedilecek kadar güvenli gelir, çünkü gerektiğinde dönebileceğimiz bir yer olduğunu biliriz. Çocuk büyür, o dizden kalkar, kendi hayatına gider; fakat güvenli bir ilişkinin bıraktığı his zamanla içselleşir. İçimizde sessiz bazı cümleler oluşur: Sevilebilir biriyim. Üzüldüğümde biri yanımda kalabilir. Bir şey vermesem de sevilebilirim. Varlığım bir başkasına yük olmak zorunda değil.
Benim bu cümlelerimin üzerinde anneannemin parmak izi vardı.
Sonra hayat devam etti. Sabah oluyor, telefonlar çalıyor, doğum günleri geliyor, yeni insanlar hayatımıza giriyor. Bir süre sonra yeniden kahkaha bile atıyorsunuz. Dışarıdan bakıldığında hayat eski ritmine dönüyor. Fakat insanın içinde bazı şeyler sessizce yer değiştiriyor.
Ben bunu hemen anlamadım. Küçük Eylül’ün sevme biçimleri benimle yaşamaya devam etti; sevdiklerimi düşündüm, yanlarında oldum, yemek yaptım, yazdım. Fakat zamanla sevgimin içine başka bir şeyin karışabildiğini fark ettim: kaybetme korkusu. Bazen bir insan üzülmesin diye kendi üzüntümü ertelediğimi, kimi zaman haklı olmaktan çok karşımdakini kaybetmemeye çalıştığımı gördüm.
İnsan kendinden verdiği küçük parçaları ilk başta fark etmiyor. Çünkü dışarıdan bakıldığında bunun adı çoğu zaman fedakârlık oluyor. Oysa sevgiyle kendinden vazgeçmek arasında ince bir sınır var. Sevdiğin insanın tabağına son lokmayı koymakla kendi tabağını sürekli boş bırakmak aynı şey değil.
Belki büyümek biraz da bunu ayırt etmeyi öğrenmek.
Anneannemin sevgisini düşündüğümde fark ettiğim en önemli şeylerden biri şu: O beni çok sevdi ama benden bunun karşılığını istemedi. Fotoğrafımı almak için kilometrelerce geri döndüğünde benim daha iyi bir torun olmam gerekmiyordu. Peşinden ayrılmadığımda beni taşımasının bir faturası yoktu. Sevgisinin hesabını tutmadı.
Ben ise hayatımın bazı dönemlerinde farkında olmadan tutmaya başladım: Daha çok verirsem daha çok sevilirim, daha az ihtiyaç duyarsam kimseyi yormam, daha güçlü görünürsem kimse gitmez…
Ve belki en önemlisi: Kimse beni yük olarak görmesin.
Oysa ben bir zamanlar birinin koluna taktığı “çantasıydım”. Peşinden her yere giden, konuşan, isteyen, yorulan, kucağa alınmayı bekleyen bir çocuktum ve bütün bunlara rağmen sevildiğimden bir saniye bile şüphe etmedim.
Belki de anneannemin ardından tuttuğum yasın en görünmeyen kısmı buydu: Onu özlemek kadar, onun yanında olduğum kişiyi özlemek. Birinin sevgisinin içinde rahatça yer kaplayabildiğim hâlimi.
Uzun yıllar yasın, kaybettiğimiz insanla vedalaşmayı öğrenmek olduğunu düşündüm. Oysa çağdaş yas yaklaşımlarının işaret ettiği gibi, sağlıklı yas her zaman bağı koparmak anlamına gelmiyor. Bazen ilişki sona ermiyor; yalnızca biçim değiştiriyor. Kaybettiğimiz kişinin fiziksel varlığına ulaşamasak da sesi, değerleri ve bize bakışı iç dünyamızda yaşamaya devam edebiliyor.
Artık onu telefonda arayamıyorum. Dizlerine yatamıyorum. Kapısını çalamıyorum. Ama yıllarca bana nasıl baktığı içimde bir yerde duruyor.
Belki yasın ilerleyen yıllarında yapılması gereken şeylerden biri de o bakışı kendimize çevirmeyi öğrenmek. Kendime acımasız davrandığımda anneannem bana böyle davranır mıydı? Bir hata yaptığımda beni sevgisinden çıkarır mıydı? Yorulduğumda “Yine mi?” der miydi? Bir gün hiçbir şey başaramasam, kimseyi memnun etmesem yine de sofrasında bana bir yer açar mıydı?
Cevabını biliyorum.
Onu kaybetmenin üzerinden yıllar geçtikçe yasımın anlamı da değişiyor. Önceleri tek istediğim geri gelmesiydi. Sonra onu unutmaktan korktum; sesini, kokusunu, ellerini, yüzünün ayrıntılarını kaybetmekten. Şimdiyse korkum başka: onun sevgisinin içinde kim olduğumu unutmaktan.
Çünkü insan bazen kaybettiği kişinin ardından onun bize gösterdiği şefkati kendisine göstermeyi öğrenmek zorunda kalıyor.
Ben hâlâ sevgimi çocuk Eylül gibi gösteriyorum. Hâlâ sevdiğim insanların karnını doyurmayı, onları düşünmeyi, yanlarında olmayı seviyorum. Hâlâ söyleyemediğim yerde yazıyorum. Ama artık o küçük kızın başka bir şeyi de öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum: Sevilmek için sürekli bir şey vermek zorunda olmadığını. Üzüldüğünde gözyaşını gizlice silmek zorunda olmadığını. Birinin hayatında yer kaplamanın yük olmak anlamına gelmediğini.
Belki de anneannemin bana bıraktığı en büyük miras, bütün bunları bana yeniden öğretebilecek kişinin artık kendim olduğunu anlamak.
Çocukken benim için bütün masalların sonunu değiştirdi. Kırmızı Başlıklı Kız’ı kurttan, Pamuk Prenses’i cadıdan, beni de dünyanın bütün mutsuz sonlarından korumaya çalıştı.
Bir tek kendi hikâyesinin sonunu değiştiremedi.
Yıllarca bunu onun bana bıraktığı en büyük acı sandım. Şimdi ise başka türlü düşünüyorum. Çocukken onun sevgisi dünyanın bütün mutsuz sonlarını benden uzak tutabilecek kadar güçlü gelirdi. Büyüdükçe anladım ki sevgi her acının önüne geçemiyor; bazen en çok sevdiğimiz insanları bile kaybediyoruz. Ama bazı sevgiler bizi acıdan koruyamasa da o acıyla yaşamayı öğrenirken içimizde sığınabileceğimiz bir yer bırakıyor.
Ve eğer bugün kendimi sevilmeye layık görmek için hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımı yeniden öğrenebilirsem; ağladığımda kendimi susturmaz, yorulduğumda kendimi yük saymaz, sevdiğim insanları kaybetmemek uğruna kendimi kaybetmezsem…
Belki o masallar hâlâ mutlu bitiyordur.
Sadece artık sonlarını anneannem değil, ben yazıyorum.
Bu yazıyı buraya kadar okuyan ve sevilmek için daha başarılı, daha güçlü, daha sessiz, daha kolay ya da daha az “yük” olması gerektiğini düşünen biri varsa, ona da Emine Hanım’dan bana kalan küçük bir anneanne nasihati bırakmak isterim: Sevgi, hak kazanmak için kendinizden eksilmeniz gereken bir ödül değildir. Bazen yalnızca olduğunuz hâlinizle birinin sofrasında yeriniz vardır. Olur da bunu unutursanız, bir zamanlar nasıl sevildiğinizi hatırlayın. Hiç öyle sevilmediğinizi düşünüyorsanız da belki kendinize öyle bakmayı ilk öğrenen siz olursunuz.
Vefatının dördüncü yılında; bana sevgiyi, şefkati, hayatın küçücük anlarından mutlu olmayı ve belki de en önemlisi, bir insanın yalnızca var olduğu için ne kadar çok sevilebileceğini öğreten; beni ben yapan sayısız parçanın üzerinde izi bulunan anneannem Emine Çağlayan’ın anısına…
Ve bizi biz yapan, artık yanımızda olmasalar da içimizde yaşamaya devam eden tüm sevdiklerimize.
Elbet bir gün buluşacağız…
