Son zamanlarda sosyal medyada hepimizin diline dolanan bir video var: “Wilson, lo siento!”. Kimimiz o sahneyi hüzünle izledi, kimimiz gülerek… Hatta belki de ilk izlediğimizde üzüldük, sonra güldük; ya da tam tersi. Aynı görüntü, farklı duygular. İşte ayrılığın psikolojisi de tam olarak böyle bir şeydir. Ayrılık; hüzün, huzur, özgürlük ve kaygı gibi farklı duygular çağrıştırabilir. Bu durum, ayrılığın bağlama ve kişisel deneyime göre değiştiğini gösterir. Psikoloji literatüründe ayrılık üç temel çerçevede ele alınır:
- Bir bağlanma bağının çözülmesi
- Bir kayıp deneyimi
- Bir kimliğin yeniden yapılanması süreci
1. Bir Bağlanma Bağının Çözülmesi
Burada aklımıza ilk gelen isim John Bowlby (1969)’dir. Bowlby’ye göre ayrılık, bağlanma figürüne erişimin kaybı nedeniyle bağlanma sisteminin aktive olmasıdır. Yani mesele yalnızca “ilişkinin bitmesi” değildir; zihnin ve bedenin alarm sisteminin devreye girmesidir. Ayrılık durumunda bireylerde protesto, öfke, yoğun arama davranışı ve ardından umutsuzluk görülebilir. Bağlanma sistemi, kaybedilen bağı yeniden kurmaya çalışır.
Şimdi son ayrılık hissini yaşadığınız deneyimi düşünmenizi istiyorum. Bağlandığınız bir arkadaşınızdan, sevgilinizden belki de bir nesneden bile ayrılırken bu hissi yaşamış olabilirsiniz. Sonrasında ne olduğunu düşünmenizi istiyorum. O his geldiğinde ne yaptığınızı düşünün: hemen başka bir bağlanacak kişi ya da nesne mi aradınız? Günlerce hüzünlenip kendinize mi çekildiniz? Öfke duyup bu öfkeyle mi hareket ettiniz? Bir daha böyle bir ilişki kuramam diyip umutsuzluğa mı kapıldınız? Yoksa her kötünün arkasından bir iyi mutlaka gelir diyerek kendinizi sakinleştirdiniz mi? Tepkileriniz aslında sizin bağlanma stilinize dair önemli ipuçları verir. Eksik kalan çocukluk deneyimlerine bağlı olarak bağlanma farklı biçimlerde gelişebilir.
Bağlanma stilleri:
- Güvenli Bağlanma
- Kaygılı / Saplantılı Bağlanma
- Kaçıngan Bağlanma
- Dağınık / Korkulu Bağlanma
Hangi tepkiler hangi stili gösterir:
- Eğer ayrılıktan sonra sürekli mesaj atma isteği duyuyor, geri döner mi diye tekrar tekrar kontrol ediyor ve onsuz kalma fikrine yoğun kaygıyla yaklaşıyorsanız bu daha çok kaygılı/saplantılı bağlanmaya işaret edebilir.
- Eğer “Zaten kimseye ihtiyaç duymam” diyerek duygularınızı bastırıyor, hızlıca uzaklaşıyor ya da hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsanız bu kaçıngan bağlanmanın bir yansıması olabilir.
- Eğer bir yanınız yakınlık isterken diğer yanınız korkuyor, hem geri dönmesini isteyip hem de yaklaşınca kaçıyorsanız bu dağınık/korkulu bağlanmanın izlerini taşıyabilir.
- Eğer ayrılık acı verse bile zamanla duygularınızı düzenleyebiliyor, hem kaybı kabul edip hem de hayatınıza devam edebiliyorsanız bu güvenli bağlanmaya işaret eder.
- Bağlanma stilleri bir “kişilik kusuru” değildir. Bunlar çoğu zaman çocuklukta gelişen ve bireyi duygusal olarak korumaya çalışan örüntülerdir. Ve en önemli kısmı şudur: fark edilen her örüntü zamanla dönüşebilir.
2. Bir Kayıp Deneyimi (Yas Süreci)
Ayrılık aynı zamanda bir yas sürecidir. Bu noktada Elisabeth Kübler-Ross (1969)’un tanımladığı evreler hatırlanır: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Romantik ayrılıklar, yaşayan birinin kaybı olduğu için yas daha karmaşık yaşanabilir. Çünkü umut tamamen ölmemiştir. İlk aşamada inkâr görülebilir: “Kabul edemiyorum, gerçekten bitti mi?” düşüncesi ortaya çıkabilir. Sonra öfke gelebilir: kişi karşı tarafa, kendisine veya yaşananlara karşı yoğun bir kızgınlık hissedebilir. Pazarlık evresinde zihin bağı geri getirmeye çalışır: “Şöyle davransaydım ayrılmazdık.” Depresyon evresinde kaybın gerçekliği daha yoğun hissedilir. Kişi içine çekilebilir, boşluk ve umutsuzluk yaşayabilir. Kabullenme ise hiçbir şey hissetmemek değildir; yaşanan kaybın gerçekliğini kabul edip duyguyla birlikte yaşamayı öğrenme sürecidir.
3. Bir Kimliğin Yeniden Yapılanması
İlişkiler yalnızca iki kişi arasında yaşanmaz; zamanla benliğin bir parçası haline gelir. Bilişsel-davranışçı yaklaşıma göre ayrılığın yarattığı duygusal yoğunluk, olayın kendisinden çok kişinin bu olayı nasıl anlamlandırdığıyla ilgilidir. “Ben yeterli değildim.” “Bir daha kimse beni sevmez.” Bu tür bilişsel çarpıtmalar, ayrılığı bir kayıptan çok bir benlik krizine dönüştürebilir. Bu bağlamda Aaron T. Beck (1976), duyguların bilişsel yorumlarla şekillendiğini vurgular. Aslında ayrılık sonrası yaşanan yoğun arama isteği, sosyal medyada sürekli kontrol etme hali ya da “bu gerçek olamaz” düşüncesi bir zayıflık göstergesi değildir; bağlanma sisteminin doğal bir tepkisidir. Ağlamak, öfkelenmek, özlemek… bunların hepsi normaldir. Bu noktada şu ifade anlam kazanır: “Anormal bir duruma gösterilen anormal bir tepki, normal bir davranıştır.”
Sonuç
Peki ayrılık psikolojisi ne ister? Anlaşılmak, duyulmak, dinlenmek ister. Acıdan kaçmayı değil acıyla barışmayı ister, kısacası kabullenilmek ister. Kendine iyi gelmeni ister, sevmeyi başkasından aramak değil kendi kendini sevebilmeni ister. Özüne şefkat duymanı ve kendinden kopmamanı ister. Ve belki de en çok şunu ister: Giderken eksilen değil, kalanla yeniden kurulan biri olmanı. Lo siento… Çünkü bazen vedalar başkasına değil, kendine geri dönmenin en dürüst halidir.


