Aile, insanın ilişkilere dair ilk deneyimlerini edindiği yerdir. Çocuk, sevgiyi, güveni, öfkeyi, yakınlığı, sınırları, sadakati, terk edilmeyi ve affetmeyi öncelikle ailesinde tanır. Ancak bu öğrenme her zaman açık cümlelerle gerçekleşmez. Çocuk, bazen anne ve babasının tartışmalarından, bazen evdeki uzun sessizliklerden, bazen gece yarısı yaşanan krizlerden, bazen alkolün değiştirdiği davranışlardan ve bazen de hiç konuşulmayan fakat evin içinde sürekli hissedilen kırgınlıklardan öğrenir.
Çocuklukta yaşanan her güçlük klinik anlamda travma değildir. Bununla birlikte, kronik çatışma, duygusal ihmal, güvensizlik, tutarsız bakım, bağımlılık, şiddet veya sürekli tehdit altında hissetme gibi deneyimler, çocuğun güven duygusunu, ilişki kurma biçimini ve duygularını düzenleme kapasitesini uzun süre etkileyebilir. Bu nedenle ailede yaşanan zorlayıcı deneyimler yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Bazı kişilerde yetişkinlikte kurulan ilişkilerde, öfke kontrolünde, uyku düzeninde, madde kullanımında, sınır koyma güçlüğünde ve kendine zarar veren davranış örüntülerinde yaşamaya devam edebilir.
Çocuk büyür; fakat aileden kalan bazı duygusal yükler de onunla birlikte büyüyebilir.
Kendini Sabote Etmek Ne Demektir?
Kendini sabote etme, kişinin bilinçli hedefleriyle çelişmesine rağmen uzun vadede kendisine zarar veren davranışları tekrar etmesi olarak tanımlanabilir. Kişi sağlıklı bir ilişki istediğini söylerken sürekli ulaşılmaz insanlara yönelebilir. Dinlenmeye ihtiyaç duyduğu halde uyumayabilir. Kendisine iyi gelmediğini bildiği halde alkol kullanmaya devam edebilir. Değer görmediği ilişkilerde sürekli kendisini açıklayabilir. Başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak uğruna kendi bedenini, zamanını ve huzurunu ihmal edebilir.
Bu davranışlar her zaman bilinçli seçimler değildir. Çoğu zaman kısa vadede kaygıyı azaltan, yalnızlık hissini bastıran veya terk edilme korkusunu yatıştıran baş etme yöntemleridir. Çocuklukta işe yarayan bir davranış, yetişkinlikte kişinin yaşamını zorlaştırabilir. Örneğin aile içindeki gerilimi azaltmak için sessiz kalmayı, herkesi memnun etmeyi veya “iyi çocuk” olmayı öğrenen biri, yetişkinlikte de çatışmadan kaçınabilir. Kendi ihtiyaçlarını dile getirmek yerine uzun süre sabredebilir. Fakat bastırılan ihtiyaçlar ortadan kalkmaz; zamanla yoğun öfkeye, tükenmişliğe veya ani kopuşlara dönüşebilir.
Çocuk Ailede Yaşananların Yalnızca Tanığı Değildir
Bir çocuk, anne ve babasının ilişkisindeki çatışmayı yalnızca izlemez. Zaman içinde bu ilişkideki davranış biçimlerinin bazılarını içselleştirebilir. Evde bir ebeveyn sürekli konuşmak, açıklamak, yakınlık kurmak ve anlaşılmak isterken diğer ebeveyn susuyor, uzaklaşıyor veya konuyu kapatıyorsa çocuk iki zıt ilişki biçimini birden öğrenebilir. Yetişkin olduğunda kişinin bir yanı: “Beni duy, beni anla, beni bırakma.” derken diğer yanı: “Uzaklaş, hissetme, konuşmayı bitir.” diyebilir.
Bu iç çatışma bazı ilişkilerde yoğun açıklama yapmaya, ardından birden soğumaya; uzun süre fedakârlık göstermeye, sonra ani bir kopuş yaşamaya; yakınlık aramaya, ardından yakınlıktan kaçmaya dönüşebilir. Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar kararsızlık gibi görünebilir. Oysa kişinin içinde geçmişten kalan, henüz çözümlenmemiş bir ilişki sahnesi yeniden canlanıyor olabilir.
Tanıdık Olan Her Zaman Güvenli Değildir
İnsanlar bilinçli düzeyde huzurlu, güvenilir ve karşılıklı bir ilişki isteyebilir. Buna rağmen bazı kişiler tekrar tekrar ulaşılmaz, kıskanç, cezalandırıcı, bağımlı, aşırı yoğun veya tutarsız partnerlere çekilebilir. Bunun nedenlerinden biri, tanıdık ilişki atmosferlerinin kişiye garip bir biçimde doğal gelmesidir. Tanıdık olan, sağlıklı olmak zorunda değildir.
Çocuklukta sevgi; belirsizlik, kriz, korku, aşırı fedakârlık veya terk edilme tehdidiyle iç içe yaşandıysa, sakin bir ilişki başlangıçta kişiye heyecansız gelebilir. Kaotik bir ilişki ise yoğun duygular yarattığı için güçlü bir bağ gibi algılanabilir. Kişi farkında olmadan geçmişte yarım kalan bir hikâyeyi yeni bir partner üzerinden tamamlamaya çalışabilir: “Bu kez beni seçecek.” “Bu kez onu iyileştireceğim.” “Bu kez sadakatim karşılık bulacak.” “Bu kez terk edilmeyeceğim.” “Bu kez kendimi yeterince iyi anlatırsam anlaşılacağım.” Fakat geçmişi başka bir insan üzerinden onarmaya çalışmak çoğu zaman eski yarayı iyileştirmek yerine derinleştirir.
İyileştirici ilişki her zaman en yoğun duyguyu uyandıran ilişki değildir. Daha güvenli, daha tutarlı, daha karşılıklı ve daha huzurlu olan ilişki olabilir.
Sevgi, Sınırsız Erişim Anlamına Gelmez
Aile içinde sınırların belirsiz olduğu ortamlarda büyüyen kişiler, sevgiyi sınırsız fedakârlıkla karıştırabilir. “Seviyorsam dayanmalıyım.” “Seviyorsam sürekli affetmeliyim.” “Seviyorsam onu sakinleştirmeliyim.” “Seviyorsam kendimi daha iyi açıklamalıyım.” “Seviyorsam onun kötü davranışlarını da taşımalıyım.” Oysa sağlıklı sevgi, sınırsız tolerans değildir.
Birini sevmek, o kişinin hakaret, manipülasyon, şiddet, ihanet veya sorumsuzluk içeren davranışlarına sürekli alan açmayı gerektirmez. Bir insana şu sınırı koymak mümkündür: “Seni bir insan olarak değersizleştirmiyorum. Fakat bu davranışın hayatımda devam etmesine izin vermiyorum.” Sevgi kalpte devam edebilir. Ancak yakınlık ve erişim; saygı, güven, sorumluluk, tutarlılık ve karşılıklılık gerektirir.
İnsan Ailesinden Gelen Her Şeyi Taşımak Zorunda Değildir
İyileşmenin en umut verici taraflarından biri, insanın ailesinden gelen bütün özellikleri kabul etmek veya tekrar etmek zorunda olmamasıdır. Kişi annesinden sıcaklığı, şefkati ve duygusal açıklığı alabilir; fakat kaosu, bağımlılığı veya dürtüselliği devam ettirmeyebilir. Babasından çalışkanlığı, sorumluluk duygusunu, prensiplerini ve sınır koyma becerisini alabilir; fakat duygusal kapanmayı, susarak cezalandırmayı veya bütün çatışmalardan kaçmayı bırakabilir. İnsan anne ve babasının birebir kopyası olmak zorunda değildir.
Ailesinden gelen sağlıklı özellikleri seçebilir, zarar verici örüntüleri fark edebilir ve yeni davranış biçimleri geliştirebilir. Bilinç kazanan yetişkin, kuşaklar boyunca aktarılan tekrar zincirinin yönünü değiştirebilir.
Örüntü Kader Değildir
Ailede yaşanan zorlayıcı deneyimler kişinin geleceğini etkileyebilir; fakat geleceğini bütünüyle belirlemek zorunda değildir. Görülmeyen örüntüler tekrar etmeye eğilimlidir. Fark edilen örüntüler ise değiştirilebilir. Bu nedenle kişinin kendisine şu soruları sorması önemli olabilir:
- Neden sürekli ulaşılması zor insanlara çekiliyorum?
- Neden anlaşılmadığımı hissettiğimde uyuyamıyorum?
- Neden sevgiyi kendimi feda etmekle karıştırıyorum?
- Neden sınır koymak yerine uzun süre sabredip sonra patlıyorum?
- Neden huzurlu ilişkiler bana sıkıcı, kaotik ilişkiler ise heyecan verici geliyor?
- Neden beni seçmeyen birine kendimi seçtirmeye çalışıyorum?
- Neden başkalarını korurken kendi bedenimi ve ruhsal ihtiyaçlarımı ihmal ediyorum?
Bu sorularla yüzleşmek kolay olmayabilir. Fakat bir davranışın ardındaki örüntü fark edildiğinde, o davranış otomatik bir kader olmaktan çıkmaya başlar. Kişinin önünde yeni bir seçim alanı açılır. Sağlıklı yetişkinlik, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez. Geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini fark etmek ve artık işlevsel olmayan davranışları değiştirebilmek anlamına gelir.
Kişi sonunda şunu söyleyebilir: “Ben ailemin yaralarını inkâr etmiyorum. Fakat onları tekrar etmek zorunda da değilim.” Sevgi kalabilir. Sıcaklık kalabilir. Sadakat kalabilir. Fakat öz ihmal, sınırsız tolerans, gece krizleri, cezalandırıcı sessizlik, kontrolsüz alkol kullanımı ve kaotik ilişki seçimleri sona erebilir. Çünkü olgun sevgi yalnızca başka bir insanı sevmek değildir. Olgun sevgi, kişinin bir başkasını severken kendi bedenini, sınırlarını, huzurunu ve yaşamını da koruyabilmesidir. Belki de aileden aktarılan yaraları dönüştüren en önemli yetişkinlik cümlesi şudur: “Seni sevebilirim; ama kendimi kaybederek değil.”


