Bir çocuk dünyaya geldiğinde yalnızca bir anne ve babanın yanına doğmaz. Kendisinden önce başlamış bir hikâyenin içine gelir. Bu hikâyede anne ve babanın çocuklukları, kendi ailelerinden öğrendikleri, gerçekleştiremedikleri hayalleri, kayıpları, korkuları ve birbirleriyle kurdukları ilişki vardır. Çocuk henüz dünyaya gelmeden ona bir isim düşünülür, kime benzeyeceği konuşulur ve nasıl biri olacağı hayal edilir. Daha kendisi hakkında tek kelime söylemeden aile içinde ona ait bir yer hazırlanmaya başlanmıştır.
Bu yer bazen yıllardır beklenen bir bebeğe, bazen aileyi tamamlayacağı düşünülen bir çocuğa, bazen de anne babasının yaşayamadıklarını yaşayacak kişiye aittir. “Ben okuyamadım ama o mutlaka okuyacak”, “Benim çocukluğum zor geçti, ona hiçbir eksiklik hissettirmeyeceğim”, “Biz çocuğumuzu çok özgüvenli yetiştireceğiz” gibi cümleler çoğu zaman iyi niyetle kurulur. Fakat her iyi niyetli beklenti yalnızca çocuğun geleceğiyle ilgili değildir. Ebeveynin kendi geçmişinden de izler taşır.
Freud, ebeveynlerin çocuklarına duydukları sevginin kendi çocukluklarından ve bir zamanlar sahip oldukları kusursuzluk hayalinden tamamen bağımsız olmadığını söyler. Anne baba, çocuğunun hayatın sınırlamalarından korunmasını, kendilerinden daha başarılı ve daha mutlu olmasını ister. Freud bu durumu “Majesteleri Bebek” ifadesiyle tanımlar. Çocuk ailenin merkezine yerleşir; sanki hayatın anne ve babaya vermediği bütün imkânlar onunla birlikte yeniden mümkün olabilecekmiş gibi düşünülür.
Bir ebeveynin çocuğu için hayal kurması elbette başlı başına bir sorun değildir. Bir çocuğu beklemek, biraz da onun geleceğini düşlemektir. Burada önemli olan, hayal edilen çocukla dünyaya gelen gerçek çocuk arasındaki farkın kabul edilip edilemediğidir. Sessiz ve uyumlu olması beklenen çocuk hareketli olabilir. Başarılı olması istenen çocuk derslerle ilgilenmeyebilir. Ailesine yakın kalacağı düşünülen çocuk büyüdüğünde başka bir şehirde yaşamak isteyebilir. Çocuğun kendi yönü belirginleştikçe, anne babanın onun için yazdığı hikâyeyle çocuğun yaşamak istediği hayat birbirinden ayrılmaya başlar.
Çocuk bu ayrımı daha küçük yaşlardan itibaren hisseder. Hangi davranışlarının takdir edildiğini, ne yaptığında annesinin yüzünün düştüğünü, hangi başarısının babasını gururlandırdığını fark eder. Bazen uslu olduğunda sevildiğini, başarılı olduğunda görüldüğünü ya da üzgün ve hasta olduğunda ailesini yanında tutabildiğini düşünür. Böylece kendisi olmakla kendisinden beklenen kişi olmak arasındaki fark giderek bulanıklaşabilir.
Çocuğun içinde açıkça dile getiremediği bir soru oluşur: “Beni sevmeleri için nasıl biri olmalıyım?”
Lacan, çocuğun daha konuşmayı öğrenmeden önce dilin içine doğduğunu söyler. Burada söz edilen dil yalnızca kelimelerden oluşmaz. Ailenin çocuğu nasıl tanımladığı, ona nasıl baktığı ve aile içinde hangi yeri verdiği de bu dilin bir parçasıdır. “Bu çocuk çok hassastır”, “Babasının aynısıdır”, “Bizi hiç üzmez”, “Ailenin en güçlüsü o” gibi cümleler çocuğu tarif etmekle kalmaz; zamanla çocuğun kendisini nasıl tanıyacağını da etkiler.
Sürekli güçlü olduğu söylenen bir çocuk, üzüldüğünde ya da yardım istediğinde kendisine verilen yeri kaybedecekmiş gibi hissedebilir. Ailesini hiç üzmediği söylenen çocuk, öfkesini göstermenin sevgiyi tehlikeye atacağından korkabilir. Hep başarılı olduğu için takdir edilen çocuk, başarısız olduğunda hâlâ değerli olup olmayacağından emin olamayabilir. Çocuk, kendisi hakkında söylenen bu sözleri yıllar içinde kendi iç sesine dönüştürebilir.
Fakat çocuk yalnızca kendisine söylenenleri değil, aile içinde yaşananları da içselleştirir. Sevginin nasıl gösterildiğini, öfkenin nasıl karşılandığını, hata yapan birine nasıl davranıldığını gözlemler. Annesinin üzüldüğünde sustuğunu, babasının korktuğunda öfkelendiğini, bir sorun yaşandığında konuşmak yerine hiçbir şey olmamış gibi davranıldığını görür. Ona duygularını anlatabileceği söylense bile, kimsenin kendi duygusundan bahsetmediği bir evde susmanın gerçek aile dili olduğunu öğrenebilir.
Çocuklar çoğu zaman anlamını bilmedikleri şeylerin duygusunu taşırlar. Bir kişinin adı geçtiğinde odadaki havanın değiştiğini, anne ve babasının bazı konuları konuşmaktan kaçındığını, evin içinde açıklanmayan bir gerilim bulunduğunu fark edebilirler. Ne olduğunu tam olarak bilmeseler bile bir şeylerin yolunda olmadığını hissederler. Ailenin söze dökmediği meseleler ortadan kaybolmaz; bazen sessizlikle, bazen ilişkilerle, bazen de çocuğa verilen rollerle varlığını sürdürür.
Bu nedenle aileden çocuğa geçenler yalnızca açıkça öğretilen davranışlardan ibaret değildir. Bir önceki kuşağın korkuları, ilişki kurma biçimleri ve hayal kırıklıkları da sonraki kuşağın hayatına karışabilir. Üstelik geçmiş her zaman aynı davranışın tekrarlanmasıyla aktarılmaz. Bazen insan, kendi ailesinin tam tersini yapmaya çalışırken de geçmişinin etkisinde kalır.
Çocukken çok sıkı kurallarla büyütülmüş bir anne, “Ben kendi çocuğumu asla kısıtlamayacağım” diyerek ona sınır koymakta zorlanabilir. Sevgisini göstermeyen bir babayla büyümüş biri, kendi çocuğunun her isteğini karşılamayı sevginin göstergesi olarak görebilir. Yokluk yaşamış bir ebeveyn, çocuğunun hiçbir hayal kırıklığı yaşamaması için sürekli onun önündeki engelleri kaldırabilir. Görünürde kendi anne babalarından çok farklı davranırlar. Fakat bugün çocuklarıyla kurdukları ilişkiyi hâlâ geçmişte yaşadıkları belirlemektedir.
İnsan ailesini bazen ona benzeyerek, bazen de ona hiç benzememeye çalışarak taşır.
Bütün bunlar çocuğun aileden gelenleri olduğu gibi kabul ettiği anlamına gelmez. Çocuk, kendisine verilen yere bazen uyum sağlar, bazen karşı çıkar, bazen de o yeri kendi ihtiyacına göre değiştirir. Ailenin “uslu çocuk” olarak gördüğü biri evin dışında son derece öfkeli olabilir. Her zaman başarılı olması beklenen çocuk, ders çalışmayı reddedebilir. Anne babasının yanında büyümüş gibi davranan bir çocuk, başka bir ortamda yaşının getirdiği ihtiyaçlara dönebilir. Çocuğun davranışları kimi zaman, kendisine verilen rolle gerçekte hissettikleri arasındaki çatışmayı görünür hâle getirir.
Lacan’ın çocuğun semptomuna bakışı burada önem kazanır. Ona göre semptom yalnızca çocuğun içinde ortaya çıkan ve bir an önce ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak ele alınamaz. Çocuğun yaşadığı belirti, aile içinde kendisine verilen yere, ondan beklenenlere ya da çevresinde anlam veremediği bir duruma karşı geliştirdiği bir cevap olabilir. Çocuk bazen söyleyemediğini davranışıyla anlatır. Bu nedenle yalnızca “Bu davranışı nasıl durdurabiliriz?” diye sormak yeterli olmayabilir. “Bu davranış ne zaman ortaya çıkıyor, aile içinde neyi değiştiriyor ve çocuk bununla ne anlatıyor olabilir?” sorularına da ihtiyaç vardır.
Elbette bir çocuğun yaşadığı her güçlüğü aile içindeki bir probleme bağlamak doğru değildir. Çocuğun mizacı, gelişimsel özellikleri, bedensel durumu, okul yaşantısı ve sosyal çevresi de onun davranışlarını etkiler. Burada amaç anne babayı sorumlu tutmak değil, çocuğu yalnızca davranışından ibaret görmemektir. Aynı belirti iki farklı çocukta bambaşka anlamlar taşıyabilir. Okula gitmek istemeyen bir çocuk ayrılmaktan korkarken, bir başkası okulda yaşadığı bir güçlükten kaçınıyor olabilir. Öfkelenen bir çocuk görülmek istiyor, bir diğeri ise kendisinden beklenen role karşı koymaya çalışıyor olabilir. Anlam, ancak o çocuğun kendi hikâyesi içinde ortaya çıkar.
Çocuk ailesinden gelenlerin pasif bir taşıyıcısı değildir. Kendisine söylenenlere, ondan beklenenlere ve aile içinde yaşananlara kendi ruhsallığıyla bir cevap verir. Bazen uyum sağlayarak, bazen reddederek, bazen de ailesinin hiç beklemediği biri olarak bu hikâyedeki yerini değiştirir.
Çocuk büyüdükçe yalnızca kendisini değil, anne ve babasını da yeniden tanımaya başlar. Küçük yaşlarda her şeyi bilen, her şeye gücü yeten kişiler olarak gördüğü ebeveynlerinin yanılabildiğini, korkabildiğini ve eksik kalabildiğini fark eder. Başka aileleri görür, kendi ailesini onlarla karşılaştırır. Bir arkadaşının annesini daha anlayışlı, babasını daha ilgili bulabilir. “Keşke benim ailem de böyle olsaydı” diye düşünebilir. Ergenlikte anne babasını daha fazla eleştirmesi, onların düşüncelerinden uzaklaşması ve kendisini ailesinden farklı biri olarak göstermeye çalışması da bu değişimin bir parçasıdır.
Freud bu süreci “aile romanı” kavramıyla açıklar. Buradaki roman, çocuğun gerçekten başka bir aileye ait olduğuna inanması değildir. Çocuğun ailesini zihninde yeniden kurmasını, sahip olduğu aileyle hayal ettiği aile arasındaki farkı düşünmesini anlatır. Çocuk, anne babasını kusursuz kişiler olarak görmekten vazgeçtikçe onlardan ruhsal olarak ayrılmaya başlar. Bu ayrılık sevgisizleşmek anlamına gelmez. Tam tersine, anne babayı oldukları hâliyle görebilmenin ve onlardan farklı bir insan olabilmenin yolunu açar.
Bir çocuk için büyümek, anne babasının her konuda haklı olmadığını fark etmeyi de içerir. Bu fark ediş zaman zaman öfke, hayal kırıklığı ve uzaklaşma isteği yaratır. Fakat çocuk ancak ailesini idealindeki hâliyle değil, eksikleriyle birlikte görebildiğinde kendisine ait bir hayat kurabilir. Anne babasının seçimlerini tekrarlamak zorunda olmadığını, onların korkularının kendi korkuları olmayabileceğini ve kendisinden beklenen kişinin dışında biri olabileceğini anlamaya başlar.
Bir ailenin içine doğarız ve o ailenin bize verdiği ilk cümlelerle kendimizi tanımaya çalışırız. Uzun süre kim olduğumuzu, bize nasıl bakıldığı üzerinden anlarız. Sonra hayatımıza başka insanlar, başka ilişkiler ve başka ihtimaller girer. Ailemizden aldığımız bazı şeyleri sahiplenir, bazılarını değiştirir, bazılarını ise geride bırakmak isteriz. Yine de geçmiş tamamen ortadan kaybolmaz. Bazen verdiğimiz bir tepkide, kurduğumuz bir ilişkide ya da kendimizden beklediğimiz şeylerde yeniden karşımıza çıkar.
Belki de büyümek, ailemizden hiçbir iz taşımamak değildir. Taşıdığımız izlerin hayatımızı nasıl şekillendirdiğini fark edebilmek ve hangileriyle devam edeceğimize karar verebilmektir. Bir çocuğu gerçekten görmek ise onun için kusursuz bir gelecek hazırlamaktan çok, kendi geleceğini seçmesine alan açabilmektir. Bizim seçtiğimiz yoldan gitmediğinde, bize benzemediğinde ve bir gün bizden uzaklaşmak istediğinde de onu sevmeye devam edebilmektir.
Çünkü çocuk bir ailenin içine doğar; fakat o ailenin yarım kalan hikâyesini tamamlamak için değil, zamanla kendisine ait bir hikâye kurabilmek için büyür.
Kaynakça
- Fink, B. (1995). The Lacanian subject: Between language and jouissance. Princeton University Press. Yayın kaydı
- Freud, S. (1957). On narcissism: An introduction. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 14, pp. 67–102). Hogarth Press. (Original work published 1914). PEP-Web kaydı
- Freud, S. (1959). Family romances. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 9, pp. 235–242). Hogarth Press. (Original work published 1909). Metin ve yayın bilgisi
- Freud, S. (1955). Group psychology and the analysis of the ego. In J. Strachey (Ed. & Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud (Vol. 18, pp. 65–143). Hogarth Press. (Original work published 1921). Özdeşleşme bölümü
- Lacan, J. (1990). Note on the child (R. Grigg, Trans.). Analysis, 2. (Original work written 1969).
- Lacan, J. (2021, January 16). Çocuk üzerine notlar (B. Eker, Çev.). İstanbul Freudcu Psikanaliz Derneği. (Orijinal çalışma 1969). Türkçe çeviri
- Mannoni, M. (1970). The child, his “illness,” and the others. Tavistock Publications. (Original work published 1967). Yayın kaydı
- Nacak, O. (2018, July 1). Çocuk psikanalizi üzerine. Oğuzhan Nacak


