Perşembe, Ekim 8, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Gözetlemekten İtaate: Stanford Hapishane Deneyinin Bilişsel ve Davranışsal Psikoloji Açısından Okunması

İnsanın kötülük yapabilme kapasitesini anlamaya çalışırken çoğu zaman tek bir soruya yöneliriz: “Kötü davranan insan zaten kötü biri midir?” Oysa psikoloji, özellikle sosyal ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlar, bu soruyu başka bir noktaya taşır: Bir insanı belirli bir davranışı göstermeye yönelten çevresel koşullar, düşünce biçimleri ve öğrenme süreçleri nelerdir?

Stanford Hapishane Deneyi’ni konu alan film, tam da bu sorunun etrafında şekillenir. Filmde başlangıçta yalnızca belirli roller üstlenen bireylerin, zaman içerisinde bu rollerin gerektirdiği davranışları giderek daha yoğun biçimde sergilemeye başladıkları görülür. Deneyin ilk aşamalarında “gardiyan” ve “mahkûm” yalnızca birer görev tanımıyken, kısa süre içerisinde bireylerin kimliklerini belirleyen psikolojik konumlara dönüşür. Metindeki gözlem de bu dönüşümün özellikle gözetleme, güç ve kontrol üzerinden ilerlediğine dikkat çekmektedir.

Bir insan ne zaman rolüne dönüşür?

Bilişsel psikoloji açısından davranışlarımız yalnızca dışarıdan gelen uyaranların sonucu değildir. Olayları nasıl yorumladığımız, kendimizi hangi konumda gördüğümüz ve diğer insanların davranışlarını nasıl anlamlandırdığımız davranışlarımızı doğrudan etkiler.

Filmde gardiyanlara verilen üniforma, güneş gözlüğü ve mahkûmlara isimleri yerine numaralarıyla hitap edilmesi bu açıdan önemlidir. Bir bireyin kişisel kimliğinin geri plana itilmesi, karşısındaki kişinin de “birey” olarak algılanmasını zorlaştırabilir. Mahkûmun adının 8612 gibi bir numaraya dönüştürülmesi, yalnızca sembolik bir değişiklik değildir; bireyin zihinsel temsilinin de değişmesine hizmet eder.

Böylece “karşımda bir insan var” düşüncesinin yerini “karşımda kurallara uyması gereken bir mahkûm var” düşüncesi alabilir. Davranışın sınırlarını belirleyen şey artık kişinin kendi değerlerinden çok, içinde bulunduğu rolün kuralları olmaya başlar.

Davranış nasıl giderek sertleşir?

Davranışçı psikoloji açısından filmin en dikkat çekici noktalarından biri, davranışların sonuçları tarafından şekillenmesidir.

Örneğin filmde belirli davranışların ardından yemek verilmesi, bazı davranışların ise yiyecekten mahrum bırakılması bir pekiştirme-cezalandırma döngüsü yaratır. Filmde özellikle üçüncü hücredeki mahkûmların diğerlerinden farklı olarak yemekle ödüllendirilmesi Skinner’ın edimsel koşullanma yaklaşımıyla ilişkilendirilmektedir.

Burada önemli olan nokta, davranışın bir anda ortaya çıkmamasıdır. Önce küçük bir sınır ihlali gerçekleşir. Ardından bu davranışın ciddi bir sonucu olmadığı görülür. Daha sonra davranış tekrarlandığında daha güçlü bir davranış gelir. Eğer sistem bu davranışı engellemek yerine ödüllendiriyor veya görmezden geliyorsa davranışın sürdürülme ihtimali artar.

Bu nedenle şiddetin giderek artmasını yalnızca “gardiyanların kötü insanlar olması” ile açıklamak yetersiz kalır. Davranışın öğrenildiği ve pekiştirildiği bir sistem söz konusudur.

Gözetleyen kişi neden müdahale etmez?

Filmin en çarpıcı sorularından biri ise şudur: Kötü davranışı yalnızca yapan kişi mi sorumludur, yoksa onu gören ve müdahale etmeyen kişi de bu sistemin parçası mıdır?

Filmde bu durum, seyirci kalma etkisi üzerinden ele alınmaktadır. Kalabalık içerisinde bireyin sorumluluğu diğer insanlara dağıtması, “Bir başkası müdahale eder” düşüncesine yol açabilir.

Bilişsel açıdan burada sorumluluğun yeniden yorumlanması söz konusudur. “Ben bunu durdurmalıyım” düşüncesi zamanla “Bu bir deney, ben yalnızca gözlem yapıyorum” düşüncesine dönüşebilir.

Bu düşünce değişimi oldukça kritiktir. Çünkü birey davranışını kendi ahlaki değerleri üzerinden değil, bulunduğu sistemin tanımı üzerinden değerlendirmeye başladığında kişisel sorumluluk algısı zayıflayabilir.

Güç, bilişsel çelişki ve davranışın normalleşmesi

Film ilerledikçe gardiyanların başlangıçta rahatsız oldukları bazı davranışları daha sonra sıradanlaştırdıkları görülür. Bu durum bilişsel çelişki kavramıyla da açıklanabilir.

Bir insan kendisini “iyi ve adil biri” olarak görürken aynı zamanda başka bir insana zarar veriyorsa iki biliş arasında çatışma oluşur. Bu çatışmayı azaltmanın yollarından biri davranışı yeniden anlamlandırmaktır.

“Ben kötü bir şey yapıyorum” demek yerine;

“Bunu hak etti.”

“Kurallara uymadığı için böyle oldu.”

“Ben sadece görevimi yapıyorum.”

“Burası bir hapishane ve ben gardiyanım.”

gibi düşünceler ortaya çıkabilir.

Böylece davranış değişmeden kalırken davranışa ilişkin bilişsel açıklama değişir. Bu da kişinin kendisini hâlâ “iyi insan” olarak görmesine olanak sağlar.

Filmde Philip’in giderek deneyin gözlemcisi olmaktan çıkıp sistemin bir parçası hâline gelmesi bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Hatta deneyin sınırlarının aşıldığını fark etmesine rağmen süreci sürdürmesi, araştırmacının gözlemci kimliği ile sisteme dahil olan kimliği arasındaki sınırın nasıl ortadan kalkabileceğini gösterir. Filmde deneyin iki hafta olarak planlanmasına rağmen altıncı günde sona ermesi de bu dönüşümün çarpıcı sonucudur.

İnsan davranışını yalnızca kişilikle açıklamak mümkün mü?

Burada psikolojinin önemli sorularından birine yeniden dönüyoruz: İnsan davranışını kişilik özellikleri mi, yoksa çevre mi belirler?

Bilişsel-davranışçı bakış açısı bu iki açıklamadan birini seçmek yerine birey ile çevresi arasındaki etkileşime odaklanır. Aynı çevresel koşul herkes üzerinde aynı etkiyi yaratmayabilir. Bireyin geçmiş öğrenmeleri, temel inançları, baş etme biçimleri ve olaylara verdiği anlam davranışın ortaya çıkışında belirleyicidir.

Bu nedenle deneyde ortaya çıkan davranışları doğrudan “insanın gerçek kötülüğünün ortaya çıkması” şeklinde değerlendirmek yerine, belirli çevresel koşullar altında davranışın nasıl şekillendiğini gösteren bir süreç olarak okumak daha işlevsel olabilir.

Belki de filmin en rahatsız edici tarafı budur. Çünkü kötülüğü kendimizden uzak, yalnızca “kötü insanların” gerçekleştirdiği bir davranış olarak görmemize izin vermez.

Sonuç: Asıl soru “Ben kötü müyüm?” değil

Stanford Hapishane Deneyi’nin psikolojik açıdan düşündürücü tarafı, insan davranışının yalnızca karakter özellikleriyle açıklanamayacağını göstermesidir. Rol, otorite, gözlem, pekiştirme, sosyal normlar ve bilişsel değerlendirmeler bir araya geldiğinde bireyin davranış repertuvarı önemli ölçüde değişebilir.

Bu nedenle deney bize yalnızca gardiyanların mahkûmlara nasıl davrandığını değil, bir davranışın hangi koşullarda normalleşebileceğini de düşündürür.

Belki de en önemli soru “İnsan doğuştan iyi midir, kötü müdür?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bir insanın sınırlarını korumasını sağlayan koşullar ortadan kaldırıldığında, hangi düşünceleri benimser ve hangi davranışları öğrenir?

Çünkü bazen insanı değiştiren şey yalnızca içinde taşıdığı özellikler değil; kendisini nasıl tanımladığı, karşısındaki insanı nasıl gördüğü ve yaptığı davranışın sonucunda ne öğrendiğidir.

Ve belki de gözetleyen kişinin en büyük sorumluluğu tam burada başlar: Gördüğü şeyi yalnızca izlemek değil, gördüğünün kendi davranışını nasıl değiştirdiğini de fark etmek.

Gözde Silistireli
Gözde Silistireli
Üsküdar Üniversitesi Psikoloji ve İletişim Fakültesi’nden çift anadal programı ile mezun oldum; ardından aynı üniversitede Klinik Psikoloji ve Adli Psikoloji yüksek lisanslarını tamamladım. Akademik ve klinik çalışmalarımı travma, suç davranışı, mağdur psikolojisi, obsesif kompulsif bozukluk, depresyon, anksiyete ve kişilik bozuklukları alanlarında sürdürmekteyim. Türk Psikologlar Derneği Travma Saha Ekibi’nde gönüllü psikolog olarak aktif görev almaktayım. MMPI, Rorschach ve nöropsikolojik testlerin uygulama ve raporlama süreçlerinde de deneyim sahibiyim. Psikoloji ile iletişim bilimini bir araya getirerek sinema ve psikanaliz ekseninde film okumaları ve karakter analizleri yapmaktayım. Adli ve klinik psikoloji perspektifinden insan davranışının, travmanın ve bilinçdışı süreçlerin sinema ve toplumsal yaşamdaki yansımalarını ele alan yazılar kaleme almaktayım.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar