Şiddet, Çocuklar ve Kaybolan Güven Duygusu
Bir ebeveynin çocuğunu okula gönderirken aklından geçen ilk şeylerden biri, neden artık onun güvenliği olabiliyor?
Çocukların eğitim aldığı, arkadaşlıklar kurduğu, oyun oynadığı ve hayatı tanımaya başladığı okullar, aynı zamanda kendilerini güvende hissetmeleri gereken yerlerdir. Ancak çocuklar arasında yaşanan şiddet olayları, yalnızca bu olaylara doğrudan maruz kalan aileleri değil, çocuklarını her gün okula gönderen pek çok ebeveyni de düşündürüyor. Bir çocuğun okulda zarar görebileceği ihtimali, bazen henüz hiçbir olumsuzluk yaşanmamış olsa bile kaygı yaratabiliyor.
Üstelik bu kaygının yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olduğunu söylemek de mümkün değil. Akran zorbalığı, tehdit, dışlanma, küçük düşürme ve saldırgan davranışların giderek daha küçük yaş gruplarında karşımıza çıkabildiğini görmek, çocukların birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerine de düşünmemize neden oluyor.
Peki, çocukların birbirleriyle ilişki kurmayı, anlaşmazlıkları çözmeyi ve öfkelerini ifade etmeyi öğrendikleri bu süreçte şiddet nasıl bir yer edinebiliyor?
Aslında bu sorunun cevabını yalnızca çocukların davranışlarında aramak yeterli olmayabilir. Çünkü çocuklar, içinde yaşadıkları toplumdan bağımsız büyümüyor. Evde, okulda, sosyal çevrede ve dijital dünyada karşılaştıkları davranışlar, başkalarıyla nasıl ilişki kuracaklarına dair düşüncelerini de şekillendirebiliyor.
Burada üzerinde durulması gereken nokta, çocukların yalnızca şiddeti görmeleri değil; gördükleri şiddetin nasıl karşılandığı, nasıl açıklandığı ve kimi zaman nasıl olağanlaştırıldığıdır.
Bir çocuk, anlaşmazlıkların bağırarak, tehdit ederek veya fiziksel güç kullanılarak çözüldüğüne tekrar tekrar tanık olduğunda, bu davranışları sorunlarla baş etmenin yollarından biri olarak görmeye başlayabilir. Özellikle saldırganlığın güçlü olmakla ilişkilendirildiği, başkasına zarar vermenin haklı gösterildiği ya da şiddetin herhangi bir karşılık bulmadığı ortamlarda, çocukların hangi davranışların kabul edilebilir olduğuna ilişkin düşünceleri etkilenebilir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Şiddete tanık olan her çocuk şiddet uygulamaz. Çocukların davranışları yalnızca gördükleriyle değil; kurdukları ilişkiler, aldıkları destek, bireysel özellikleri ve içinde bulundukları koşullarla birlikte şekillenir. Bu nedenle şiddeti tek bir nedene bağlamak, sorunun diğer boyutlarını gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Aile, çocukların davranışları öğrendiği ilk sosyal çevrelerden biridir. Fakat öğrenme yalnızca aile içinde gerçekleşmez. Okulda kurulan arkadaşlıklar, akran gruplarının beklentileri ve kabul görme ihtiyacı da çocukların davranışları üzerinde etkili olabilir. Özellikle bir gruba ait olmanın önem kazandığı dönemlerde, bazı çocuklar çevrelerinde onaylanan davranışları benimsemeye daha yatkın hâle gelebilir.
Burada düşündürücü olan, bazen zarar verici bir davranışın yalnızca davranışı gösteren çocuk tarafından değil, ona tanık olan diğer çocuklar tarafından da normal karşılanabilmesidir. Bir arkadaşını küçük düşürmenin eğlenceye dönüşmesi, dışlamanın sıradan bir davranış gibi görülmesi ya da fiziksel gücün saygınlık kazandırdığı düşüncesi, çocukların ilişkilerinde şiddetin farklı biçimlerde yer bulmasına neden olabilir.
Üstelik çocukların sosyal dünyası artık yalnızca yüz yüze kurdukları ilişkilerden oluşmuyor. Dijital ortamda karşılaştıkları içerikler de bu dünyanın bir parçası. Şiddetin eğlence olarak sunulduğu, aşağılayıcı davranışların ilgi gördüğü veya saldırganlığın ödüllendirildiği içerikler, bazı çocukların bu davranışları değerlendirme biçimlerini etkileyebilir. Elbette her çocuk izlediği davranışı tekrar etmez. Ancak tekrar tekrar karşılaşılan davranışların zamanla daha tanıdık ve olağan görünmesi ihtimali üzerinde durmak gerekir.
Tam da bu noktada yetişkinlerin tutumları önem kazanıyor.
Çocuklar arasındaki bazı anlaşmazlıklar, büyüme sürecinin doğal bir parçası olabilir. Her tartışmayı şiddet olarak değerlendirmek doğru değildir. Ancak bir çocuğun sürekli aşağılanması, tehdit edilmesi, dışlanması veya fiziksel zarara uğraması da sıradan bir çocukluk anlaşmazlığı olarak görülemez.
Bazen “Çocuktur, aralarında olur” diyerek geçiştirilen davranışların, o davranışa maruz kalan çocuk açısından ne anlama geldiğini yeterince düşünmeyebiliriz. Oysa bir çocuğun yaşadığı durumu anlatabilmesi kadar, anlattıklarının ciddiye alınacağını bilmesi de önemlidir.
Çünkü güven duygusu yalnızca tehlikenin bulunmamasıyla ilgili değildir. Bir sorun yaşandığında yardım isteyebilmek, dinlenmek ve korunacağını bilmek de bu duygunun önemli parçalarıdır.
Bir çocuk okulda kendisini güvende hissetmediğinde, bu durum yalnızca okul saatleriyle sınırlı kalmayabilir. Arkadaşlık ilişkilerine yaklaşımı, okula gitme isteği ve bulunduğu ortamlardaki rahatlığı da etkilenebilir. Benzer şekilde, çocuğunun güvenliği konusunda endişe duyan bir ebeveyn için de okul, yalnızca eğitim alınan bir yer olmaktan çıkıp sürekli düşünülmesi gereken bir güvenlik meselesine dönüşebilir.
Oysa ebeveynlerin çocuklarını her an yanlarında tutmaları mümkün değildir. Çocukların büyümesi, aynı zamanda ailelerinden bağımsız alanlarda bulunabilmelerini de gerektirir. Bu nedenle güven duygusu, yalnızca ebeveynlerin çocuklarını koruma çabasıyla değil, çocukların bulunduğu ortamların güvenilirliğiyle de ilişkilidir.
Bir okulun güvenli olması, yalnızca şiddet yaşandığında müdahale edilmesi anlamına gelmez. Çocukların kendilerini ifade edebildiği, sınırların açık olduğu, zarar verici davranışların görmezden gelinmediği ve ihtiyaç duyduklarında destek bulabildikleri bir ortamın oluşturulması da bu sürecin parçasıdır.
Burada sorumluluğu yalnızca öğretmenlere, ailelere veya çocuklara yüklemek yerine, bu alanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuna bakmak daha anlamlı olabilir. Çünkü bir çocuğun okulda yaşadığı deneyim, evde nasıl karşılandığından; evde öğrendiği davranışlar da okulda karşılaştığı ilişkilerden tamamen bağımsız değildir.
Belki de şiddet üzerine konuşurken en fazla üzerinde durmamız gereken konulardan biri, yetişkinlerin çocuklara sunduğu örneklerdir.
Çocuklardan anlaşmazlıklarını konuşarak çözmelerini, birbirlerine saygılı davranmalarını ve başkalarının sınırlarını gözetmelerini bekliyoruz. Peki, yetişkinlerin dünyasında bu davranışlara ne kadar yer veriyoruz? Birbirimizle anlaşamadığımızda nasıl konuşuyoruz? Öfkemizi nasıl ifade ediyoruz? Güçlü olmayı, haklı olmayı ve kendimizi savunmayı nasıl tanımlıyoruz?
Bu sorular, çocuklar arasında yaşanan şiddetin bütün sorumluluğunu yetişkinlere yüklemek için değil; davranışların öğrenildiği toplumsal ortamı daha yakından değerlendirebilmek için önemlidir.
Çünkü çocuklar yalnızca kendilerine ne yapmaları gerektiği söylendiğinde öğrenmezler. Bazen yetişkinlerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki farkı da görürler. Bir davranışın yanlış olduğunu duymakla, o davranışın gerçekten kabul edilmediğini deneyimlemek aynı şey değildir.
Bugün çocuklar arasındaki şiddeti konuşurken yalnızca yaşanan olaylara değil, bu olayların ortaya çıkabildiği koşullara da bakmamız gerekiyor. Şiddetin nasıl öğrenilebildiğini, hangi durumlarda normalleşebildiğini ve çocukların neden bazen zarar verici davranışları bir çözüm yolu olarak görebildiğini anlamaya çalışmak, güvenli ortamların oluşturulması açısından önem taşıyor.
Çünkü çocukların kendilerini güvende hissetmeleri gereken bir dünyadan söz ederken, bu güvenin yalnızca çocuklardan beklediğimiz davranışlarla sağlanamayacağını da kabul etmemiz gerekiyor.
Ve belki de üzerinde düşünmemiz gereken soru yalnızca çocukların neden şiddete başvurabildiği değildir.
Çocuklardan şiddetsiz bir dünya kurmalarını beklerken, onlara nasıl bir dünya gösteriyoruz?


