Cumartesi, Ağustos 8, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Görünmez Yaralar ve Toplumun Unutma Israrı

Bir insanın veya topluluğun başına gelebilecek en büyük yıkımlardan biri, yaşadığı dehşeti anlatacak bir muhatap bulamamasıdır. İnsan eliyle yaratılan şiddet; ister bir savaş alanında, ister mahrem bir evin kapalı kapıları ardında yaşansın, kurbanı yalnızca fiziksel bir tehditle yüz yüze bırakmaz; aynı zamanda dünyanın adil, güvenli ve öngörülebilir olduğu yönündeki temel inancını da kökünden sarsar. Ancak felaketin hemen ardından başlayan asıl trajedi, dehşetin kendisiyle sınırlı kalmaz; toplumun o dehşetle yüzleşmeyi reddeden toplumsal kolektif yanıtında derinleşir.

Psikiyatri tarihine baktığımızda, travma çalışmalarının düz bir çizgide ilerlemediğini, aksine tuhaf bir dönemsel unutma ve yeniden keşfetme döngüsüne hapsolduğunu görürüz. 19. yüzyılın sonunda Jean-Martin Charcot ve Pierre Janet’nin ardından, Josef Breuer ile Sigmund Freud’un “histeri” üzerine yürüttüğü ilk klinik çalışmalar alanın kaderini değiştirdi. Breuer’in ünlü “Anna O.” vakasında gördüğümüz gibi, hastaları dinlemek ve onlara konuşma imkânı tanımak “konuşma tedavisi”, histerik semptomların arkasındaki travmatik hatıraları gün yüzüne çıkardı.

Ancak Freud hafızanın izini sürmeye devam edip bu semptomların kökeninde kadının mahrem dünyasındaki cinsel şiddet, çocukluk çağı istismarları ve ensest gerçekliğini keşfettiğinde işler değişti. Freud, hastalarının anlattığı bu ağır sosyal gerçekliğin burjuva toplumunda yaratacağı toplumsal ve kuramsal tepkiyi göğüslemek yerine geri adım attı. Anlatılanları kadınların “erotik fantezileri” olarak yeniden yorumladı. Böylece kurbanların sesi kısıldı, yaşadıkları travmalar ise fantezi etiketinin altına süpürülerek onlarca yıl unutturuldu.

Aynı unutma refleksi, savaş meydanlarından dönen erkekler için de tekrar etti. Birinci Dünya Savaşı’nda cepheden dönen askerlerin gösterdiği felçler, kekelemeler ve kontrolsüz korku nöbetleri önce fiziksel patlamaların bir sonucu sanılarak “bomba şoku” olarak adlandırıldı. Tablonun psikolojik kökeni anlaşıldığında ise bu askerlere dürüstçe bakılmadı; birçoğu “korkaklık”, “iradesizlik” ya da “ahlaki sakatlık” ile suçlandı. Benzer biçimde Vietnam Savaşı’ndan dönen gazilerin yaşadığı derin yabancılaşma ve yıkım, ancak savaş karşıtı güçlü bir toplumsal hareketin basıncıyla “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” adı altında resmi bir tıbbi tanıma kavuşabildi.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Toplumlar, kurbanın acısına tanıklık etmek yerine neden sistemli bir şekilde unutmayı seçer?

Bu sorunun cevabı kurban, fail ve seyirci arasındaki ahlaki denklemde yatar. Doğal afetlerin yarattığı yıkımlarda kurbana şefkat göstermek ve kol kanat germek görece kolaydır; çünkü ortada insan yapısı bir kötü niyet yoktur. Oysa felaket bir insanın eliyle yaratıldığında, seyirci kalanlar tarafsız kalması imkânsız bir çatışmanın ortasında bulurlar kendilerini. Bu çatışmada failin tarafını tutmak, insani açıdan son derece caziptir. Çünkü fail yalnızca bir şey talep eder: Hiçbir şey yapmamak, duymamak ve konuşmamak. Kurban ise aksine tanıklık talep eder; rahatsız edicidir, acının paylaşılmasını ve sorumluların hesap vermesini ister.

Kurbanın sesine kulak vermek, içinde yaşadığımız evrenin güvenli olduğu illüzyonunu parçalar. Kendi korunaklı dünyamızı korumak için failin sessizlik çağrısına uymak, kurbanı inkar etmek veya onun inanılırlığını sorgulamak toplumsal vicdan için daha zahmetsiz bir kaçıştır. Tıpkı bireysel zihnin dayanılmaz acı karşısında geliştirdiği bastırma ve çözülme (dissosiyasyon) mekanizmaları gibi, toplumlar da kolektif seviyede bir duygu uyuşması ve inkar geliştirirler.

Oysa bir travmanın iyileşebilmesi için gereken ilk ve en can alıcı adım, yaşanan dehşetin tanınması ve adının konmasıdır. Feminist hareketin 1970’lerde “ev içi şiddet” ve “tecavüz” kavramlarını kamusal alana taşıyarak özel alandaki dilsizliği kırması, toplumsal unutmaya karşı verilmiş en güçlü yanıtlardan birisidir. İster kadınlara yönelik ev içi şiddet olsun, ister siyasi terörün yarattığı tutsaklıklar; kurbanın hikayesini özgürce anlatabileceği, güvende hissedeceği ve adaletin tecelli edeceğine inandığı bir sosyal bağlam kurulmadıkça ruhsal yaraların sarılması mümkün değildir.

Sonuç olarak; unutma arzusu ne kadar kuvvetliyse, travmatik gerçeğin yüzeye çıkma direnci de o kadar güçlüdür. Toplumlar kendi bastırdığı sırlarla yüzleşmediği sürece, kurbanların semptomları kolektif bünyede birer yara olarak kanamaya devam eder. İyileşme, inkarın rahatlatıcı sahteliğini reddedip, dehşetengiz de olsa gerçeğin yanında durma cesareti gösterildiğinde başlar.

Kaynakça

  • Herman, J. L. (2016). Travma ve İyileşme: Şiddetin Sonuçları – Ev İçi İstismardan Siyasi Teröre (Çev. T. Tosun). Literatür Yayıncılık.
  • Breuer, J., & Freud, S. (2001). Histeri Üzerine Çalışmalar (Çev. E. Kapkın). Payel Yayınları. Janet, P. (1889). Psikolojik Otomatizma (L'automatisme psychologique).
Nur Karcı
Nur Karcı
Nur Karcı, İstanbul Medipol Üniversitesi Psikoloji lisans programı son sınıf öğrencisidir. Akademik çalışmalarında kanıta dayalı yaklaşımları ve güncel literatür taramalarını temel alarak, teorik birikimini disiplinlerarası bir perspektifle yazıya dökmektedir. Toplumsal fayda misyonuyla LÖSEV bünyesinde aktif gönüllülük yürütmekte ve eş zamanlı olarak müzik eğitimiyle ilgilenmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar