Pazar, Ekim 4, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Onaydan Özgürlüğe: Kendimiz Olmayı Öğrenmek

Bazı kararlar vardır; aslında ne istediğimizi biliriz. Yine de karar vermeden önce bir başkasının ne düşüneceğini düşünürüz.

“Annem bunu nasıl karşılar?”

“Babam benimle gurur duyar mı?”

“Ailem bunu doğru bulmazsa yanlış bir şey mi yapıyorum?”

“Böyle bir karar verirsem bencil olduğumu düşünürler mi?”

Bazen hayatımızın yönünü belirleyen, kendi isteğimizden çok başkalarının vereceği tepki olur. Üstelik bunun için açık bir baskının olması da gerekmez. Kimse bize doğrudan “Bunu yapamazsın.” demiyor olabilir. Ancak zamanla başkalarının beklentilerini o kadar yakından öğreniriz ki, onları kendi iç sesimizden ayırmak zorlaşabilir.

Tam da bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar:

Kendi hayatımızı yaşarken ne kadarımız gerçekten bize ait?

Onaylanmak neden bu kadar önemlidir?

İnsan, ilişkiler içinde gelişen bir varlıktır. Kabul edilmek, ait hissetmek ve başkalarıyla anlamlı bağlar kurmak psikolojik açıdan önemli ihtiyaçlardır.

Öz-Belirleme Kuramı‘nın kurucuları Edward Deci ve Richard Ryan, insanın psikolojik gelişiminde üç temel ihtiyacın önemli olduğunu belirtir: özerklik, yeterlik ve ilişkilenme. Özerklik burada özellikle dikkat çekicidir. Çünkü özerklik, başkalarından bağımsız olmak değil, kişinin davranışlarını kendi değerleri ve iradesiyle uyumlu biçimde seçebilmesidir. Yani insan hem başkalarıyla güçlü bağlar kurabilir hem de kendi kararlarının sahibi olabilir (Deci & Ryan, 2000).

Bu nedenle ailemize bağlı olmak ile kendi kararlarımızı verebilmek birbirinin karşıtı değildir.

Asıl mesele, ilişkilerimizin içinde kendimize ne kadar alan bırakabildiğimizdir.

Bir başka deyişle soru, “Ailem benim için ne kadar önemli?” değil; “Ailem benim için önemliyken ben kendim olarak kalabiliyor muyum?” sorusudur.

Çocukken öğrendiğimiz bazı şeyleri yetişkinliğe taşırız

Çocukluk döneminde sevgi, kabul ve onayla ilgili deneyimlerimiz, kendimiz hakkındaki algımızın oluşmasında önemli bir yere sahiptir.

Bir çocuk başarılı olduğunda yoğun biçimde takdir ediliyor, hata yaptığında eleştiriliyor veya kendi isteğini ifade ettiğinde “zor” olarak görülüyorsa zaman içinde yalnızca davranışlarını değil, kendi değerini de dışarıdan gelen tepkiler üzerinden değerlendirmeye başlayabilir.

Böylece “Doğru olan ne?” sorusunun yanına başka bir soru eklenebilir:

“Böyle yaparsam beni severler mi?”

Bu noktada ebeveynlerin sevgiyi ve ilgiyi belirli davranışlara bağlaması önem kazanır. Assor, Roth ve Deci’nin 2004 yılında yayımlanan araştırması, ebeveynlerin çocuklarına yönelik koşullu ilgisinin yalnızca istenen davranışların ortaya çıkmasıyla ilişkili olmadığını; aynı zamanda çocuklarda içsel baskı, ebeveynin onayını kaybetme korkusu ve özsaygıda dalgalanmalar gibi maliyetlerle de ilişkili olabildiğini göstermiştir.

Burada dikkat çekici olan, dışarıdan gelen kontrolün zaman içinde kişinin kendi iç dünyasına taşınabilmesidir.

Bir noktadan sonra ebeveynin “Bunu yapma.” demesine gerek kalmaz.

Çünkü aynı cümleyi kişi kendi kendine söylemeye başlamıştır.

Başkalarının beklentileri ne zaman kendi sesimize dönüşür?

Yetişkin olduğumuzda çocuklukta duyduğumuz bütün mesajlar ortadan kalkmaz. Bazıları zaman içinde içselleşebilir.

“Başarılı olmalısın.”

“İnsanları üzmemelisin.”

“Aileni düşünmelisin.”

“İnsanlar ne der?”

Bu cümleler yalnızca geçmişten kalan anılar değildir. Bazen bugün verdiğimiz kararların görünmeyen bir parçası haline gelirler.

Üniversite bölümünü seçerken, iş değiştirirken, bir ilişkiye başlarken, evlenirken ya da şehir değiştirirken kendimize “Ben ne istiyorum?” diye sormadan önce “Bunu ailem nasıl karşılar?” diye düşünüyor olabiliriz.

Bu durumda yaşadığımız çatışma yalnızca dışarıdaki insanlarla değildir. İçimizde taşıdığımız beklentilerle de karşı karşıya kalırız.

Bir yanımız “Bunu istiyorum.” der.

Diğer yanımız ise “Ama bunu yaparsan ne düşünürler?” diye sorar.

Ve bazen hayatımız, bu iki ses arasında şekillenir.

Aileden ayrışmak, aileyi terk etmek değildir

Aile ilişkileri söz konusu olduğunda önemli kavramlardan biri benliğin farklılaşmasıdır (differentiation of self). Murray Bowen’ın aile sistemleri yaklaşımında bu kavram, kişinin yakın ilişkilerinin içinde kalırken kendi düşünce ve duygularını ayırt edebilmesiyle ilgilidir.

Başka bir ifadeyle kişi, ailesiyle duygusal bağını sürdürürken onların düşüncelerinden farklı bir düşünceye sahip olabilmelidir.

“Ben seni önemsiyorum.”

“Ama bu kararı kendim vermek istiyorum.”

Bu iki cümlenin aynı anda söylenebilmesi, psikolojik ayrışmanın önemli bir göstergesidir.

Bu kavram yalnızca teorik bir açıklama olarak kalmamıştır. Calatrava ve arkadaşlarının 2022 yılında yayımlanan kapsamlı incelemesi, benliğin farklılaşması üzerine yapılan 295 ampirik çalışmayı değerlendirmiş ve daha yüksek farklılaşma düzeylerinin psikolojik sağlık ve ilişki işlevselliğiyle olumlu yönde ilişkili olduğuna işaret etmiştir.

Dolayısıyla psikolojik özgürlük, aileyle bağları koparmaktan çok bağın içinde kendilik duygusunu koruyabilmekle ilgilidir.

Peki neden “hayır” demek bazen suçluluk yaratır?

Bazı insanlar için “hayır” demek yalnızca bir sınır koymak değildir. Aynı zamanda ilişkide bir şeylerin bozulacağı korkusunu da beraberinde getirebilir.

“Beni artık sevmeyecekler.”

“Bencil olduğumu düşünecekler.”

“Onları hayal kırıklığına uğrattım.”

“Bunca şey yaptıktan sonra bunu nasıl söyleyebilirim?”

Bu düşünceler tanıdık geliyorsa, burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Suçluluk hissetmek ile gerçekten yanlış bir şey yapmak aynı değildir.

Özellikle uzun süre başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önünde tutmuş kişiler, sınır koymaya başladıklarında suçluluk yaşayabilirler. Çünkü alışılmış ilişki düzeninden farklı davranmak, başlangıçta kişiye “yanlış yapıyormuş” gibi hissettirebilir.

Oysa kişinin hissettiği suçluluk her zaman davranışının yanlış olduğunu göstermez. Bazen yalnızca yeni bir ilişki biçimine geçişin yarattığı duygusal rahatsızlığın bir parçasıdır.

Bu nedenle “Kendimi suçlu hissediyorum.” cümlesinin hemen ardından “O halde yanlış yaptım.” sonucuna ulaşmak zorunda değiliz.

Sevgi ile kontrol arasındaki çizgi

Ebeveynlerin çocukları için beklentilerinin olması tek başına sorun değildir. Çocukların sınırlarla karşılaşması, rehberlik edilmesi ve korunması gelişimin doğal parçalarıdır.

Ancak ebeveynin çocuğun davranışlarını yönlendirmesinden farklı olarak psikolojik kontrol, çocuğun düşüncelerini, duygularını ve kendilik algısını da yönetmeye yönelik bir ilişki biçimini ifade eder.

Brian Barber’ın 1996 yılında yayımlanan çalışması, psikolojik kontrolün çocuğun psikolojik dünyasına müdahale eden, düşünce ve duygularını kısıtlayan ya da geçersizleştiren bir ebeveynlik biçimi olduğunu ortaya koyan önemli çalışmalardan biridir. Bu yaklaşım, ebeveynin yalnızca çocuğun ne yaptığıyla değil, çocuğun nasıl hissetmesi veya düşünmesi gerektiğiyle de ilgilenmeye başladığı noktayı anlamamıza yardımcı olur.

Bu nedenle “Senin iyiliğin için söylüyorum.” cümlesinin kendisi belirleyici değildir.

Asıl soru şudur:

Çocuğun kendi düşüncesine, duygusuna ve seçimine ne kadar alan bırakılıyor?

Çocuk farklı düşündüğünde ne oluyor?

Hayır dediğinde ne oluyor?

Bir karar verdiğinde ailesi onunla konuşabiliyor mu, yoksa sevgisini geri çekerek mi karşılık veriyor?

Çünkü sağlıklı ebeveynlik, çocuğun her kararını onaylamak değildir. Ona kendi düşüncelerini geliştirebileceği bir alan açmaktır.

Bu ayrımın önemi, güncel araştırmalarda da görülmektedir. Bradshaw ve arkadaşlarının 2025 yılında yayımlanan meta-analizi, 238 çalışmayı ve 126 binden fazla katılımcıyı inceleyerek ebeveynlerin özerklik destekleyici tutumları ile çocukların iyi oluşu arasındaki olumlu ilişkiyi; psikolojik kontrol ile daha olumsuz gelişimsel sonuçlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur.

Buradaki temel mesaj oldukça basittir:

Çocuğu korumak ile onun yerine yaşamak aynı şey değildir.

Özgürlük, kimseyi umursamamak değildir.

Kendimiz olmayı öğrenmek bazen yanlış anlaşılabilir.

“Artık kimseyi dinlemeyeceğim.”

“Kim ne düşünürse düşünsün.”

“Ben buyum, değişmem.”

Oysa psikolojik özgürlük bunların hiçbiri değildir.

Özgürlük, başkalarının düşüncelerini tamamen yok saymak değil; onların düşüncelerinin kendi seçimlerimizi otomatik olarak belirlemesine izin vermemektir.

Ailemiz bir kararımıza katılmayabilir.

Partnerimiz bizi anlamayabilir.

Arkadaşımız seçimimizi doğru bulmayabilir.

Bütün bunlar ilişkilerin doğal parçalarıdır.

Psikolojik olarak daha özerk hale geldikçe şu düşünce mümkün olmaya başlar:

“Beni anlamaman, kararımın yanlış olduğu anlamına gelmez.”

Ve belki daha önemlisi:

“Senin hayal kırıklığın, benim suçum olmak zorunda değil.”

Kendimize ait bir hayat kurmak

Kendilik duygusu çoğu zaman büyük ve dramatik kararlarla bir anda oluşmaz. Daha küçük sorularla başlar.

“Ben gerçekten ne istiyorum?”

“Bunu kimse benden beklemeseydi yine seçer miydim?”

“Bu karar benim değerlerimle mi ilgili, yoksa birinin beklentisiyle mi?”

“Hayır dediğimde neden bu kadar suçlu hissediyorum?”

“Birini hayal kırıklığına uğratmak benim için neden bu kadar zor?”

“Kimsenin beni onaylamayacağını bilseydim yine aynı seçimi yapar mıydım?”

Bu soruların amacı aileyi suçlamak değildir.

Çünkü ebeveynler de kendi geçmişlerinden, yetiştirilme biçimlerinden, kültürel değerlerinden ve öğrendikleri ilişki modellerinden etkilenirler. Aile içinde aktarılan bazı tutumlar çoğu zaman kötü niyetten değil, öğrenilmiş ilişki biçimlerinden kaynaklanır.

Ancak bir davranışın bize aktarılmış olması, onu sürdürmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez.

Geçmişimizi seçemeyebiliriz; fakat onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirebiliriz.

Özgürleşmek neden başlangıçta zor olabilir?

Kendi kararlarımızı vermeye başladığımızda her zaman rahatlamayabiliriz.

Bazen tam tersine, kaygı ve suçluluk artabilir.

Çünkü uzun süre başkalarının onayıyla yön bulan bir kişi için “Ben ne istiyorum?” sorusu başlangıçta kolay bir soru değildir.

Kendi sesimizi duymaya başladığımızda, yıllardır alıştığımız bazı ilişkisel dengeler de değişebilir. Bu nedenle psikolojik özgürleşme çoğu zaman ani bir kopuş değil, zaman içinde gelişen bir süreçtir.

Önce başkalarının beklentilerini fark ederiz.

Sonra bu beklentilerin kendi seçimlerimizi ne kadar etkilediğini görürüz.

Ardından kendi ihtiyaçlarımızı ve değerlerimizi tanımaya başlarız.

Ve zamanla, bir başkasını hayal kırıklığına uğratma ihtimaline rağmen kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almayı öğreniriz.

Belki de psikolojik olgunluğun önemli göstergelerinden biri tam olarak budur:

Herkesin bizi onaylamayabileceğini kabul ederek yine de kendimiz olabilmek.

Kendimiz olmak bir kopuş değil, bir buluşmadır.

Ailemizden aldığımız her şeyi reddetmek zorunda değiliz.

Bazı değerleri koruyabilir, bazılarını değiştirebilir, bazılarını ise geride bırakabiliriz.

Ailemizi sevebilir, onlara bağlı olabilir ve yine de kendi hayatımızın sorumluluğunu alabiliriz.

Çünkü psikolojik özgürlük, “Kimseye ihtiyacım yok.” diyebilmek değildir.

Daha olgun bir cümledir:

“Sizin sevginize ve varlığınıza değer veriyorum; ama kim olduğumu yalnızca sizin onayınız belirlemiyor.”

Belki de kendimiz olmayı öğrenmek tam olarak burada başlar.

Başkalarının beklentilerini susturmakla değil, onların sesini duyarken kendi sesimizi de duyabilmekle.

Ve bazen bütün bu süreci başlatan soru oldukça basittir:

“Peki, bütün bunların içinde sen ne istiyorsun?”

Kaynakça

  • Deci, E. L., & Ryan, R. M. (2000). The “What” and “Why” of Goal Pursuits: Human Needs and the Self-Determination of Behavior.
  • Assor, A., Roth, G., & Deci, E. L. (2004). The Emotional Costs of Parents’ Conditional Regard: A Self-Determination Theory Analysis.
  • Barber, B. K. (1996). Parental Psychological Control: Revisiting a Neglected Construct.
  • Calatrava, M., Martins, M. V., Schweer-Collins, M., Duch-Ceballos, C., & Rodríguez-González, M. (2022). Differentiation of Self: A Scoping Review of Bowen Family Systems Theory’s Core Construct.
  • Bradshaw, E. L., et al. (2025). Disentangling Autonomy-Supportive and Psychologically Controlling Parenting: A Meta-Analysis of Self-Determination Theory’s Dual Process Model Across Cultures.
  • Pinquart, M., & Nguyen, H. (2026). Associations of Parental Autonomy Support and Psychological Control with Internalizing and Externalizing Problems in Children and Adolescents: A Meta-Analysis.
Fidan Ganbarli
Fidan Ganbarli
Fidan Ganbarli, Bakü Devlet Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Psikoloji Fakültesi Psikoloji bölümünden mezun olmuştur. Akademik gelişimini uluslararası düzeyde eğitimlerle güçlendirerek, YÖK öncülüğünde Marmara Üniversitesi Nüfus ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü koordinasyonunda yürütülen Veri Analizi Okulu Psikometri Modülü kapsamında uzmanlaşma eğitimi almıştır. 3 yılı aşkın resmi psikolog deneyimine sahip olan Ganbarli, psikolojik değerlendirme, davranışın bilimsel analizi ve psikometri temelli yaklaşımlar alanlarında çalışmalar yürütmektedir. Akademik bilgisini pratik deneyimle birleştirerek psikoloji alanında bilimsel ve sistematik yaklaşımı ön planda tutmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar