Bu Ömür Kimin İçin?
Uzun zamandır “Ben kendimden razı mıyım? Yaşadığım hayattan memnun muyum?” sorularının ruhumda oluşturduğu gürültünün hafiflediğini hissediyorum.
“Ben kendimden razıyım…”
Bu cümleyi kurabilmek bize bazı bedeller ödetir. Arkadaşlıkları, aile ilişkilerini, iş ilişkilerini zorlayabilir; bazı kapıları kapatmamızı, bazı kapı eşiklerinde sabahlamamızı gerektirebilir.
Bu çaba kimi zaman yalnızlığı, kimi zaman dışlanmışlığı, kimi zaman da bir acının içinde sıkışıp kalmışlığı hissettirir.
Peki bunları neden yapalım? Neden çabalayalım, neden konfor alanımızdan çıkalım? Niye duygusal olarak zorlanalım, neden ilişkilerde yıpranalım? Neden sorgulayalım, neden zihnimizde hep aynı sorularla boğuşalım?
“Kendimden, yaşadığım hayattan razı mıyım?”
Belki de yaşam, “kendinden razı olmak, yaşadığın hayattan memnun olmak” ile “ben aslında hep başkaları için yaşamışım; ben yokmuşum” arasında bir salınım gibi.
Annem varmış, babam varmış; onların istekleri varmış. Eşim, çocuğum, elalem varmış. Herkes varmış ama ben yokmuşum…
Ötekilerin hayallerini, beklentilerini gerçekleştirmek için yaşarken hissettiğimiz yorgunluk ile aynada gördüğümüz kişiden memnun olduğumuz, gece başımızı yastığa koyduğumuzda geçen günü kayıp saymadığımız, “yaşadım, içime sindi” diyebildiğimiz bir hayatın yorgunluğu arasında fersah fersah fark var.
Kendin için yürüdüğün yollar, tırmandığın yokuşlar dışarıdan bakıldığında çok zor bir hayatın varmış gibi gösterebilir. Ama kendi yolunda olmanın verdiği yaşam doyumu, yorgunluğun çok ötesindedir.
Çünkü kendi içinden geldiği gibi yaşayamadığın, başkalarının istekleri doğrultusunda yürümek zorunda olduğun ve adına “kendi yolum” diyemediğin bütün yollar, bütün yolculuklar, bütün yokuşlar zor gelir.
Kendinden razı olmak, yaşamından memnun olmak; yol ne kadar sancılı olursa olsun, kendi içinden geldiği gibi yaşayabilmek, ötekilere adanmış bir yaşamdan daha az yorucu hissettirebilir.
Çocukken onayı dışarıda aramak, bizi büyüten ve olgunlaştıran doğal bir gelişim özelliğidir. Fakat o ihtiyacı yetişkin dünyasına taşıdığımızda zorlanmalarımız başlar.
Kendinden razı olma hali de biraz burada başlar: Onayı dışarıdan değil, içeriden alabildiğimiz yerde.
Elalem…
Çoğu zaman zihnimizde büyüttüğümüz bir yargılayıcıdır. Sürekli bizi gözetleyen, denetleyen, yargılayan hayali bir mekanizma. Yaşamımızı kontrol altına alan, kararlarımızı etkileyen, bize sürekli parmak sallayan bir sistem.
Tanımlamaya çalıştığımızda belki bazı anılar, bazı yüzler, bazı sözler, bazı duygular ve deneyimler gelir gözümüzün önüne.
İşte zihnimizde kurduğumuz o mahkemenin katmanları bunlardan oluşur.
Ve biz, o mahkemede kendimizi sürekli yargılarız.
Bir düşünsene…
Kaç hayalini önce elalemin gözünde değerlendirdin de vazgeçtin?
Bir de şunu düşün:
Sen kimlerin elalemi oldun?
Belki sen de bir başkasının hayallerini engelleyen, seçimlerini yargılayan o görünmez mahkemenin bir parçası oldun.
Sistem böyle ilerliyor olabilir. Biz bir başkasını ne kadar “elalem” görüyorsak, zihnimizdeki elalem de o kadar büyüyor. Yargıladıkça yargılanmaktan, eleştirdikçe eleştirilmekten korkuyoruz.
Oysa durup baktığımızda, ne konuşanlar ne de konuştuklarımız o kadar önemli.
Ne biz, bir başkasının bizim hakkımızdaki düşüncesi uğruna hayalinden vazgeçmesini gerektirecek kadar önemliyiz; ne de bir başkası, yaşamımızda bu kadar büyük bir role sahip olmalı.
Nitekim yaşam, herkes için bambaşka bir dinamik içinde akıyor. Birinin peşinden koştuğu hayal, diğerinin uçmak için ayağında pranga olarak gördüğü bir yüke dönüşebiliyor.
Birinin sahip olamadığı, diğerinin kurtulmak istediği olabiliyor.
Belki de bu yüzden hem konuşan olmaktan hem de hakkında konuşulandan korkmak arasında salınıyoruz.
Belki ilk eylemimiz, ötekilerin hayalleri ve tercihleri hakkında konuşmayı bırakmak olmalı.
Çünkü başkaları hakkında konuşmak, başkaları hakkında konuşulan ortamlarda bulunmak, zihnimizdeki “elalem”i besliyor. Onun sesini daha da yükseltiyor.
Peki kim bu elalem?
Neden bir ömrü onlar için yaşıyoruz?
Onların beğenileri, eleştirileri, beklentileri neden bizim yaşamımızı şekillendiriyor?
Bir girişim için, yeni bir karar için, yeni bir hayal için içimiz kıpır kıpır olurken, kafamızın içinde “elalem” adına kurduğumuz engelleri belki de önce oradan kaldırmalıyız.
İnsanın kendinden razı olma hali, elalemi, ötekini aşabildiği; ötekilerin fikirlerine ve düşüncelerine açık olurken kendi iç sesiyle, kendi iradesiyle var olabildiği yerde başlar.
Çaba gerektirir.
Mücadele gerektirir.
Bazen yalnız kalmayı, bazen anlaşılmamayı, bazen de kendimize yeniden bakmayı gerektirir.
Ama belki de asıl mesele şudur:
Kendimiz olarak var olduğumuz bir yaşamda da yorulacağız. Bize ait olmayan, doğamıza uymayan bir yaşam için de yorulacağız.
Sándor Márai’nın dediği gibi:
“İnsanın kendi doğasına aykırı yaşaması, insanüstü bir gayret gerektirir.”
Dolayısıyla mesele yorulmamak değil…
Belki mesele, hangi yorgunluğu göze aldığımızdır.
Ve belki de insanın kendinden razı olması, tam da burada başlıyor.
Başkalarının gözünden çıkıp, kendi hayatımıza geri döndüğümüzde.
Sevgiyle
Kaynakça
- İşin Aslı Judit ve Sonrası / Sándor Márai


