Belki de hiç olmadığı kadar özgürüz. Peki neden hiç olmadığı kadar yalnız hissediyoruz?
“Artık kimse gerçekten arkadaş olmuyor.”
Son yıllarda bu cümleyi daha sık duyuyoruz. İnsanların sosyal çevreleri var; fakat ilişkilerin derinliği, sürekliliği ve güven duygusu konusunda aynı şeyi söylemek zor. Sosyal medyada yüzlerce kişiyle bağlantımız olabilir, her gün onlarca insanla iletişim kurabilir, hatta hafta sonlarımızı planlarla doldurabiliriz. Yine de gecenin bir yarısında gerçekten arayabileceğimiz insan sayısı oldukça sınırlı olabilir.
Burada önemli bir paradoks var:
Bağlantımız arttıkça neden yakınlığımız aynı ölçüde artmıyor?
Bu sorunun cevabını yalnızca “insanlar değişti” diyerek açıklamak kolay. Fakat belki de mesele bundan daha büyük. Arkadaşlıkların nasıl kurulduğu, sürdürüldüğü ve sonlandırıldığı; içinde yaşadığımız kültürden, teknolojiden, çalışma biçimlerinden ve bireyden beklenen yaşam tarzından bağımsız değil.
Belki de mesele insanların arkadaş olmak istememesi değil.
İçinde yaşadığımız dünyanın uzun süreli ve derin bağlar kurmayı giderek zorlaştırması.
Bireyselleşme: Özgürlüğün Diğer Yüzü
Bireyselleşme, modern insanın önemli kazanımlarından biri.
Kendi kararlarını verebilmek, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak kimliğini oluşturabilmek, “hayır” diyebilmek ve ilişkiler içerisinde kendisini kaybetmemek psikolojik açıdan değerlidir.
Üstelik geçmişte birçok insanın yalnızca ailesi, toplumu veya çevresi tarafından belirlenen yaşam biçimlerinden çıkabilmesi de bireyselleşmenin sağladığı özgürlükle mümkün olmuştur.
Dolayısıyla sorun bireyselleşmenin kendisi değildir.
Sorun, bireyselleşmenin ilişkilerden bağımsız bir yaşam idealine dönüşmesi olabilir.
“Kendime yetebilirim.”
Bu sağlıklı bir cümledir.
Fakat:
“Kimseye ihtiyacım yok.”
dediğimizde başka bir yere geçeriz.
Çünkü insan yalnızca özerk bir birey değildir. Aynı zamanda ait olmaya, görülmeye, anlaşılmaya ve başka insanlarla anlamlı bağlar kurmaya ihtiyaç duyan ilişkisel bir varlıktır.
Psikolojide ait olma ihtiyacı, insanın temel sosyal motivasyonlarından biri olarak ele alınır. Süreklilik taşıyan, karşılıklı önem ve duygusal yakınlık içeren ilişkiler kişinin psikolojik işleyişinde önemli bir yere sahiptir.
Bu nedenle birine ihtiyaç duymak her zaman güçsüzlük değildir.
Bazen bir başkasına ihtiyaç duyabilmek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.
“Sınır Koymak” ile “Duvar Örmek” Arasında
Son yıllarda psikolojik kavramların gündelik dile taşınması önemli bir farkındalık yarattı. Özellikle sınır koymak, insanların ilişkiler içinde kendilerini korumaları açısından değerli bir beceri olarak öne çıktı.
Fakat burada ince bir çizgi var.
Sınır koymak, kişinin kendisini korurken ilişkiye devam edebilmesine olanak tanır.
Duvar örmek ise kişinin incinme ihtimalini azaltmak için yakınlığı tamamen engellemesidir.
Bir arkadaşımız bizi kırdığında konuşmak yerine onu hayatımızdan çıkarmak daha kolay olabilir.
Bir anlaşmazlık yaşadığımızda ilişkiyi onarmaya çalışmak yerine iletişimi kesmek daha az yorucu gelebilir.
Bir insanın beklentileri bizi zorladığında “Ben kimse için kendimden ödün vermem.” diyerek uzaklaşmak daha güçlü hissettirebilir.
Bazen gerçekten uzaklaşmak gerekir.
Her ilişki sürdürülmek zorunda değildir.
Ancak her çatışmanın toksisite, her hayal kırıklığının uyumsuzluk, her rahatsızlığın da ilişkinin bitmesi gerektiği anlamına geldiği bir noktaya geldiğimizde yakınlık kurmak zorlaşır.
Çünkü yakın ilişkiler kusursuz değildir.
İnsanlar hata yapar.
Yanlış anlar.
Yanlış anlaşılır.
Bazen sözünü tutmaz.
Bazen arkadaşının ihtiyacını kendi ihtiyacının önüne koyması gerekir.
Bazen de iki insan aynı konuda tamamen farklı düşünebilir.
Yakınlığın ölçütü, bunların hiç yaşanmaması değildir.
Yakınlığın önemli bir parçası, bunlar yaşandığında ilişkinin onarılabilmesidir.
Akışkan Bir Dünyada Kalıcı İlişkiler
Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı, içinde yaşadığımız dünyanın neden bu kadar değişken olduğunu anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor.
Bauman’a göre çağdaş toplumda daha önce görece kalıcı olan birçok yapı giderek daha geçici, esnek ve değişken hâle geliyor. İşler, şehirler, kimlikler, yaşam biçimleri ve ilişkiler daha hızlı değişiyor.
Bu dönüşümün olumlu tarafları da var.
İnsanlar artık istemedikleri ilişkilerden çıkabiliyor, farklı bir yaşam kurabiliyor ve geçmişte zorunlu kabul edilen birçok bağı sorgulayabiliyor.
Fakat bunun başka bir sonucu daha olabilir:
Bir ilişkinin devam etmesi artık daha fazla bireysel tercihe bağlı.
Bu da ilişkileri özgürleştirirken aynı zamanda kırılganlaştırabiliyor.
Eskiden aynı mahallede yaşamak, aynı okulda bulunmak, aynı işyerinde çalışmak veya aynı topluluğun parçası olmak insanları uzun süre birbirlerinin hayatında tutabiliyordu.
Bugün ise bir ilişkiyi sürdürmek için fiziksel yakınlık gerekmiyor.
Ama tam tersine, ilişkiyi sürdürmek için bilinçli bir çaba gerekiyor.
Çünkü insanlar daha kolay taşınıyor.
Daha kolay iş değiştiriyor.
Daha kolay yeni çevrelere giriyor.
Ve belki de daha kolay hayatlarından çıkıyor.
Bu nedenle modern arkadaşlıkların en önemli meselelerinden biri süreklilik olabilir.
Bir arkadaşlığın yıllarca devam etmesi yalnızca iyi anlaşmaya değil, birbirinin hayatında kalmaya da bağlıdır.
Bowling Alone: Sadece Arkadaşlarımızı mı Kaybediyoruz?
Robert Putnam’ın “Bowling Alone” yaklaşımı burada başka bir pencere açıyor.
Putnam, modern toplumlarda insanların ortak sosyal etkinliklere, gönüllü yapılara ve topluluklara katılımının azalması üzerinden sosyal sermayenin zayıflamasını tartışıyor.
Bu düşünceyi gündelik hayatımıza uyarladığımızda mesele yalnızca “kaç arkadaşımız var?” sorusu olmaktan çıkıyor.
Çünkü arkadaşlıklar aynı zamanda bizi daha geniş sosyal ağlara bağlar.
Bir arkadaşımız sayesinde yeni insanlarla tanışırız.
Bir topluluğun parçası oluruz.
Birlikte bir şey üretiriz.
Birbirimize yardım ederiz.
Bir sorun yaşadığımızda destek alırız.
Dolayısıyla sosyal bağların azalması yalnızca bireyin daha yalnız hissetmesine değil, toplumsal güven ve karşılıklılık duygusunun da zayıflamasına neden olabilir.
Birbirimizi yalnızca bireyler olarak değil, birbirimize bağlanan insanlar olarak düşünmek gerekir.
Performans Gösteren Birey ve “Faydalı” İlişkiler
Byung-Chul Han’ın modern toplum eleştirileri ise tartışmayı başka bir yere taşıyor.
Günümüz insanı yalnızca çalışmaya değil, kendisini sürekli geliştirmeye de yönlendiriliyor.
Daha başarılı olmalıyız.
Daha üretken olmalıyız.
Daha sağlıklı olmalıyız.
Daha sosyal olmalıyız.
Daha iyi görünmeliyiz.
Hatta daha iyi bir “versiyonumuza” dönüşmeliyiz.
Bu performans mantığı ilişkilerimize de sızdığında ortaya farklı bir problem çıkıyor:
Arkadaşlıklarımızı da verimlilik üzerinden değerlendirmeye başlayabilir miyiz?
“Bana ne katıyor?”
“Beni geliştiriyor mu?”
“Enerjimi yükseltiyor mu?”
“Hayatıma değer katıyor mu?”
Bu soruların bazıları elbette önemlidir.
Fakat bir insanı yalnızca bize sağladığı fayda üzerinden değerlendirdiğimizde, ilişkinin insani boyutu giderek geri plana itilebilir.
Çünkü gerçek arkadaşlık her zaman “faydalı” değildir.
Bazen saatlerce hiçbir şey yapmadan oturmaktır.
Bazen aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemektir.
Bazen arkadaşımızın kötü gününde onunla birlikte kötü hissetmektir.
Bazen bize hiçbir şey katmayan, hatta bizi yoran bir dönemde bile yanında olmaktır.
İnsan ilişkileri her zaman verimli olmak zorunda değildir.
Bazı ilişkilerin değeri tam da verimlilik ölçüsüne sığmamasından gelir.
Dijital Kalabalıkta Yalnızlık
Sosyal medya ise bütün bu dönüşümün en görünür alanlarından biri.
Bugün insanların hayatlarına hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyoruz.
Kimin nerede olduğunu biliyoruz.
Kimin kimlerle görüştüğünü görüyoruz.
Kimin tatile gittiğini, kimlerin bir araya geldiğini, kimin doğum gününü nasıl kutladığını takip ediyoruz.
Fakat bir insanın hayatını görmek, onunla yakın olmak anlamına gelmiyor.
Görünürlük yakınlık değildir.
Sosyal medya bize sürekli olarak “bağlantıda” olduğumuzu hissettirebilir. Fakat dijital bağlantının duygusal yakınlığın yerini her zaman doldurmadığı biliniyor.
Hatta kişinin başkalarının sosyal hayatlarıyla sürekli karşılaştırma yapması, kendi ilişkilerini yetersiz algılamasına ve yalnızlık hissinin artmasına katkıda bulunabilir.
Bu nedenle bugün belki de sormamız gereken soru:
“Kaç kişiyle iletişim halindeyim?”
değil.
“Kaç kişiyle gerçekten duygusal bir bağım var?”
olmalı.
Yalnızlık, İnsan Eksikliği Değildir
Yalnızlığı yalnızca çevremizde kimsenin bulunmaması şeklinde düşünmek oldukça sınırlı bir yaklaşım olur.
Bir insan ailesinin, arkadaşlarının ve iş arkadaşlarının arasında bile kendisini yalnız hissedebilir.
Çünkü yalnızlık, kişinin sahip olduğu sosyal ilişkiler ile ihtiyaç duyduğu sosyal ilişkiler arasındaki algılanan farkla ilgilidir.
Bu yüzden kalabalık bir sosyal çevre, yalnızlığı otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
İnsan bazen yüzlerce insan tanıyabilir ama hiçbirinin kendisini gerçekten tanımadığını düşünebilir.
İşte bu nedenle arkadaşlık yalnızca “birlikte vakit geçirmek” değildir.
Arkadaşlık aynı zamanda görülmek, anlaşılmak, hatırlanmak ve bir başkasının hayatında önemli bir yere sahip olduğunu hissetmektir.
Yakınlık Cesaret İster
Belki de modern insanın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor.
Yakınlığa ihtiyacımız var ama yakınlığın gerektirdiği kırılganlığı istemiyoruz.
Çünkü birine gerçekten yaklaşmak risklidir.
O kişi bizi hayal kırıklığına uğratabilir.
Bizi yanlış anlayabilir.
Bizi terk edebilir.
Bizim hakkımızda düşündüğümüzden farklı düşünebilir.
Ve belki de en zor olanı, bizim de onu hayal kırıklığına uğratabileceğimizi kabul etmemiz gerekir.
Gerçek yakınlık iki kusursuz insan arasında kurulmaz.
İki insanın birbirinin kusurlarını görmesine rağmen ilişkiyi sürdürebilmesiyle oluşur.
Bu nedenle bazen ilişkilerde ihtiyacımız olan şey daha iyi iletişim tekniklerinden önce ilişkisel tolerans olabilir.
Her rahatsızlıkta kaçmamak.
Her çatışmada vazgeçmemek.
Her hayal kırıklığında “Bu insan bana göre değil.” sonucuna varmamak.
Ve elbette bunun karşı taraf için de geçerli olduğunu kabul etmek.
Peki Çözüm Ne?
Çözüm bireyselleşmeden vazgeçmek değil.
Kimse geçmişteki zorunlu ilişkileri romantikleştirmemeli.
Her ilişki korunmak zorunda değil.
İnsanların kendisini koruması, sınırlarını belirlemesi ve zarar veren ilişkilerden uzaklaşması sağlıklı bir davranıştır.
Fakat ilişkisel özgürlüğü, ilişkisel sorumluluktan tamamen ayırmamak gerekiyor.
Kendi ihtiyaçlarımızı önemserken başkasının ihtiyaçlarını da görebilmek.
Kendi sınırlarımızı korurken bir başkasına hayatımızda yer açabilmek.
Özerk olurken bağ kurabilmek.
Yalnız kalabilmek ama gerektiğinde yardım isteyebilmek.
İlişki içinde kendimizi kaybetmeden “biz” olabilmek.
Belki de ihtiyacımız olan şey tam olarak bu denge.
Çünkü insanın kendine yetebilmesi değerlidir.
Fakat hiç kimseye ihtiyaç duymamayı bir yaşam idealine dönüştürmek, insanın temel aidiyet ihtiyacıyla çelişebilir.
Belki bugün “Kimse artık arkadaş olmuyor.” derken biraz durup başka bir soru sormamız gerekiyor:
“Ben birinin hayatımda gerçekten yer kaplamasına ne kadar izin veriyorum?”
Çünkü yakınlık yalnızca doğru insanı bulmakla kurulmaz.
Yakınlık biraz da kalabilme kapasitesidir.
Kırıldığında konuşabilmek.
Yanlış anlaşıldığında açıklayabilmek.
Karşındaki insanın kusurlu olduğunu kabul edebilmek.
Ve ilişkinin her zaman kolay olmayacağını bilerek yine de bağ kurmayı seçebilmek.
Belki de çağımızın ihtiyacı daha fazla insan değil.
Daha fazla takipçi değil.
Daha kalabalık sosyal çevreler hiç değil.
Daha derin bağlar.
Bizi yalnızca iyi günümüzde değil, kötü günümüzde de tanıyan birkaç insan.
Yanında sürekli kendimizi açıklamak zorunda olmadığımız, susabildiğimiz, hata yapabildiğimiz ve yine de ilişkide kalabildiğimiz insanlar.
Çünkü insanın kendine yetmesi bir güçtür.
Ama birbirimize ihtiyaç duyabileceğimizi kabul etmek de bir güçtür.
Belki de modern insanın öğrenmesi gereken şey yeniden “kendimizden vazgeçmek” değil;
kendimiz olarak kalırken birbirimize yer açabilmek.
Ve belki de gerçek arkadaşlık tam olarak burada başlıyor.
Kaynakça
- Kaynakça
- Bauman, Z. (2000). Liquid modernity. Polity Press.
- Bauman, Z. (2003). Liquid love: On the frailty of human bonds. Polity Press.
- Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529. https://doi.org/10.1037/0033-2909.117.3.497
- Han, B.-C. (2015). The burnout society. Stanford University Press.
- Perlman, D., & Peplau, L. A. (1981). Toward a social psychology of loneliness. In S. Duck & R. Gilmour (Eds.), Personal relationships in disorder (pp. 31–56). Academic Press.
- Primack, B. A., Shensa, A., Sidani, J. E., Whaite, E. O., Lin, L. Y., Rosen, D., Colditz, J. B., Radovic, A., & Miller, E. (2017). Social media use and perceived social isolation among young adults in the U.S. American Journal of Preventive Medicine, 53(1), 1–8. https://doi.org/10.1016/j.amepre.2017.01.010
- Putnam, R. D. (2000). Bowling alone: The collapse and revival of American community. Simon & Schuster.

