Neden Bazı İnsanların Bizi Sevmesini Değil, Bizi Seçmesini İsteriz?
Birinin bizi sevdiğini bilmek her zaman yeterli gelmez. Bazen asıl istediğimiz şey, o kişinin seçenekleri arasından bizi tercih etmesidir. “Beni seviyor mu?” sorusundan çok, “Beni seçiyor mu?” sorusuna takılırız. Özellikle romantik ilişkilerde bu ayrım daha görünür hale gelir. Çünkü sevilmek bir duyguya, seçilmek ise bir karara işaret eder.
Bir insan bizi gerçekten seviyor olabilir ama bizimle bir ilişki kurmayı tercih etmeyebilir. Bizi önemseyebilir, özleyebilir, hatta bize karşı güçlü duygular besleyebilir; fakat hayatını bizimle paylaşma konusunda adım atmayabilir. Tam da burada sevgi ile seçilme arasındaki fark belirginleşir. Sevgi her zaman davranışa dönüşmez. Seçilmek ise çoğunlukla davranışlarla görünür hale gelir.
Peki neden bazı insanların sevgisinden çok, bizi seçmesine ihtiyaç duyarız?
Bunun önemli nedenlerinden biri, seçilmenin benlik değerimizle ilişkilendirilmesidir. Birinin bizi tercih etmesi, zihnimizde bazen “Demek ki yeterliyim” anlamına gelir. Özellikle çocukluk döneminde sevgiyi koşullu deneyimleyen kişilerde bu ihtiyaç daha güçlü olabilir. “Başarılı olduğumda takdir ediliyorum”, “uslu olduğumda seviliyorum” ya da “beklentileri karşıladığımda değer görüyorum” gibi deneyimler, yetişkinlikte sevgi ile değer arasında görünmez bir bağ kurulmasına neden olabilir.
Böyle bir durumda bir başkasının bizi seçmesi yalnızca romantik bir tercih olmaktan çıkar; benliğimizle ilgili bir onaya dönüşür.
Bu yüzden bazen aslında belirli bir kişiyi değil, onun bizi seçmesini isteriz.
Bu ikisi birbirinden oldukça farklıdır.
Örneğin bir ilişkinin bitmesinden sonra eski partnerimizi yoğun biçimde düşünmeye devam edebiliriz. Onu gerçekten özlüyor olabiliriz. Ancak bazen özlediğimiz şey kişinin kendisinden çok, onun tarafından yeniden tercih edilme ihtimalidir. “Beni bıraktı ama bir gün geri dönerse demek ki yeterince değerliymişim” düşüncesi, ayrılığın yarattığı değersizlik hissini onarmaya çalışabilir.
Bu nedenle bazı ilişkiler bittikten sonra asıl mücadele “onu unutmak” değil, “neden beni seçmedi?” sorusuyla başlar.
Burada reddedilme duygusunun da önemli bir rolü vardır. İnsan zihni belirsizliğe ve reddedilmeye karşı oldukça hassastır. Özellikle karşımızdaki kişinin bizi neden seçmediğini anlayamadığımız durumlarda zihnimiz cevap aramaya devam eder. “Bende ne eksikti?”, “Başka biri benden daha mı güzel?”, “Daha anlayışlı olsaydım farklı olur muydu?” gibi sorular ortaya çıkabilir.
Bu soruların ortak noktası şudur: Karşımızdaki kişinin tercihine kendi değerimiz üzerinden anlam yükleriz.
Oysa bir insanın bizi seçmemesi, bizim seçilmeye değer olmadığımız anlamına gelmez. İnsanların ilişkisel tercihleri yalnızca karşılarındaki kişinin özellikleriyle belirlenmez. Zamanlama, hazır oluş, yaşam koşulları, bağlanma biçimi, beklentiler, korkular ve kişinin kendi iç dünyası da bu tercihlerde rol oynar.
Buna rağmen seçilme ihtiyacımız arttığında kendimizi karşılaştırmaya başlayabiliriz. Başkasının seçilmesini kendi kaybımız gibi algılayabiliriz. Özellikle sosyal medyanın ilişkilere dair sürekli karşılaştırma sunduğu bir dünyada bu daha da belirginleşir. Bir başkasının tercih edilmesi, zihnimizde bizim reddedildiğimiz anlamına gelebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha vardır: Bazen bizi seçmesi zor olan insanlara daha fazla bağlanabiliriz.
Karşımızdaki kişi mesafeli olduğunda, ilgisi tutarsız olduğunda veya ilişki konusunda net davranmadığında, onun bizi seçmesini daha değerli hale getirebiliriz. Çünkü ulaşılması zor olan şeyin zihnimizdeki değeri artabilir. Bu durumda ilişkinin kendisinden çok, elde etmeye çalıştığımız sonuçla ilgilenmeye başlayabiliriz.
“Beni seçerse her şey anlam kazanacak.”
Bu düşünce, kişiyi ilişkinin gerçekliğinden uzaklaştırabilir.
Çünkü sağlıklı bir ilişkide temel soru yalnızca “Beni seçiyor mu?” değildir. “Ben bu kişiyi gerçekten seçiyor muyum?” sorusu da en az onun kadar önemlidir.
Karşılıklı seçim, ilişkinin en önemli göstergelerinden biridir. Birinin bizi istemesi kadar bizim de onu istememiz; onun bizimle ilişki kurmaya hazır olması kadar bizim de o ilişkide kendimizi güvende ve değerli hissetmemiz önemlidir.
Bazen seçilme arzumuz o kadar güçlü olur ki kendi seçimimizi unutabiliriz. Karşımızdaki kişinin bizi tercih etmesini beklerken, onun bize nasıl davrandığını görmezden gelebiliriz. Tutarsızlığı “kararsızlık”, ilgisizliği “korku”, mesafeyi “yaralı olması” şeklinde açıklayabiliriz. Böylece kişinin gerçek davranışından çok, bir gün bizi seçebileceği ihtimaline bağlanırız.
Oysa sevgi, yalnızca hissedilen bir duygu değil; aynı zamanda ilişki içinde karşılığı olan bir davranış biçimidir.
Bu nedenle kendimize zaman zaman şu soruyu sormak faydalı olabilir:
“Beni seçmesini neden bu kadar istiyorum?”
“Onu gerçekten istediğim için mi, yoksa onun beni seçmesi kendimi daha değerli hissettireceği için mi?”
“Bu kişinin bana sunduğu ilişkiyi gerçekten istiyor muyum, yoksa onun tarafından reddedilmemiş olmayı mı istiyorum?”
Bu soruların cevapları her zaman kolay olmayabilir. Çünkü seçilme ihtiyacı çoğu zaman yalnızca bugünkü ilişkilerimizle ilgili değildir. Geçmişte görülmemiş, yeterince önemsenmemiş veya koşullu kabul edilmiş yanlarımız da bu ihtiyacın içinde yer alabilir.
Belki de yetişkinlikte aradığımız şey, bir başkasının bizi seçmesinden çok daha temel bir deneyimdir: Kendimizi seçebilmek.
Kendi değerimizi başkasının kararına teslim etmeden, birinin bizi tercih etmemesini kişisel bir yenilgi olarak görmeden, bize sunulan ilişkinin bizim için yeterli olup olmadığını değerlendirebilmek…
Çünkü gerçek anlamda seçilmek, bir başkasının bizi hayatına dahil etmesiyle başlar gibi görünse de, sağlıklı bir ilişkinin temelinde iki insanın birbirini özgürce seçmesi vardır.
Ve belki de en önemli soru “Beni seçer mi?” değil, şudur:
“Ben, bana böyle davranan birini seçiyor muyum?”


