Pinokyo neden tahtadan yapıldı? Çünkü amaç onu yontarak yetişkin standartlarına uygun hale getirmekti ve en kolay yontulan madde tahtaydı. Geppetto, atölyesindeki o kütüğü yontmaya başladığında sadece bir kukla yapmıyordu; kendi elleriyle yarattığı çocuğa yalnızca bir gelecek sunuyordu: Sadece ve sadece iyi bir çocuk olursan gerçekten var olabilirsin.
Şartlara bağlı bir varoluş, yetişkinlerin onu yontma çabası, sadece iyi olursa görülme vaadi… Tüm bunları düşündükten sonra Pinokyo masalı size bir şey hatırlattı mı? Bu masalın gerçek hayattaki yansımalarını görmek çok da zor olmamalı. Ya da gerçek hayatın bu masala yansımalarını? Bu ikilem ise masalların ve toplumsal anlatıların popülerliğinin tesadüf olmadığı tezinden doğar. Çünkü Pinokyo’nun yazıldığı ve popüler olduğu döneme bakarsak; Sanayi Devrimi’nin başında, uslu, söz dinleyen ve itaatkâr işçilere ihtiyacı olan bir 19. Yüzyıl İtalya’sı görürüz.
Uslu Olursan İnsan Olursun
Pinokyo gözlerini dünyaya açtığı an önüne bir sözleşme konur. Perinin vaadi açıktır: “Uslu durursan, okula gidersen, yalan söylemezsen, gerçek bir çocuk olursun.” İlk bakışta masum bir öğüt gibi duran bu cümle, bir çocuğun duyabileceği en sarsıcı tehdidi gizler: “Şu anki olduğun hâlinle yetersizsin. Sevgiyi ve kabulü ancak kurallarıma uyarsan hak edersin.”
Carl Rogers’ın değerlilik koşulları olarak adlandırdığı bu ifadelerle, çocuğa varlığının kendiliğinden bir değer taşımadığı; onay, şefkat ve aidiyetin ancak belirli bir performans karşılığında satın alınabileceği öğretilir. Bir çocuğun sevilmek ve kendisi olabilmek için onay ihtiyacı peşinden koşmasından daha kötü olmasa da, bu çocuk ileride dışsal onaya bağlı ve öz şefkati düşük bir yetişkin olarak karşımıza çıkar.
Ahşap Bedenin Altındaki “Sahte Benlik”
Peki bir çocuk sevgiyi almak için yeterince iyi değilse, yetişkinlerin onayını ve sevgisini kaybetme korkusuyla baş başa kalırsa ne yapar? Kendi merakını, öfkesini, çocuksu kusurlarını ve oyunculuğunu bir kenara iter; yetişkinlerin alkışlayacağı bir maskeyi yüzüne geçirir. Psikanalist Donald Winnicott’un Sahte Benlik dediği şey tam olarak budur. Bu maskeler ise bir çocuğu giderilmemiş ihtiyaçlarla, yaşanmamış duygularla baş başa bırakır.
Oyuncaklar Ülkesi ve Uzayan Bir Burun
Baskı ve koşullu onay biriktikçe, çocuk ruhu iki uçtan birine doğru itilir: Ya aşırı mükemmeliyetçi olur ya da kendinden bile kaçar. Pinokyo’nun her şeyi bırakıp Oyuncaklar Ülkesi’ne kaçması da tesadüf değildir belki de. Katı ahlaki talepler içselleştirilmediğinde, yalnızca ceza korkusuyla dayatıldığında; dış denetimin bittiği ilk anda çocuk kontrolsüzce anlık hazların verdiği zevke kapılır. Çünkü çocuğun denetimi içten değil dıştan gelmektedir. Kendini nasıl durdurabileceğini, nasıl uyumlayabileceğini değil, nasıl baskılayacağını öğrenir.
Uzayan burun ise sadece bir yalan dedektörü değildir; suçluluk ve ifşa olma korkusunun bedendeki yansımasıdır. Yalan, sevgiyi ve onayı kaybetme korkusundan doğar; burnun uzaması ise çocuğun “Görünürsem sevilmem” kaygısının somut bir anksiyete atağına, hatta somatik işaretlere (sebepsiz karın ağrısı, baş ağrısı vb.) dönüşmesidir.
Hikâyenin en can alıcı dönüm noktası, Pinokyo’nun babası Geppetto’yu dev bir canavarın karanlık karnından kurtardığı andır. Pinokyo bu eylemi periden aferin almak için yapmaz. Not kaygısıyla, ceza korkusuyla ya da uslu çocuk olmak için de yapmaz. Ötekinin acısını fark ettiği, içsel bir sevgi ve sorumlulukla harekete geçtiği için yapar. Kukla, birilerinin çizdiği sınırlara itaat ettiği gün değil; kendi kalbiyle sorumluluk aldığı gün gerçekten insan olur. Bu masal ile verildiği iddia edilen mesaj budur. Peki hikâye gerçekten böyle midir? Keşke bu masalı bize Pinokyo anlatsaydı. O zaman neler söylerdi, ya da neler söyleyemezdi?


