Sevgili nazik okuyucum,
Neden kahveyi evde tek başımıza içtiğimizde buna yalnızlık derken, aynı kahveyi bir kafede içtiğimizde buna sosyalleşmek diyoruz? Oysa değişen yalnızca mekân. Belki de değişmeyen tek şey, insanın kendisiyle baş başa kalma ihtimalidir. Peki, neden bundan bu kadar korkuyoruz?
Bu ay sizlerle “Yalnızlık Psikolojisi” üzerine konuşmak istiyorum.
Hiç fark ettiniz mi? Sosyal medyada beğenilmek, takdir görmek ya da ilgi çekmek için insanların sürekli bir şeyler paylaştığını görüyoruz. Rollo May, Kendini Arayan İnsan kitabında toplumun bireye sürekli kendini sevdirmesi gerektiğini hissettirdiğinden söz eder. Başarılı olmak mı istiyorsun? Kendini sevdir. Yükselmek mi istiyorsun? Kendini sevdir. Zengin olmak mı istiyorsun? Kendini sevdir. Günümüzde ise bu anlayış bambaşka bir noktaya taşınmış durumda. Artık yalnız kalmamak için değil, görünür kalabilmek için sürekli bir şeyler paylaşır hâle geldik.
Bazılarımız sabah kahvaltısını bile elinde reels videoları izleyerek yapıyor. Bazılarımız uyumadan önce mutlaka bir film, bir müzik ya da bir video açıyor. Sessizlikle baş başa kalmaktan kaçıyoruz. Peki, bunun sebebi nedir? Neden yalnızlık ve yalnızlık korkusu bizi bu kadar ele geçirdi? Neden toplumsal olarak yalnızlığı doğal bir ihtiyaç olarak görmek yerine onu eksiklik gibi değerlendirmeye başladık?
Bu durum yalnızca günlük yaşamımıza değil, evlilik algımıza da yansıyor. Toplumda bir erkek evlenmediğinde çoğu zaman bu durum normal karşılanırken, bir kadın evlenmediğinde “Kimse onu seçmedi.” gibi yargılarla karşılaşabiliyor. Oysa belki de kişi yalnızlığı, mutsuz bir evliliğin içinde oluşacak gürültüden daha huzurlu buluyordur. Belki de yalnız kalmak, yanlış bir ilişkinin içinde kaybolmaktan çok daha sağlıklı bir seçimdir.
Peki, yalnızlığı tek bir başlık altında değerlendirebilir miyiz? Belki de her şeyde olduğu gibi yalnızlığın da bir dozu vardır.
Birincisi süreksiz yalnızlık… İnsan zaman zaman kendisiyle baş başa kalır, düşünür, dinlenir ve yeniden güç toplar. Bu yalnızlık ruhu besleyen bir alandır.
İkincisi ise sürekli yalnızlık… Kişinin kendisini ait hissedeceği ilişkiler kuramaması, uzun süre sosyal bağlardan uzak kalması ve bunun acısını derinden hissetmesidir. İşte psikolojik açıdan zorlayıcı olan da çoğu zaman budur.
Şimdi kendine şu soruyu sor: Kendinle en son ne zaman gerçekten baş başa kaldın? Telefonuna dokunmadan, müzik açmadan, sosyal medyaya girmeden yalnızca kendini dinlediğin son an ne zamandı?
Belki de bugüne kadar birilerine kendini kabul ettirebilmek için kendin olmaktan vazgeçtiğin onlarca senaryo yaşadın. Çünkü seçimlerimiz yalnızca bugünü değil, geleceğimizi de şekillendiriyor. Çoğu zaman yalnız kalmamak için ait olmadığımız ortamlarda bulunuyor, benliğimizden uzaklaşıyoruz. Belki futbolu hiç sevmediğimiz hâlde birkaç futbol terimi öğrenip ilgiliymiş gibi davranıyoruz. Belki kabul görmek için sahip olmadığımız imkânları abartıyor, bize ait olmayan hayatların reklamını yapıyoruz. Günün sonunda ise elimizde yalnızca yorgunluk ve stres kalıyor.
Bazen de terk edilmemek için partnerimizin hoşlanmadığımız birçok özelliğini kabul ediyor, hatta seviyormuş gibi davranıyoruz. Dışarıdan bakıldığında bunların ortak noktasının yalnız kalmama çabası olduğunu görüyoruz. Fakat çoğu zaman şu soruyu kendimize sormuyoruz:
Yalnız kalmanın neresi bu kadar korkutucu?
Hayatımız boyunca neden kendimizi kabul ettirmeye çalıştık? Bizi olduğumuz gibi kabul edecek insanların yanında bulunmaktan neden kaçtık? Yoksa cesaretimizi hiç toplayamadığımız için mi?
Belki de gerçek yalnızlık, etrafımızda kimsenin olmaması değil; kendimizden vazgeçmiş olmamızdır. Belki de içimizde bulunan boşluğu bir türlü dolduramıyoruz. Bu yüzden de bir gün birilerinin gelip bizi kurtaracağını, bizi bu yalnızlık çukurundan çıkaracağını düşünüyoruz. Oysa çoğu zaman beklediğimiz kişi dışarıda değil, kendi içimizdedir. Kendimizle kuramadığımız bağı başkalarından bekledikçe yalnızlık daha da derinleşiyor.
Hayatımız boyunca mutluluğu bir ilişkiye, bir dosta, bir eşe ya da kalabalık bir çevreye bağlamaya alıştık. Elbette insan sosyal bir varlıktır ve sevgiye ihtiyaç duyar. Fakat hiçbir insan, kendi içimizde eksik bıraktığımız parçayı bizim yerimize tamamlayamaz. Çünkü başkalarının sevgisi, ancak kendimize gösterebildiğimiz sevginin üzerine inşa edildiğinde kalıcı olur.
Bunu en çok da emekli olmuş, çocuklarını büyütmüş ebeveynlerde görebiliriz. Aslında onların korkusu çoğu zaman ölüm değildir. Asıl korkuları, çocuklarının bir gün evlenip kendi hayatlarını kurması ve artık eskisi kadar onlarla vakit geçiremeyecek olmasıdır. Çünkü çocuklarının ilk doğduğu günden itibaren hayatları büyük bir koşturmacanın içinde geçmiştir. Okul telaşı, hastalıklar, ödevler, sorumluluklar, mezuniyetler, iş hayatı derken yıllar su gibi akıp gitmiştir.
Koşturmayla geçen bir hayat, çoğu zaman insanın hayatın akışını fark etmesini engeller. İnsan durup kendine bakmaya fırsat bulamaz. Fakat yıllarca süren o hareketlilik bir anda sona erdiğinde sessizlik kendini göstermeye başlar. İşte o sessizlik, daha önce hiç yüzleşilmemiş duyguları da beraberinde getirir. Kimi insan bu sessizliği huzur olarak yaşarken, kimi insan ise onu dayanılmaz bir yalnızlık olarak hisseder.
Belki de sorun yalnız kalmak değildir. Sorun, yıllarca kendimizle tanışmaya fırsat bulamamış olmamızdır. Kendimizi yalnızca başkalarına verdiğimiz roller üzerinden tanımladığımızda; anne, baba, eş, sevgili, çalışan ya da arkadaş olduğumuzda, bu roller ortadan kalktığında geriye kim kaldığını bilemeyebiliriz.
İşte bu yüzden yalnızlık bazen bir ceza değil, kendimizi yeniden keşfetmemiz için bir davettir. Sessizlik ilk başta rahatsız edebilir. Çünkü yıllardır bastırdığımız düşünceler ve duygular ilk kez konuşmaya başlar. Fakat insan, kendisiyle dost olmayı öğrendiğinde yalnızlık artık korkulacak bir duygu olmaktan çıkar. Aksine, kişinin kendi benliğine dönebildiği, dinlenebildiği ve kendini yeniden inşa edebildiği en özel alanlardan biri hâline gelir.
Belki de bugüne kadar yalnızlıktan değil, kendimizle karşılaşmaktan korktuk. Çünkü kendimizle baş başa kaldığımızda susturduğumuz tüm sorular yeniden konuşmaya başlıyor. Oysa insanın en uzun yolculuğu, kalabalıkların içinde değil, kendi içine doğru yaptığı yolculuktur.
Kaynakça
- May, R. (2017). Kendini Arayan İnsan (Çev. A. Karpat). Okuyan Us Yayınları.

