Pazar, Ağustos 2, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Sevmek Üzerine Kendini Bulamamış Sorular

Arabada yan koltuktasın. Yolda çok güzel bir şey görmüşsün de “o”, sen daha söylemeden yolu uzatıp aynı yere dönmüş; sen o güzel şeyi göresin diye, böyle bir naiflik.

Sevmediği yumurtayı sırf faydalı diye, onun seveceği şekillerde pişirmenin yolunu aramışsın gibi ya da. Sana şiirler okuyan, kapını açan, sarıp sarmalayan, upuzun boyuyla seni çocuklar gibi havalara uçuran… Dışarıdakiler neyse de sen, onun en dürüst olduğu, en kıyamadığı kişiymişsin gibi.

Nedir bir insan için mücadele edecek gücü bulabilmesinin yolu? Şehir hayatı bizi duygularımızdan mı alıkoydu, yoksa ihtiyaçlar mı değişti?

Hem ihtiyaç ile sevgi nasıl oldu da aynı cümlede buluştu?

Kafamda dönüp duran bir soru var: Bunca değişen istek ve ihtiyaçlar dünyasında bir ilişkiyi sürdürülebilir kılmak nasıl mümkün olur? Örneğin 18’li yaşlardasın ve gözün sadece aşkı seçebiliyor. Gelecek mi? Geldiğinde görürüz, diyorsun. Cesursun, risk almaya açıksın. Olası senaryolardan pek haberin yok. Yalnızca “o” var. “O” ve harika olasılıklar. Öfkelisin de. “Neden bunu böyle yapmışlar, o kaşın üzerinde öyle göz mü olur?!” gibi, çevresel etkenlerin de olduğu, kendini aradığın bir zaman. Yine de şarkılara konu olmuşsun ve en güzel sensin. Ne demişler: “Ne güzel şeysin sen, hep yaşın 19.”

20’li yaşlarda gerçeklerle biraz daha karşılaşıyorsun. Elbette nasıl bir bağlanma örüntün olduğunu keşfetmek, isteklerini anlamaya çalışmak da bu sürece dahil. Bu yaşlar, her şeyin olabileceği yaşlar da oluyor. Her an evlenebilmek de mümkün ya da “Heyt, yakıyorum tüm gemileri!” deyip yurt dışında bir kariyer başlatmak da. Yani hem ergenliğe veda hem de yetişkinliğe adım arasındaki o sıkışmışlık… Milyonlarca, artık kendi vermen gereken karar. Dostluklar, öfkeler, terapiler, aşklar, hobiler, iş bulma, çok gülmeler, çok ağlamalar… E yani, kendini bulmacalar ve bulmacalar.

Gelelim 30’lara. Şunu çokça duymuş olmalısın: “Otuz yaşıma girdim ve o gün bir şey oldu.” Bir şey. O ne ola ki?

Evet sevgili okur, bu ne menem bir his?

30’lara kadar yaşadığımızı anlamayıp da 30’a bastığımız gün içimizden bir Bülent Ersoy çıkıp “A-AH!” mı diyor? Bir yavaşlama hâli. Sağlık mesela. Artık hastanelerde “Yaşınızdan dolayı olası.” ifadesini çok duymaya başlıyorsun. Sabahlara kadar oturulup sohbet edilen buluşmalardan, “Arkadaşlar, ben erken kalkıyorum.” deyip eve gidene kadar yatağının hayalini kurduğun günlere geçiyorsun. Bu yaşına kadar emek verdiğin şeyler için mücadele etmeye devam ederken karşılığını da almak istiyorsun. Vücudunla, zihninle daha çok konuşuyorsun. Bazen yine öfkelisin ama 18 yaşındaki gibi çevrene değil, bu sefer kendine. Potansiyelini ve olduğun yeri sorguluyorsun. Memnun oluyorsun ya da olmuyorsun. Dahasını istiyorsun ya da istemiyorsun. Yine de güzel, korkma yahu.

Bu yaşa kadar kendini yetiştirebilmişsen, öğrenmeye ve hayatı yaşamaya merakın devam ediyorsa, kendinle yüzleşmelerin olmuşsa, travmalarını yaşayıp onlara tutunup kalmamışsan, yavaşlamanı bir tehdit gibi görmeyip ruhunu ve bedenini dinlemişsen ya da en azından bunun için çabalıyorsan şanslısın. Olmamış şeyler için çevreni suçlamak da mümkün, kendine dönmek de.

Derler ki devamı da bir başkadır. 35 yaşın sabahı, 40’ın sabahı, 50’nin, 59’un… Dönemler, geçişler, dönüşümler, kendini yeniden doğurmalar.

Gelelim meselenin özüne. Belli bir yaştan sonra o meşhur check-list kabarıyor, değil mi? Öyle veya böyle kendini belli bir yaşam standardına alıştırıyorsun. Aileden aldıkların, kariyer basamakların, arkadaş çevren, işin, hobilerin seni tanımlar hâle geliyor. Şehir hayatında bunu biraz daha sert yaşıyorsun. Artık seni tanımladıkları şeyler; yemek yediğin restoranlar, gittiğin mekânlar da olmaya başlıyor. Hepsi ne konuştuğunu, ne düşündüğünü anlatıyor.

Seneler önce hangi ağacın altında oturacağını güneşin konumuna göre belirlerken şimdi ağacın altını da sana satıyorlar. Aman çok güneş gelmesin dersen, ekstraya girer; gölgeyi de satın almaya başlıyorsun. Öyle uzun da oturamazsın sabahtan akşama. Kalabalık var canım. Sonraki gelişinde gölgenin iyisini almak istersen bahşişi unutma.

Seneler önce Amerika’da doğan pozitif psikoloji, zamanla kişisel gelişim ile sıkı fıkı dost oldu ve kitleleri sürekli ortaya çıkarılması gereken bir potansiyeli olduğuna inandırdı. Sürekli bir şey yapmalıydık. Sürekli kendimizi aramalı ve içimizdeki o inci tanelerini keşfetmeliydik. Durmak yok; spor yap, erken kalk, soğuk duş al, olumsuz duygulardan arın, sabah erkenden kahveni iç… Kültür fark etmeksizin aynı ol, aynılaş, farklılığın kalmasın.

İnsanlık, pek çok şeyde olduğu gibi bunda da ipin ucunu kaçırdı. Yalnızlaştıkça kendinde daha önemli bir şey aradı. Daha anlamlı, daha dahiyane… Bulan bulmuştur belki. Fakat güncel duruma bakınca, kültürel kodlarını göz ardı ederek küreselleşen fikirlerin peşinde kendini aramak; sana sunulan bir “ben”i, günde sekiz saat ekran süresinden sonra çok da sorgulamadan kabul ettirmiştir diye düşünüyorum.

Naifliğin, saygının, gözlerinin en derinine bakarak dinlemenin, onun için önemli tüm detayları hatırlamanın, canı yanınca canının yanmasının, tartışırken kırmamak için en doğru kelimeleri aramanın, zaten o tartışmayı da hiç uzatmaya kıyamamanın yerini neler aldı? Sanırım hayat kurma çabası içinde canhıraş hâle gelen birey, bunları daha az duyar hâle geliyor. Rahat bir zihin bunları mümkün kılıyor. Fakat gerçeklerle karşılaşınca da böyle olabilmek zorlaşıyor.

Tüm bunların içinde kendin kalabilmek, seni sen olduğun için seven, yanında güvende ve huzurlu hissettiğin, birlikte eğlendiğin biriyle olmak; diğer tüm isteklerini daha az önemli hâle getirebilecek mi? Yoksa hepsi benim olsuncu musun? Ya da sen zaten bütün iyi şeylere layıksın da hayat mı biraz ters gitti?

Tüm bunları mümkün kılan şey ne öyleyse?

Yanıt basit: Değişebilme kabiliyeti ve buna isteklilik. İkisinden biri olmazsa ilerleme de mümkün olmaz. Aksi, toksik ilişkilere gebedir. Değişim her insan için mümkün olmayabilir. Yaş ilerledikçe değişim kabiliyeti ve istek doğru orantılı olarak azalır. Çünkü kendinle ilgili vazgeçemeyeceğin temel taşlar yerine oturmuştur. Yine de çok isteyebilirsin ve bu isteklilik değişimi de sağlayabilir. Fakat bu noktada, ne kadar sevip sevildiğinden bağımsız olarak gelecekte yaşanacak durumlara cesaret edebilme, zorluklarla mücadele edebilme gücü ve bir de ne kadar güçlü olursan ol, bazı konularda artık güçlü olmayı bir köşeye bırakmak; psikolojik olarak da sürekli büyük mücadelelere girmeyi istememek, göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.

“Beni sevmedi. Sevseydi benimle her türlü mücadeleyi göze alırdı.” demeyi bırak. Kimse, tercih etmediği bir mücadelenin yarın bir gün karşısına çıkmayacağını bilemez elbette. Mesele seninle ilgili değil. Mücadele edip etmeme isteği, sen mükemmel de olsan karşı tarafın dünyasıyla ilgilidir.

Pişmanlıklar, özlemler, hatıralara bakıp durmalar, ağlamalar, onun için hep en iyisini dilemeler… Sevdaya dahil. Yaşanmış her şeye şükür ve teşekkür edebilmek. Göksel ne demiş şarkısında: “İçimde bir kara orman yanıyor gittiğinde.”

Şarkı önerisi: Birsen Tezer – Delikanlı Şiir önerisi: Nazım Hikmet – Ben Senden Önce Ölmek İsterim

Aslıhan Merve Mercan
Aslıhan Merve Mercan
Psikoloji lisansını onur öğrencisi olarak tamamlayan Aslıhan Mercan, mezuniyetinin ardından Almanya’da European Solidarity Corps projesinde çocuk psikolojisi üzerine çalışmalar yürütmüştür. Bu süreçte göç ve aidiyet temalarına ilgi duymaya başlamıştır. Yetişkinlerle de çalışan Mercan, baş etme becerisinin yaşamın en önemli güçlerinden biri olduğuna inanarak EMDR ve Oyun Terapisi alanlarında eğitimler almıştır. Sanatla psikolojiyi buluşturarak insana çok yönlü bir bakış kazandırmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar