Bir hata yaptığınızda aklınızdan ilk geçen cümle ne oluyor? “Bir dahaki sefere daha dikkatli olmalıyım.” mı? Yoksa “Ben zaten hiçbir şeyi doğru yapamıyorum.” mu?
Bir iş yetişmediğinde, bir sunum istediğiniz gibi gitmediğinde, bir arkadaşınız size kırıldığında ya da aynaya baktığınızda kendinizle nasıl konuştuğunuzu hiç fark ettiniz mi? Çoğu insan başkalarına karşı oldukça anlayışlı olabilir. Yakın bir arkadaşımız hata yaptığında onu teselli eder, “Herkes hata yapabilir” deriz.
Sevdiğimiz birinin kendisini yetersiz hissettiğini gördüğümüzde onun güçlü yanlarını hatırlatırız. Ancak aynı anlayışı kendimize göstermek çoğu zaman o kadar kolay değildir. Kendi hatalarımız söz konusu olduğunda daha sert, daha sabırsız ve daha acımasız olabiliriz.
İşte tam bu noktada içsel eleştirmen devreye girer. İçsel eleştirmen, kişinin kendisini değerlendirme biçiminde ortaya çıkan sert ve yargılayıcı iç sestir. Bazen başarısız olduğumuzu söyler, bazen yeterince güzel, başarılı, üretken ya da sevilebilir olmadığımızı hatırlatır.
Üstelik bunu yalnızca büyük hatalar yaptığımızda değil, çoğu zaman oldukça sıradan durumlarda da yapabilir. Bir mesaj attınız ve karşı taraf henüz cevap vermedi. Kesin bana kızdı.
Bir toplantıda fikrinizi söylerken biraz heyecanlandınız. Ne kadar kötü konuştum. Bir gün hiçbir şey yapmak istemediniz.
Ben çok tembelim. Bir başkasının sizden daha başarılı olduğunu gördünüz. “Ben neden onun kadar iyi değilim?” Bu cümlelerin ortak noktası, yaşanan tek bir olayı kişinin bütün benliğiyle ilişkilendirmesidir.
Bir davranışın değerlendirilmesiyle kişinin kendisini değersiz görmesi arasında önemli bir fark vardır. “Bu konuda hata yaptım” demek başka, “Ben başarısız biriyim” demek başkadır. Peki insan neden kendisiyle böyle konuşmayı öğrenir?
Bunun tek bir nedeni yoktur. Çocukluk deneyimleri, aile ilişkileri, okul yaşantıları, sosyal çevre ve kişinin kendisi hakkında zaman içinde geliştirdiği inançlar bu sürecin parçaları olabilir. Sürekli eleştirilen, başkalarıyla karşılaştırılan veya hata yapmanın kabul edilmediği ortamlarda büyüyen bir çocuk, zamanla dışarıdan gelen değerlendirmeleri kendi iç sesi haline getirebilir.
Daha iyisini yapmalısın. Bunun neresi zor? Bak, arkadaşın yaptı.
Böyle davranırsan kimse seni sevmez. Çocuklukta duyulan bu tür mesajların her biri yetişkinlikte aynı cümlelerle devam etmek zorunda değildir. Ancak kişi kendisini değerlendirme biçimini öğrenirken bu deneyimlerden etkilenebilir.
Bir noktadan sonra dışarıdan kimsenin söylemesine gerek kalmaz; kişi kendi kendisini denetlemeye başlar. Bu ses bazen oldukça ikna edicidir. Hatta kişi onu kendi karakterinin bir parçası olarak görebilir.
“Ben gerçekçiyim.” “Kimse bana benim kadar dürüst davranamaz.” “Beni eleştiren biri olmazsa kendimi geliştiremem.” Ancak kendine dürüst olmak ile kendine acımasız davranmak aynı şey değildir. Sağlıklı öz değerlendirme, kişinin hatasını görebilmesine ve bundan bir şey öğrenebilmesine yardımcı olur. Yoğun öz-eleştiri ise çoğu zaman davranıştan çok kişinin değerine yönelir.
Üstelik sürekli eleştirilmek, kişiyi geliştirmek yerine hata yapmaktan korkar hale getirebilir. “Yeterince iyi yapamayacaksam hiç başlamayayım” düşüncesi ertelemeyi, kaçınmayı ve zamanla kişinin kendi kapasitesine olan güveninin azalmasını beraberinde getirebilir. Bu nedenle mükemmeliyetçilik ile içsel eleştiri çoğu zaman birbirini besler.
Kişi kendisinden yüksek beklentiler belirler. Beklentiyi karşılayamadığında kendisini eleştirir. Eleştiri daha fazla çabalamaya neden olur.
Bir süre sonra elde edilen başarı bile yeterli gelmez ve çıta yeniden yükselir. Böylece başarıdan çok eksikliklere odaklanan yorucu bir döngü oluşur. Bazen de içsel eleştirmenin sesi başarısızlıktan çok reddedilme korkusuyla ilgilidir.
“Böyle davranırsam insanlar beni sevmez.” “Hayır dersem kötü biri olurum.” “Karşımdakini üzmemeliyim.” “Biraz daha anlayışlı olmalıyım.” Bu durumda kişi yalnızca kendisini değil, ilişkilerini de sürekli denetlemeye başlayabilir. Herkesin memnun olduğundan emin olmaya çalışırken kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atabilir. Peki bu sesi susturmak mümkün mü?
Belki de amaç onu tamamen susturmak değildir. Çünkü insanın kendisini değerlendirmesi, hatalarından öğrenmesi ve gelişmek istemesi sağlıklı bir ihtiyaçtır. Asıl mesele, değerlendirme ile saldırı arasındaki farkı fark edebilmektir.
Bunun için küçük bir soru bile önemli bir başlangıç olabilir: “Şu anda kendimi değerlendirmeye mi çalışıyorum, yoksa kendime saldırıyor muyum?” Bir başka soru ise daha da düşündürücü olabilir: “Aynı şeyi sevdiğim bir insan yaşasaydı, ona benim kendime söylediğim cümleyi söyler miydim?” Cevap çoğu zaman hayırdır. Kendimize daha şefkatli davranmak, hatalarımızı görmezden gelmek veya her durumda kendimizi haklı çıkarmak değildir. Yaşadığımız güçlüğü inkâr etmeden, kendimizi de o güçlüğün karşısında yalnız bırakmamaktır.
“Bunu daha iyi yapabilirdim” diyebilmek mümkündür. Ama bunun yanına “Yine de elimden geleni yaptım ve bir hata yapmam değerimi belirlemiyor” cümlesini koyabilmek de mümkündür. Psikoterapi sürecinde de kişinin kendisiyle kurduğu bu içsel ilişki görünür hale getirilebilir.
Hangi durumlarda eleştirel sesin ortaya çıktığı, ne söylediği, kişide hangi duyguyu yarattığı ve bu sesin kişinin davranışlarını nasıl etkilediği birlikte incelenebilir. Böylece kişi yıllardır otomatik olarak sürdürdüğü iç konuşmayı ilk kez dışarıdan görebilir. Belki de değişim, kendimize her gün güzel şeyler söylemekle başlamıyordur.
Belki önce kendimize söylediğimiz sert cümleleri fark etmekle başlıyordur. Çünkü bazen hayatımızdaki en yorucu eleştirmen, dışarıdaki biri değil; yıllardır içimizde konuşan sestir. Ve o sesin söyledikleri, her zaman gerçek değildir.


