Hayatınızda artık olmayan ve bir daha hiç olmayacağını bildiğiniz birinin adını duyduğunuzda, içinizde önce bir sızı, hemen ardından nereden geldiğini tam bilemediğiniz bir sıcaklık hissettiğiniz oldu mu? Ya da artık yerinde olmayan çocukluk evinizi düşünürken, burukluğa eşlik eden garip bir şükran duygusuna kapıldınız mı? Hüzünlüdür ama yalnızca hüzün değildir. Canınızı acıtır ama tuhaf bir biçimde iyi de gelir. Çünkü size bir şeyin artık olmadığını hatırlatırken, bir zamanlar var olmuş olmasının sıcaklığını da beraberinde getirir.
Burası, kavuşma ümidinin bittiği ama sevginin baki kaldığı; yokluğun kendisini bile sessizce sevmeyi öğrendiğimiz bir yerdir. Fakat bazen özlediğimiz şey geçmişte gerçekten yaşanmış bir şey bile değildir. Birlikte çıkılmayan bir yolculuk, kurulmamış bir ev, gerçekleşmemiş bir gelecek, söylenmemiş bir söz ya da hiç olamamış bir “biz” de insanın içinde tuhaf bir yokluk bırakabilir. Hiç yaşanmamış bir şeyin eksikliğini hissetmek mümkün müdür? Bütün bunların hepsini kapsar saudade.
Portekizcede bu duygunun güzel bir adı var: saudade.
Saudade; artık yanımızda olmayan bir insana, uzakta kalan bir yere, geride kalmış bir zamana, kaybedilmiş bir yaşantıya, hatta hiç gerçekleşmemiş fakat gerçekleşebilirmiş gibi içimizde yer etmiş bir ihtimale duyulan acı-tatlı özlemi anlatır. Bu nedenle nostaljiyi, hasreti ve özlemi dışarıda bırakmaz; aksine hepsinden bir şeyler taşır. Fakat saudade’nin merkezinde yokluğun içimizde varlığını sürdürmesi vardır.
Kökeni ve Kültürel Boyutu
Saudade kelimesinin eski biçimi soidade, 13. yüzyıl Galisya-Portekiz şiirlerinde karşımıza çıkar; yani kelimenin hikayesi, sıklıkla ilişkilendirildiği Portekiz’in büyük deniz yolculuklarından bile daha eskidir. Yine de sonraki yüzyıllarda denize açılanlar, geride kalanlar, göçler, uzun ayrılıklar ve dönüşün belirsizliği saudade’nin kültürel anlamını derinleştirir. Böylece kelime, yalnızca birini özlemeyi değil, uzakta olanla yaşamaya devam etmenin duygusunu da taşımaya başlar.
Bu duygunun sesini ise Portekiz’in geleneksel müziği Fado’da duyarız. Aşkın, ayrılığın, kederin ve kaybın iç içe geçtiği fado, hüznü ortadan kaldırmaya çalışmaz; onu söylenebilir, paylaşılabilir ve hatta güzel bir şeye dönüştürür. Belki saudade de biraz böyledir: Kaybettiğimiz şeyi geri getirmez, fakat onun yokluğuna ruhumuzda taşıyabileceğimiz bir biçim verir. Tam da bu noktada saudade, kültürel ve şiirsel bir kavram olmanın ötesinde, psikolojik açıdan da ilginç bir düşünme alanı açar. Çünkü insan ruhu için kayıp, bir şeyin dış dünyada artık bulunmamasıyla sona ermez. Bazen tam tersine, dışarıdaki yokluk içerideki varlığı daha görünür hale getirir. Peki, artık hayatımızda olmayan bir insanı, bir yeri ya da bir zamanı içimizde taşımaya nasıl devam ederiz? Daha da önemlisi, hiç gerçekleşmemiş bir ihtimal nasıl olur da gerçekten kaybetmişiz gibi canımızı acıtabilir? Ve neden bazı kayıpları hatırlamak yalnızca acı vermek yerine, aynı zamanda bize tuhaf bir haz, yakınlık ve hatta şükran hissettirebilir?
Psikanalitik Kuram Perspektifinden Saudade
Freud’un Yas ve Melankoli metni, saudade’yi düşünmek için önemli bir başlangıç noktası sunar. Freud’a göre sevdiğimiz kişilere ve bizim için anlam taşıyan şeylere ruhsal bir yatırımda bulunuruz. Psikanalitik literatürde cathexis olarak karşılanan bu yatırım, kayıp gerçekleştiğinde bir anda ortadan kalkmaz. Dış dünya sevilen nesnenin artık orada olmadığını söylese de, iç dünyanın bu gerçekle karşılaşması ve ona yapılan yatırımı yeniden düzenlemesi zaman alır (Freud, 1917/2017). Ancak saudade’yi yasla bütünüyle eşitlemek doğru olmaz. Yas, bir kaybın ardından ruhsal dünyanın değişen gerçekliğe uyum sağlamaya çalıştığı bir süreçtir; saudade ise bu süreçten bağımsız olarak da ortaya çıkabilen, yokluğa eşlik eden belirli bir duygulanım hali olarak düşünülebilir.
Freud’un tarif ettiği melankoliyle de özdeş değildir. Freud’un melankoli tarifinde kayıp yalnızca özlenen nesneyle sınırlı kalmaz; nesneyle yaşanan çatışmanın bir kısmı egoya yönelir ve kendini suçlama, kendilik değerinde düşüş ve benliğin yoksullaşması belirginleşir (Freud, 1917/2017). Saudade’de ise özlenen şeyin yokluğu acı verebilir, fakat kişinin kendisini değersizleştirmesi bu deneyimin kurucu bir parçası değildir. Yokluk bilinir ve onunla birlikte özlenen şeye yönelik sevgi, sıcaklık, hatta kimi zaman şükran korunabilir. Melankolik bir renk taşısa da saudade’de kişi yokluğu bilir; buna rağmen özlenen şeye yönelik sevgi, sıcaklık ve hatta şükran varlığını sürdürebilir. Belki de saudade’nin kendine özgü tarafı tam burada bize görünür olmaya başlar: “Artık yok” ile “iyi ki vardı” duygularını aynı anda taşıyabilmek.
Tüm Bu Duyguları Beraber Taşıyabilmek Nasıl Mümkün?
Melanie Klein’ın nesne ilişkileri yaklaşımı, bu birlikteliği anlamak için bize başka bir kapı açar. Klein’ın depresif pozisyon kavramında ruhsal gelişimin önemli kazanımlarından biri, sevdiğimiz nesnenin yalnızca “iyi” ya da yalnızca “kötü” olmadığını; sevgiyle hayal kırıklığının, yakınlıkla öfkenin aynı ilişkiye ait olabileceğini taşıyabilmektir. Klein’ın onarım (reparation) kavramı da burada önem kazanır: Onarmak, kaybedileni geri getirmek değil, sevilen nesneyi ve onunla kurulmuş bağı iç dünyada yeniden kurabilmektir (Klein, 1940). Saudade’nin acı ile sıcaklığı aynı anda barındırabilmesi de bu açıdan düşünülebilir: Yokluğu inkar etmeden, sevginin izini koruyabilmek.
Fakat burada başka bir soru belirir: Birini özlediğimizde gerçekten yalnızca onu mu özleriz?
Kohut’un kendilik psikolojisi bu soruyu biraz daha ileri taşımamıza yardımcı olur. Hayatımızdaki önemli insanlar yalnızca sevdiğimiz kişiler değildir; onların yanında kendimizi nasıl deneyimlediğimiz de ilişkinin bir parçasıdır. Birinin yanında daha görülmüş, daha canlı, daha değerli ya da daha bütün hissedebiliriz (Kohut, 1971). Dolayısıyla o kişi artık hayatımızda olmadığında, özlediğimiz bazen yalnızca onun varlığı değildir. Onun yanındayken olduğumuz kişiyi de özlüyor olabiliriz.
Belki çocukluk evimizi düşünürken yalnızca o evi değil, o evdeki kendimizi; eski bir sevgiliyi düşünürken yalnızca onu değil, onun yanında mümkün olan kendimizi de özleriz. Spike Jonze’un Her (2013) filmi bu düşünceyi oldukça iyi somutlaştırır. Theodore, bedensel bir varlığı olmayan Samantha ile kurduğu ilişkide yeniden yakınlık, heyecan ve anlaşılma deneyimleri yaşamaya başlar. Kohut’un perspektifinden bakıldığında Samantha, Theodore için yalnızca sevilen bir “öteki” değildir; onun kendisini daha canlı, görülmüş ve ilişki kurabilir hissettiği bir kendilik deneyiminin de parçası haline gelir. Bu nedenle Samantha’nın gidişiyle kaybolan yalnızca Samantha değildir. Theodore, Samantha’nın yanındayken olabildiği Theodore’u da kaybeder. Belki saudade’nin bazı biçimlerinde özlediğimiz şey tam da budur: Bir insanın kendisi kadar, onunla birlikte mümkün olmuş bir kendilik hali.
Filmin sonunda bu düşünce başka bir formda yeniden karşımıza çıkar. Theodore eski eşi Catherine’e bir mektup yazar. Bu kez amacı geçmişi geri getirmek ya da bitmiş ilişkiyi yeniden kurmak değildir. Catherine’in hayatında bıraktığı izi kabul eder; birlikte yaşadıklarına, kendisine kattıklarına ve bir zamanlar paylaşılmış olan sevgiye teşekkür eder. İlişki bitmiştir, fakat yaşanmış olanın değeri bitmemiştir. Belki Her’ün saudade’ye en çok yaklaştığı yer de burasıdır: “Artık yok” ile “iyi ki vardı” aynı anda taşınabilir hale gelir.
Yokluğu Taşıyabilmek
Winnicott’ın “yalnız kalabilme kapasitesi” üzerine düşüncesi, saudade’ye son bir pencereden bakmamızı sağlayabilir. Winnicott’a göre yalnız kalabilmek, paradoksal biçimde, geçmişte güvenilir bir ötekinin varlığını deneyimlemiş olmakla ilişkilidir (Winnicott, 1958). Birinin fiziksel olarak yanımızda olmaması, onunla kurduğumuz ilişkinin ruhsal olarak bütünüyle ortadan kalkmasını gerektirmez.
Belki saudade de biraz bu kapasiteyle birlikte düşünülebilir: Orada olmayanı içeride taşıyabilmek, ama içeride taşıdığımız şeyin bugünkü hayatımızın yerini almasına izin vermemek. Özlemek, her zaman geri istemek değildir. Bazen bir şeyin artık olmayacağını bilmek ve yine de onun bizde bıraktığı yere sevgiyle bakabilmektir.
Burada, konunun kapsamından çok uzaklaşmadan küçük bir parantez açmak gerekebilir. Yokluk her zaman sevgi ve şükranla taşınmaz. Bazen özlediğimiz kişiye aynı zamanda öfke duyar; nasıl gittiğini anlamlandıramamış, bize yaptıklarını affedememiş ya da söylenmemiş sözlerle baş başa kalmış olabiliriz. Böyle durumlarda bağı sürdüren yalnızca sevgi değil, öfke, kırgınlık ve yarım kalmışlık da olabilir.
Psikanalitik açıdan sevgi ve öfkenin aynı kişiye yönelmesi bir çelişki değildir. Klein’ın ambivalans üzerine düşünceleri de sevdiğimiz kişinin bizi inciten taraflarını aynı ilişkinin içinde taşıyabilme kapasitesine işaret eder. Kayıp söz konusu olduğunda ise bu daha güç hale gelebilir; çünkü bazen açıklama isteyebileceğimiz, hesap sorabileceğimiz ya da ilişkiyi onarabileceğimiz kişi, yani muhattap artık orada değildir. Belki mesele, birini içimizde taşımak ile onu içimizde tutmak arasındaki farkta yatar: Yokluğu kabul ederek bizde bıraktığı karmaşık izlere yer açmak başka, hala bir açıklama, telafi ya da farklı bir son bekleyerek bağı sürdürmek başka bir ruhsal deneyimdir. Her kişinin deneyimi biricik olacağından kendi bağlamı ve dinamiği içinde terapötik ortamda ele alınmalıdır.
Peki Hiç Yaşanmamış Bir Şeyi Kaybedebilir miyiz?
Buraya kadar özlediğimiz şeyin bir zamanlar gerçekten var olduğunu düşündük. Peki ya hiç var olmadıysa? İnsan yalnızca yaşadıklarına değil, yaşayacağını düşündüğü ihtimallere de ruhsal yatırım yapabilir. Biten bir ilişkide kaybettiğimiz yalnızca birlikte geçirdiğimiz yıllar değildir; birlikte yaşayacağımızı düşündüğümüz ev, çıkacağımız seyahatler, belki birlikte yaşlanacağımız gelecek de o ilişkinin içinde çoktan kendine bir yer edinmiş olabilir. Bunların hiçbiri gerçekleşmemiştir; ama ruhsal dünyamızda bütünüyle “yok” da değildir.
Bu nedenle bazen yalnızca “olanın” değil, “olabilecek olanın” da kaybını yaşarız. Dış dünyada hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir gelecek, iç dünyada çoktan kurulmuş olabilir. Saudade’nin belki de en dokunaklı taraflarından biri burada belirir: İnsan, hiç sahip olmadığı bir şeyin yokluğunu da hissedebilir. Bu durumun sanatsal ifadesine Celine Song’un Past Lives (2023) filminde rastlanır. Film, gerçekleşmiş olan kadar gerçekleşmemiş ihtimallerin bıraktığı duygusal izlere odaklanarak saudade’nin bu formunu somutlaştırır. Muhtemelen bu bakış açısıyla izleyip dinlediğimiz vakit, saudade’nin sanatsal ifadeleri daha sık görünür olacaktır. Nihayetinde insana dair olan çoğu duygu çoğunlukla sanatta karşılık bulmuştur. Metinde paylaşılan film örnekleri, konuya dair ilgisi olabilecek okuyucuya sunulan tematik birer referanstır.
Yokluğun İçimizdeki Varlığı
Belki saudade’yi bu kadar tanıdık, ama bir o kadar da tarif edilmesi güç kılan şey budur. İnsan yalnızca yanında olanlarla değil; kaybettikleriyle, geride bıraktıklarıyla ve hatta hiç gerçekleşmemiş ihtimalleriyle de şekillenir. Bir çocukluk odası artık yerinde olmayabilir, sevdiğimiz biri hayatımızdan çıkmış olabilir, bir zamanlar mümkün görünen bir gelecek hiç yaşanmamış olabilir. Yine de bunların ruhsal dünyamızdaki karşılığı bir anda yok olmaz. Psikanalitik açıdan bakıldığında mesele belki de geçmişi silmek ya da kaybettiğimiz her şeyden bütünüyle vazgeçmek değildir. Bazen ruhsal hareket, artık dışarıda olmayanın içerideki yerinin değişebilmesidir. Sevdiğimiz insanlar, yaşadığımız dönemler ve gerçekleşmemiş ihtimaller içimizde iz bırakır; fakat bu izlerin varlığı bugünde yeni bağlar kurmamıza engel olmak zorunda değildir. Belki bu yüzden saudade yalnızca hüzün değildir. İçinde sevgi, kayıp, şükran, özlem ve bazen gerçekleşmemiş olanın burukluğu birlikte bulunabilir. Başlangıçta sözünü ettiğimiz o ince sızıyla hemen ardından gelen sıcaklık da belki tam buradan doğar: Bir şey artık yoktur. Ama bizde bıraktığı şey hala vardır.
Kaynakça
- Freud, S. (2017). Yas ve Melankoli (Çev. E. Kapkın). Metis Yayıncılık. (Orijinal çalışma 1917'de yayınlanmıştır) Klein, M. (1935). A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 16, 145–174.
- Klein, M. (1940). Mourning and its relation to manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 21, 125–153.
- Kohut, H. (1971). The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. International Universities Press.
- Winnicott, D. W. (1958). The capacity to be alone. International Journal of Psycho-Analysis, 39, 416–420.


