Pazartesi, Ekim 19, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Korkunun Kapısını Kim Açıyor? Sevimli Canavarlar ile Öğrenilmiş Korkular, Kaçınma ve Cesaretin Psikolojisi

Bir çocuğun gece odasında bir ses duyduğunu düşünelim. Önce yorganını biraz daha yukarı çeker, ardından dolabın kapağına bakar. Gündüz defalarca açıp kapattığı o dolap, karanlıkta bambaşka bir şeye dönüşmüştür. Sonunda dayanamaz, anne babasının yanına gider: “Anne, benim odamda bir şey var galiba.”

Yetişkin için durum oldukça açıktır. Dolapta kıyafetler vardır, ses muhtemelen pencereden gelmiştir ve odada tehlikeli hiçbir şey yoktur. Yine de çocuğun kalbi hızla atıyordur. Çünkü bazen bir şeyden korkmak için onun gerçekten orada olması gerekmez. Orada olabileceğini düşünmek yeterlidir.

Sevimli Canavarlar da bu ihtimal üzerine kurulmuş bir hikaye. Çocukların dolaplarında canavarlar bulunduğunu düşünerek büyüdükleri bir dünyada, gerçekten canavarlar vardır. Üstelik onların da kendi şehirleri, işleri ve günlük telaşları bulunur. Canavarlar şirketinde çalışan Sulley ve Mike’ın görevi çocukları korkutmaktır. Çocukların çığlıkları şehrin enerji ihtiyacını karşılar; ne kadar çok korku, o kadar çok enerji.

Filmi çocukken izlediğimizde bu fikir pek anlaşılmaz. Yalnızca kapıları açıp çocukları korkutan canavarlar olduğunu görürüz. Yetişkin gözlerle baktığımızda ise başka bir ayrıntı dikkat çeker: Canavarların bütün düzeni korkunun devam etmesine bağlıdır.

Üstelik korkan yalnızca çocuklar değildir. Canavarlar da insan çocuklarının tehlikeli olduğuna inanır. Bir çocuğun kendilerine dokunmasının bile felakete yol açabileceğini düşünürler. Küçük Boo yanlışlıkla canavarların dünyasına girdiğinde yaşanan paniğin nedeni budur. Herkes, karşısındaki küçük çocuğun ne yapabileceğinden korkmaktadır.

Peki hiç karşılaşmadığımız, tanımadığımız, hatta hakkında oldukça az şey bildiğimiz bir şeyden nasıl bu kadar korkabiliriz?

Psikolojide korkunun öğrenilmesine ilişkin çalışmalar bu soruya farklı açıklamalar getiriyor. Rachman (1977), korkuların yalnızca doğrudan yaşadığımız olumsuz deneyimlerle oluşmadığını; başkalarının tepkilerini gözlemleyerek veya bize aktarılan bilgiler aracılığıyla da öğrenilebildiğini ele alır.

Örneğin hiç köpek tarafından ısırılmamış bir çocuk, annesinin her köpek gördüğünde telaşlandığını fark edebilir. Bir başkası asansörde kötü bir deneyim yaşamamıştır ama sürekli asansörde kalma hikayeleri duymuştur. Zamanla karşılaşmadığımız tehlikeler bile zihnimizde oldukça gerçek bir yer edinebilir.

Canavarların çocuklardan korkması da buna benziyor. Çoğu, bir insan çocuğunun gerçekten ne kadar tehlikeli olduğunu bile araştırmamış. Kendilerine anlatılanları bilirler ve bütün davranışlarını bu bilgiye göre düzenlerler. Boo ortaya çıkana kadar bu düşünceyi sorgulamak için pek nedenleri de yoktur.

Günlük hayatta da başkalarından duyduklarımız, bazen hiç yaşamadığımız durumlara karşı temkinli olmamıza neden olabilir. Çevresinden sürekli “Kimseye güvenme, sonra üzülürsün.” sözünü duyan biri, yeni tanıştığı insanlara yaklaşmakta zorlanabilir. Ailesinde yıllarca “İş değiştirilmez, elindekinden de olursun.” dendiğini duyan bir başkası, halihazırda sahip olduğu işi bırakıp önüne çıkan daha iyi bir fırsatı değerlendirmekten çekinebilir. Ortada henüz yaşanmış bir olumsuzluk yoktur; yine de başkalarının deneyimleri ve uyarıları, zamanla kendi beklentilerimizin bir parçası haline gelebilir.

Böyle durumlarda bize aktarılan uyarıların bir kısmı gerçekten işe yarayabilir. Ancak duyduğumuz bir tehlikeyi, her koşulda gerçekleşecek bir sonuç gibi görmeye başladığımızda, kendi deneyimlerimize ne kadar yer bıraktığımızı da düşünmek gerekir.

Filmin en eğlenceli taraflarından biri de burada başlıyor. Sulley, Boo ile gerçekten karşılaştığında kendisine anlatılanlarla gördükleri arasında büyük bir fark olduğunu keşfediyor. Tehlikeli olduğu söylenen çocuk aslında oyun oynamak, yakınlık kurmak ve güvende hissetmek istiyor. Sulley’in düşüncesi değişmeye başlıyor çünkü artık elinde yalnızca duydukları değil, kendi deneyimi de var.

Korkularımızın değişebilmesinde yeni deneyimlerin önemli bir yeri bulunuyor. Ancak burada küçük bir güçlük var: Korktuğumuz şeylerden uzak durduğumuzda, düşündüğümüz tehlikenin gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini de öğrenemiyoruz.

Bir sunum yapmaktan korkan kişinin her fırsatta sunumdan kaçındığını düşünelim. Sunum yapmayınca rahatlar. O gün utandığı için rezil olmamış, kimsenin karşısında konuşmak zorunda kalmamıştır. Fakat zihnindeki “Konuşursam herkes bana güler.” düşüncesini sınayacak bir deneyim de yaşamamıştır. Bir sonraki sunum ihtimalinde aynı korku yeniden ortaya çıkabilir.

Kaçınma davranışının sürmesinde bu kısa süreli rahatlamanın önemli bir payı vardır. Korktuğumuz durumdan uzaklaştığımızda hissettiğimiz rahatlama, gelecekte de uzak durmayı cazip hale getirebilir.

Craske ve arkadaşları (2014), korku ve kaygıyla çalışırken yeni öğrenmelerin önemini vurgular. Korkulan durumla uygun koşullarda karşılaşmak, kişinin beklediği sonucun her zaman gerçekleşmediğini deneyimlemesine yardımcı olabilir. Bu yaklaşım, özellikle kaygı sorunlarında kullanılan maruz bırakma temelli müdahalelerin önemli dayanaklarından biridir.

Burada amaç insanı korktuğu şeyin içine hazırlıksızca atmak değildir. Özellikle çocuklarda, korkunun düzeyi, gelişim dönemi ve kişinin hazır oluşu dikkate alınmalıdır. Gerçek tehlikelerden korunmakla güvenli durumlarda korkuya rağmen ilerlemeyi öğrenmek birbirinden ayrılmalıdır.

Çocukların korkularıyla karşılaştığımızda da benzer bir dengeye ihtiyaç duyarız. Gece dolabında canavar olduğunu düşünen çocuğa “Hadi git yat, her gece aynı konu.” demek onu pek rahatlatmayabilir. Öte yandan her gece dolabı defalarca kontrol etmek, bütün ışıkları açık bırakmak ve çocuğun odasına hiç dönmemesine izin vermek de korkunun sürmesine katkıda bulunabilir.

Belki daha yararlı bir başlangıç, “Gel, beraber bakalım. Seni ne korkuttu?” diyebilmektir. Ardından çocuğun kendi odasında yeniden güvende hissedebilmesi için küçük adımlar atılabilir. Bir süre yanında oturmak, gece lambası kullanmak veya zamanla kendi başına uyumayı denemesi için destek olmak gibi.

Burada çocuğun yalnızca sakinleşmesini istemek yerine, zamanla “Korksam da bununla baş edebilirim.” düşüncesini geliştirmesini istemeliyiz.

Aslında yetişkinlikte de buna ihtiyacımız var. Yeni bir işe başlarken, başka bir şehre taşınırken, ilk kez tek başımıza seyahat ederken veya önemli bir karar verirken korkunun kendi kendine geçmesini beklemek isteyebiliriz. Sanki önce kendimizi yüzde yüz hazır hissetmeli, sonra harekete geçmeliyiz.

Oysa hayatın birçok alanında hazır hissetmek, bazen ilk adımı attıktan sonra mümkün olur. İlk gün heyecanla gittiğimiz iş yerine birkaç hafta sonra daha rahat gireriz. İlk kez yalnız çıktığımız yolculukta defalarca kontrol ettiğimiz şeyleri, sonraki yolculukta daha sakin karşılarız. Deneyim kazandıkça yalnızca çevremiz hakkında bilgi edinmeyiz; kendi baş etme becerilerimizi de tanırız.

Yine de bilmeliyiz ki korku her zaman aşılması gereken bir engel değildir. Korkunun önemli bir koruyucu işlevi bulunur. Hızla yaklaşan bir araçtan uzaklaşmak, tehlikeli bir ortamda temkinli davranmak veya gerçekten riskli bir durumda yardım istemek oldukça değerlidir. Mesele korkunun varlığı kadar, bize verdiği uyarının içinde bulunduğumuz durumla ne kadar örtüştüğüdür.

Bu noktada Sevimli Canavarların başka bir ayrıntısı öne çıkıyor. Şirketin yöneticileri çocukların korkularını azaltmanın yollarını aramıyor. Tam tersine, daha fazla çığlık elde edebilmek için onları nasıl daha etkili korkutabilecekleriyle ilgileniyorlar. Çünkü sistemin işleyebilmesi için çocukların korkmaya devam etmesi gerekiyor.

Bu kurgu, gündelik yaşamda korkunun nasıl kullanılabildiğini düşünmeye de alan açıyor.

Bazen çocukların davranışlarını değiştirmek için korkutmayı seçiyoruz. “Yemeğini yemezsen doktor sana iğne yapar”, “Yaramazlık yaparsan polis gelir” veya “Beni dinlemezsen seni burada bırakırım” gibi cümleler, o an istediğimiz davranışı elde etmemizi sağlayabilir. Ancak çocuk, bu sırada doktorun, polisin veya ebeveyninden ayrılmanın korkulması gereken şeyler olduğuna ilişkin mesajlar da alabilir.

Üstelik korku, çocuğun neden o davranışı yapması gerektiğini anlamasına her zaman yardımcı olmaz. Bazen yalnızca korktuğu sonuçtan kaçınmaya çalışır. Bu nedenle davranışın nedenini açıklamak, sınırları tutarlı biçimde koymak ve çocuğun gelişim düzeyine uygun seçenekler sunmak daha kalıcı bir öğrenmeye katkıda bulunabilir.

Korkunun davranışlarımızı yönlendirmesi yetişkinlikte de tanıdık bir durumdur. İşini kaybetmekten korktuğu için her talebe evet diyen biri, dışlanmaktan çekindiği için düşüncelerini söylemeyen bir başkası veya yalnız kalmamak için kendisine iyi gelmeyen bir ortamdan ayrılmayı erteleyen biri… Bazen bizi bir yerde tutan şey, orada gerçekten mutlu olmamızdan çok, ayrılırsak ne olacağından korkmamızdır.

Bu örneklerin hepsinde aynı mekanizma bulunduğunu söyleyemeyiz. Yine de korkunun yalnızca bir duygu olarak kalmayıp kararlarımızı nasıl etkileyebildiğini görmek önemlidir.

Filmin sonunda ise canavarlar çok şaşırtıcı bir şey keşfeder: Çocukların kahkahaları, çığlıklarından daha fazla enerji üretebilmektedir. Yıllardır korku üzerine kurdukları sistem, aslında başka bir şekilde de çalışabiliyordur.

Bence hikayenin en güçlü tarafı bu değişim. Çünkü canavarlar yalnızca çocuklara dair düşüncelerini değiştirmiyor; doğru kabul ettikleri bütün bir düzeni yeniden değerlendiriyorlar.

Bizim de zaman zaman kendimize sormamız gereken sorular olabilir: “Bunu gerçekten denedim mi, yoksa kötü sonuçlanacağından emin olduğum için hiç başlamadım mı?”, “Bu durum şu anda tehlikeli mi, yoksa bana eskiden korktuğum bir şeyi mi hatırlatıyor?”, “Bir süredir uzak durduğum şeyle karşılaşsam ne öğrenebilirim?”

Tabii ki bu soruların her biri bizi mutlaka korktuğumuz şeye yaklaşmaya götürmeyebilir. Bazen uzak durmak en doğru karardır. Ancak korkuyla verdiğimiz kararların ne kadarının mevcut koşullara, ne kadarının geçmiş deneyimlerimize ve beklentilerimize dayandığını fark etmek, seçeneklerimizi daha açık görmemizi sağlayabilir.

Çocuklar için de korkular zaman içinde değişir. Küçükken dolabındaki canavardan korkan bir çocuk, birkaç yıl sonra sınıfta yanlış cevap vermekten çekinebilir. Ergenlikte arkadaşları tarafından dışlanma ihtimali daha ürkütücü gelebilir. Yetişkinlikte ise başarısız olmak, reddedilmek, sevdiklerimizi kaybetmek veya geleceği kontrol edememek korkularımız arasında yer alabilir.

Bu korkuların hepsini ortadan kaldırmamız mümkün olmayabilir. Fakat her duygu gibi korkuyla kurduğumuz ilişki de şekillenebilir.

Çocuklarımızın da her durumda cesur olmasını beklemek zorunda değiliz. Bazen ağlayacak, bazen geri çekilecek, bazen denemek istemeyecekler. Böyle anlarda onları dinlemek, korkularını küçümsememek ve uygun olduğunda yeniden denemeleri için destek olmak, kendi kapasitelerini keşfetmelerine yardımcı olabilir. Korkular günlük yaşamlarını belirgin biçimde kısıtlamaya başladığında ise profesyonel destek almak önemlidir.

Belki bir gün gece odasından çıkıp yanımıza gelen çocuk, birkaç yıl sonra kendi başına başka bir güçlüğün üstesinden gelecek. O gün artık dolabındaki gölgeyi hatırlamayabilir. Fakat korktuğu bir durumla karşılaştığında neler yapabileceğine ilişkin deneyimleri zaman içinde birikmiş olacaktır.

Sulley’in Boo ile karşılaşması da böyle bir değişimin başlangıcıdır. Korkulması gerektiğini düşündüğü bir çocuğu tanıdıkça yeni şeyler öğrenir. Boo ise kocaman bir canavarla kurduğu ilişkide kendisini güvende hissedebileceğini keşfeder. İkisinin de dünyası, karşılaşmaya cesaret ettikleri şey sayesinde biraz genişler.

Sevimli Canavarlar bize çocukların dolaplarında yaşayan canavarların hikayesini anlatıyor. Fakat belki yetişkinler olarak filmden aklımızda kalabilecek en ilginç düşünce, yıllardır korktuğumuz bazı şeyleri yeterince tanımıyor olabileceğimizdir.

Çünkü bazen hayatımızdaki bir kapıyı kapalı tutan şey, arkasında ne olduğunu bilmememizdir. Ve bazen o kapıyı araladığımızda, korktuğumuz şeyin sandığımızdan çok farklı olduğunu görürüz.

Kaynakça

  • Craske, M. G., Treanor, M., Conway, C. C., Zbozinek, T., & Vervliet, B. (2014). Maximizing exposure therapy: An inhibitory learning approach. Behaviour Research and Therapy, 58, 10–23. https://doi.org/10.1016/j.brat.2014.04.006
  • Rachman, S. (1977). The conditioning theory of fear-acquisition: A critical examination. Behaviour Research and Therapy, 15(5), 375–387. https://doi.org/10.1016/0005-7967(77)90041-9
Simay Leblebici
Simay Leblebici
Simay Leblebici, klinik psikolog, yazar ve podcast sunucusu olarak psikoterapi alanında zengin bir deneyime sahiptir. Psikoloji lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayarak kendini alanında geliştirmiştir. Leblebici özellikle Bilişsel Davranışçı Terapi ekolüyle yeme, kaygı bozuklukları, travma ve yas alanlarında; çocuklar ve ergenlerle de sınav kaygısı, sosyal beceriler, oyun ve masal terapilerinde uzmanlaşmıştır. Yazdığı yazılara ek olarak çocuklara büyürken eşlik eden ve gelişim aşamalarında temel bir yere sahip olan masalları analiz ettiği bir podcast programı yapmaktadır. Psikolojik desteğin herkes için bir ihtiyaç olabileceği inancı ile yazılı ve sözlü içerikler üretmeye devam etmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar