‘’Birinin yanında.’’
Evet, yanlış duymadınız; insan en çok birinin yanında yalnızlaşır. Birçok insanın etrafınızda olduğu, ama ruhunuza ulaşamadığı yerde yalnızlaşır.
Yalnızlık deyince çoğumuzun aklına benzer şeyler geliyor, öyle değil mi? Sessiz bir ev, karanlık bir oda, tek başına geçirilen saatler, günler, hayatında kayıplar yaşamış bireyler… Çünkü yıllardır yalnızlığın tanımını hep fiziksel eksiklik gibi öğrendik. Eğer yanında birisi yoksa yalnızsındır diye düşündük. Oysa insan bazen en derin yalnızlığı kalabalık bir masa etrafında, uzun bir ilişkinin içinde, bazen bir evliliğin içinde, sevildiğini düşündüğü kişilerin omzuna başını yasladığında hisseder. Modern çağın en görünmez ama en acı verici duygusal durumlarından biridir bu. Yalnızlık; etrafınızda birilerinin olmaması değil, birilerinin hayatınızda varmış gibi görünüp size yokmuş gibi hissettirmesidir. İnsanların size dokunabildiği ama ruhunuzu göremedikleri yerde zamanla görünmez hale gelmeye başlarsınız.
İnsanın bir ilişki içinde yalnız hissetmesi de çoğu zaman dışarıdan tam anlamıyla fark edilmez. Çünkü çoğu zaman yalnızlık sessizdir. Bir tartışmanın ortasında değil, sıradan bir akşam yemeğinde ortaya çıkar. Ya da aynı evin içinde, aynı salonda oturup kahve içerken bile kendisini duygusal olarak terk edilmiş ve yalnız hissedebilir insan. Zihnimiz yanında biri yokken yokluğuna alışabilir, bu gerçekliği daha çabuk kabul edebilir ama yanında biri varken yok sayılmak, anlaşılamamak ve görünmez gibi hissetmenin acısı çok daha ağırdır. İnsan beyni gerçekten yok olanla daha çabuk başa çıkabilir ama gözünün önünde fiziksel olarak var olan ama duygusal olarak yok hissettirenle başa çıkmakta zorlanır. Çünkü burada gözünün gördüğü ile gerçekte var olan birbiri ile çatışır. İnsan ruhu yalnızca ‘’birinin varlığına değil, o varlığın gerçekliğine de ihtiyaç duyar.’’
Birinin size günaydın demesi ya da sadece sormuş olmak için nasılsın demesi yetmez bazen. İnsan bu soruların samimiyetini de hissetmek ister. Gerçekten nasıl olduğunuzu merak etmesi gerekir. Ses tonunuzdaki yorgunluğu, bakışlarınızdaki değişimi, içinizde kırılan şeyleri siz anlatmadan da hissedebilmesi gerekir. Sevgi sadece sözlerden ibaret değildir; hissettirilmesi ve gösterilmesi gereken bir güven alanıdır.
Günümüz ilişkilerinin en büyük çıkmazlarından biri, insanların artık gerçek bir bağ kurmak yerine o bağı taklit ederek yaşamaya çalışmaya başlamış olmasıdır. Artık birçok insan fiziksel olarak yalnız değil; ama duygusal olarak yalnız. Yanında biri olmasına rağmen içten içe tek başına hissediyor. İnsanlar yakınlık yaşamayı biliyor fakat kırılganlıklarını göstermeyi, duygularını açıkça ifade etmeyi bilmiyor; bunun yerine kaçmayı, geri çekilmeyi ve belirsizliği tercih ediyor. Sosyal medya çağı ilişkileri daha görünür hale getirdi ama çoğu anlar gerçeklikten değil, sahte mutluluk pozlarından ibaret. İnsanlar fotoğraflar paylaşıyor, birbirlerine temas ediyor, vakit geçiriyor. Peki, kaçı gerçekten mutlu?
Artık ilişkiler hiç olmadığı kadar hızlı başlıyor ama aynı hızla da yüzeyselleşiyor. İnsanlar birbirlerinin hayatlarında yer alıyor, mesajlaşıyor, vakit geçiriyor, planlar yapıyor ama tüm bunlara rağmen çoğu kişi gece başını yastığa koyduğunda zihni susmuyor. İçten içe kendine şunu soruyor: ‘’Ben gerçekten seviliyor muyum, gerçekten anlaşılıyor hissediyor muyum?’’ İşte bir ilişki içinde yalnız hissetmek tam olarak böyle bir şeydir. Dışarıdan bakılınca her şey normal gibidir, gözle görülür bir problem yoktur; belki herkesin özendiği gösterişli anlar bile vardır ama kişi kendi içinde bir türlü tam olarak güvende hissedemez. İnsan ruhunu besleyen tek şey fiziksel yakınlık değildir. İnsan en çok;
Görülmek ister.
Anlaşılmak ister.
Merak edilmek ister.
Gerçekten dinleniyor olmak ve duyulmak ister.
İnsan zihni tutarsız ve güvensiz hissettiren davranışlar karşısında derin bir belirsizlik duygusu yaşar. Tam olarak adlandıramadığı bu durumlar kişiyi sürekli düşünmeye iter. Zamanla ilişkiyi yaşamaktan çok, ilişki içerisindeki sinyalleri analiz etmeye başlar. Ses tonundaki değişiklikleri, azalan ilgiyi, ertelenen durumları… Her küçük detay zihinde büyümeye başlar. Çünkü insan duygusal olarak güvende hissedemediği yerde sürekli anlamaya çalışarak acıdan, hayal kırıklığından kendini korumaya çalışır.
Gerçek yakınlık sadece birlikte zaman geçirmek, saatleri öldürmek değildir. Birinin yanında kasmadan var olabilmek, olduğun gibi kabul görmek, sevildiğini tahmin etmeye çalışmamak, onun yanında tetikte hissetmemektir. Gerçek bağ yorucu değildir; aksine dingin ve sakindir. Büyük büyük kelimeler etmez, çok küçük ama gerçek anlar vardır; basit ama huzurlu hissettiren sıradan tüm bu anlar yan yanayken özelleşir, zihin susar, bedenin sakinleşir ve insan gerçekten sevildiğinden şüphe etmeden işte o zaman var olur ve iyileşir.
Büyük şeylere değil, çok temel bir şeye ihtiyacımız var. ‘’Duygusal güvenlik’’.
Yalnızlığımız kimsenin olmadığı boş odalarda değil, yanlış kişilerin yanında, bize iyi gelmeyen, ait hissetmediğimiz hayatların içinde geçirilen uzun zamanlarla birlikte büyüyor. Belki de hayatın en ağır yalnızlığı, birinin size sarılıyorken bile ruhunuza hiç dokunamamış olmasıdır…
‘’Yanında kendinizi kaybetmediğiniz, olduğunuz halinizle görülüyor ve seviliyor olabildiğiniz, gerçekten ait hissettiğiniz yerde olmanız dileğiyle…’’


