Perşembe, Ekim 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

“Yaşlanmayan Kadın” İdeali: Kadınların Yaş Alması Neden Bir Sorun Gibi Sunuluyor?

Bir kadının yaşını sormak neden çoğu zaman hassas bir konu olarak değerlendirilir? “Ne kadar genç görünüyorsunuz.”

“Yaşınızı hiç göstermiyorsunuz, hiç yaşlanmamışsınız.”

Kulağımıza yabancı gelmeyen ifadeler değil mi? İlk bakışta normal bir iltifat gibi görünen, özünde kadınların yaş almasına ilişkin toplumsal beklentiler hakkında bize çok şey anlatan cümleler… Çünkü mevzu bahis kadınlar olduğunda yaş almak çoğu zaman bir yaşam süreci olmaktan çıkarak sanki olabildiğince geç yaşanması ve ertelenmesi gereken bir durum olarak sunulabiliyor.

Şimdi bir de erkeğin yaş almasına bakalım. Erkek için yaş almak; bir olgunluk, deneyim ve karizma ile ilişkilendiriliyor. Hatta yaşından büyük görünmesi, onun için bir iltifat olarak bile algılanabiliyor. Fakat kadınlar için bu süreç “yaşlanmak”, “güzelliğini kaybetmek” veya “kendine yeterince bakmamak” gibi ifadelerle değerlendiriliyor.

Elbette bu durum her kadın ve her erkek için aynı şekilde yaşanmıyor. Fakat kültürel anlamda kadın bedenine yönelik gençlik beklentisinin daha güçlü olması, sorgulanması gereken bir mesele. Çünkü bir noktada yaş almak “düzeltilmesi gereken” bir unsura dönüşüyor.

Sosyal medya platformlarını “güzellik kültürü” bağlamında incelediğimizde kadınlara yönelik çok sayıda mesajla karşılaşıyoruz: Kırışıklıklar azaltılmalı ve bunun için şu kremi kullanmalıyız; cilt daha gergin görünmeli, dolayısıyla sabahları buz masajını eksik etmiyoruz; saçlardaki beyazları kapatmalıyız, çünkü bu bir yaşlılık belirtisi; özellikle vücudumuz genç görünmeli, ağırlık kaldırmayı ihmal etmiyoruz!

Aşılanan bu “güzellik kültürü” ve yüzü kusursuz sunan filtreler ile yaş almak, bedenin doğal bir değişimi olmaktan çıkıp müdahale edilmesi, filtrelerle gizlenmesi gereken bir süreç olarak görülmeye başlanıyor. Bu noktada “anti-aging” dediğimiz yaşlanma karşıtı kültür devreye giriyor. Kremlerden estetik uygulamalara, beslenme programlarından çeşitli bakım rutinlerine kadar genişleyen dev bir sektör, genç görünme arzusunu sürekli olarak yeniden üretiyor.

Burada sorun cilt bakımı yapmak, genç görünmek istemek, estetik müdahalelerden faydalanmak değildir. Kişinin kendi bedeniyle ilgili tercihleri olabilir. Fakat üzerinde düşünülmesi gereken soru şu: Kadınlar gerçekten daha genç görünmek istedikleri için mi genç kalmaya çalışıyorlar, yoksa biz yaşlanmanın kadın açısından olumsuz anlam taşıdığı bir kültürde mi gençlik arzusunu geliştiriyoruz?

Hem geleneksel medya hem de günümüzde yeni medya araçları, kadınların bedenlerini görünür kılan, hatta bunu bir reklam stratejisi, bir pazarlama tekniği olarak kullanan alanlardır. Özellikle Instagram ve TikTok gibi sosyal medya platformlarında bulunan çeşitli filtreler, ücretli/ücretsiz fotoğraf düzenleme uygulamaları ve artan estetik uygulamaları kadın bedeninin nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin toplumdaki beklentileri daha da güçlendirebiliyor. Bugün baktığımızda sadece genç görünmek de yeterli değil; doğal olmak da güzelliğin bir parçası. Örneğin; kadın estetik müdahale yaptırmış olsa dahi bunun belli olmaması bekleniyor ya da makyaj yapsa da ağır makyajlardan kaçınması, bakımlı olması ama bunun için çok uğraşmış görünmemesi gerekiyor. Tüm bunlar kadın bedenine yönelik çelişkili beklentiler yaratıyor: Kadın hem yaşlanmalı hem de yaşlanma belirtilerini göstermemeli. Yani kadınlardan zamanın bedenleri üzerindeki izlerini bir kusur olarak görüp mümkün olduğunca gizlemeleri bekleniyor.

Toplumun mevcut güzellik algısı ve gençlik beklentileri sadece aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüyü değil, kendimizi nasıl değerlendirdiğimizi de etkiler. Sosyal medyada çok takipçili, milyonlarca kişi tarafından izlenen genç, fit ve bakımlı kadın görüntüleri ile karşılaşan kadınlar kendi bedenini bu görüntülerle karşılaştırabilir. Güzelliğini, gördüğü bedenler ve yüzler üzerinden değerlendirebilir. Böyle bir ortamda kırışıklık basit bir kırışıklık olmaktan çıkıp “kendime yeterince bakmıyorum” düşüncesine dönüşebilir ya da beyaz saç doğal bir değişim olmaktan çıkıp “ben yaşlandım” duygusunu tetikleyebilir. Dolayısıyla her gün medya ile aşılanan toplumsal güzellik normları zaman içerisinde kişinin kendi bedenini denetlemesine ve kusurlar aramasına yol açabilir.

Gençliğin, güzelliğin, kusursuzluğun idealize edildiği bir kültürün bazı kadınlar üzerinde görünüşleriyle ilgili baskı oluşturabileceği göz ardı edilmemesi gereken bir gerçektir.

Feminist perspektiften bakıldığında kadınların yaşamlarının her döneminde bedenleri, güzellikleri toplumsal bir değerlendirme konusu olmuştur. Burada “dil” de çok önemli bir unsurdur. “Yaş almak” yaşamın daha doğal bir sürecini yansıtırken “yaşlanmak” ifadesi daha çok bir kayıp ve gençliğin sona ermesiyle ilişkilendirilmeye açıktır. Fakat bu süreç yalnızca fiziksel değişimlerden ibaret değildir. Birey yaş aldıkça yeni deneyimler kazanmakta, ilişkileri değişmekte, fikirleri ve öncelikleri dönüşmekte, adeta yeniden şekillenmektedir.

Dolayısıyla ihtiyacımız olan şey, kadınlara “daha genç görünmenin” sırlarını vermek veya gençleşmenin yollarını öğretmek yerine yaş almanın neden bir eksiklik olarak sunulduğunu sorgulamaktır. Çünkü mesela, kadının ne kadar kırışıklığı olup olmaması değil; mesele o kırışıklıkların neden gizlenmek zorunda bırakılması veya düzeltilmesi gereken bir kusur olarak görülmesidir.

Belki de “yaşını hiç göstermiyorsun.” cümlesini otomatik bir iltifat olarak düşünmekten öte “bir kadının değeri neden ne kadar genç göründüğü üzerinden değerlendiriliyor?” diye sorgulamak gerekir.

Yaş almamız bir sorun değildir; kadınların yaş almasını sorun haline getiren toplumsal bakışın kendisi bir sorundur.

Damla Karagül
Damla Karagül
Damla Karagül, sosyolog ve aile danışmanı olarak psikososyal destek ve kadına yönelik şiddet alanlarında çeşitli projelerin yazım ve uygulanma süreçlerinde görev almıştır. Lisansını Sosyoloji bölümünde, yüksek lisansını ise Kadın ve Aile Çalışmaları Anabilim Dalı’nda tamamlamıştır. Aile danışmanlığı alanında bireysel ve çift danışmanlığı süreçleri yürüten Karagül; özellikle iletişim problemleri, öfke kontrolü, dijital ebeveynlik ve sosyal medya kullanımı konularında danışanlarıyla çalışmaktadır. Akademik çalışmalarını psikoloji ve sosyoloji arasındaki etkileşimi sağlayarak sürdüren yazarın; toplumsal cinsiyet eşitliği, dijital okuryazarlık, aile içi iletişim ve zorbalık davranışları konularında ulusal ve uluslararası dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar