Freud, Birinci Dünya Savaşı’nda yer almış askerlerin psikolojik tedavisini ve bu askerlerin birçoğunun tekrarlayan travma sonrası kâbuslarını gözlemler. İnsanın haz arayışının zorlayıcı biçimde tekrarlayan döngülere saplanma eğilimini sorgulamaya başlar. Böylece dürtü kuramında bir değişim gerçekleşir: bu tür klinik olgular artık “haz ilkesinden daha ilkel ve bağımsız yönelimlerin etkinliği” olarak görülmeye başlanır.
Daha önce yalnızca canlı organizmaların kendilerini örgütleme eğilimini kavramsallaştırmış olan Freud, daha “ölümcül” bir dürtü tarafından engellenmeye açık bir alan tanımlamaya başlar. Yıkıcı içgüdü söz konusu olduğunda, onun nihai amacının yaşayan olanı inorganik bir duruma götürmek olduğunu varsayabiliriz. Burada inorganik olarak kastedilen, uyarılmamış, yaşamayan, cansız olan olarak düşünülebilir. Freud, yaşayanın uyarılmasının azaltılarak inorganik hale geçmesini sağlayanın “ölüm içgüdüsü” olduğunu ileri sürmüştür.
Freud’a göre, ölüm içgüdüsü “doğuştan gelen, bağımsız bir içgüdüsel eğilim”dir. Başka bir deyişle, ölüm yalnızca dışsal bir kuvvet tarafından dayatılmaz; içsel dürtüler tarafından etkinleştirilir. Freud’a göre ölüm içgüdüsü, organizmayı daha önceki, daha az uyarılmış bir duruma döndürmeye yönelen bilinçdışı bir eğilimdir. Yine de bu her olayın doğrudan bu dürtü tarafından gerçekleştirildiği anlamına gelmez.
Freud’un bahsettiği bir diğer olgu ise bozulan huzurun yarattığı gerilimden kurtulmanın ayrıca bir haz yaratıyor olmasıdır. Yani haz ilkesi, ölüm içgüdüsünü besliyor olabilir.
Ölüm İçgüdüsünün Yaşamımızdaki Yansıması Ne Olabilir?
Freud’un ölüm içgüdüsü ile kastettiği elbette fiziksel bir ölüm değildir. Ölüm içgüdüsü, bir nevi yüksek bir yerden aşağıya baktığınızda hissettiğiniz atlama isteğine benzer. Size nihayetinde zarar veren döngü ve isteklere neden sahip olduğunuzu anlamlandıramayabilirsiniz.
Ölüm dürtüsünün psikanalitik yorumlardaki birkaç örneği:
- Toksik ilişkiler
- Kendini sabote etmek
- Aşırı risk alma davranışı
Bu örnekleri bir kumar masasında saatlerinizi harcamışsınız gibi düşünebilirsiniz. Oynamaya başladığınız andan itibaren masadan kalkmak için hiçbir an artık doğru an olmayacaktır. Her kazanç, nihai kaybın başka bir halkasıdır.
Bu örneklerin hepsinin ortak özelliği, yıkımın kaçınılmaz olmasıdır. Başka bir deyişle, insan her zaman mutluluğu hedeflemeyebilir. Ölüm içgüdüsüyle hareket eden insanın sunulan her çözüm yolunu baltalayacak başka bir sorunu vardır. Freud’a göre bu süreç bilinçdışı işler.
Bu tarz döngülerde kişi bilinçli düzeyde haz yaşamıyor olabilir. Buna rağmen davranışın tekrarlanması, Freud’un tekrar zorlantısı kavramıyla ilişkilendirilebilir. Buradaki asıl mesele, yıkıma ulaştıracak yolun tekrarlı seçimidir. Bu durumdan kurtulmanın da haz ilkesine hizmet ettiği düşünülebilir. Çözüm ise örüntülerin terapiye aktarılması ve yorumlanmasıyla gerçekleşir. En kritik nokta ise ego güçlenmesidir. Psikanalitik yaklaşımdaki nihai hedef, kişinin id ve süperegosu arasındaki dengeyi kuracak olan egonun güçlendirilmesidir. Egosu güçlenmiş kişi, dürtüleri eyleme dökmekte acele etmez ve farklı yollar deneyebilir. Terapide amaç, ölüm içgüdüsünü yok etmek yerine, onun kişiye daha az zarar verecek biçimlerde ifade edilmesini sağlamaktır.


