İfade Edilmeyen Duygular, Bastırma ve Yakınlık Korkusu
Klinik Psikoloji · Psikodinamik Yaklaşım · Kişilerarası İlişkiler
Giriş
Bazı insanlar üzülür ama “iyiyim” der. Kırılır ama bunu belli etmez. Öfkelenir fakat sessizleşir. Özler, ancak aramaz. Bir ilişkide ihtiyaç duyduğu şeyi açıkça söylemek yerine karşısındaki kişinin bunu kendiliğinden anlamasını bekler.
Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar sakinlik, olgunluk ya da güçlü bir karakter olarak yorumlanabilir. Oysa psikolojik açıdan sessizlik her zaman duyguların yokluğuna işaret etmez. Bazen tam tersine, ifade edilmesi güç olan duyguların taşıyıcısıdır.
İnsan neden hissettiğini söylemekten kaçınır? Neden bazı duygular sözcüklere dönüşmeden içeride kalır? Ve neden “Bunu söylersem ne olur?” sorusu, “Ben aslında ne hissediyorum?” sorusunun önüne geçebilir?
Bu soruların yanıtı yalnızca iletişim becerilerinde değil; kişinin duygularla kurduğu ilişkide, erken dönem deneyimlerinde, benlik algısında ve kişilerarası ilişkilerinde aranabilir.
Duyguyu Hissetmek ile Duyguyu İfade Etmek Aynı Şey Değildir
Bir duygunun yaşanması ile ifade edilmesi birbirinden farklı süreçlerdir. Birey öfkesinin farkında olabilir fakat bunu dile getirmeyebilir; incinmiş olabilir fakat gülümseyebilir; korkuyor olabilir fakat dışarıdan oldukça kontrollü görünebilir.
Duyguların düzenlenmesi, yalnızca onları azaltmak ya da ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Duygunun fark edilmesi, anlamlandırılması ve bağlama uygun biçimde ifade edilebilmesi de duygusal düzenlemenin parçalarıdır. Güncel duygu düzenleme araştırmaları, kullanılan stratejilerin sosyal işlevsellik ve psikolojik iyi oluşla ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle “duygularımı kontrol ediyorum” ifadesi tek başına psikolojik olarak olumlu bir duruma işaret etmez. Burada önemli olan kontrolün nasıl sağlandığıdır.
Kişi duygusunu fark edip uygun biçimde düzenliyorsa bu işlevsel olabilir. Ancak duygunun varlığını inkâr ediyor, sürekli bastırıyor veya ifade etmekten kaçınıyorsa aynı davranış zaman içerisinde farklı sonuçlar doğurabilir.
Bastırmak: Duyguyu Yok Etmek Değil, Görünmez Kılmak
Psikodinamik yaklaşım açısından bastırma, bireyin kabul edilmesi ya da farkına varılması zor olan düşünce, duygu veya dürtüleri bilinç düzeyinin dışında tutmasına ilişkin temel savunma mekanizmalarından biri olarak ele alınır. Savunma mekanizmaları klasik psikanalitik kuramda kişinin içsel çatışmanın yarattığı kaygıyla baş etmesine yardımcı olan süreçler olarak tanımlanır.
Buradaki önemli ayrım şudur: Bastırılan bir duygu ortadan kalkmış değildir.
Örneğin kişi “Ben hiç kızmadım” diyebilir. Fakat aynı kişi iletişimi kesebilir, mesafeli davranabilir ya da karşısındaki kişiye karşı açıklayamadığı bir huzursuzluk hissedebilir. Duygu doğrudan söze dönüşmese bile davranış, beden veya ilişki içerisindeki tutum üzerinden kendisini gösterebilir.
Bu nedenle bazen kişinin “Bir şeyim yok” demesi, gerçekten hiçbir şey hissetmediği anlamına gelmeyebilir. Sözcüklerin sustuğu yerde duygular başka kanallardan ifade bulabilir.
“Söylersem Ne Olur?”: Yakınlık Korkusu
Duyguları ifade etmek, aynı zamanda kişinin kendisini başka birinin karşısında görünür hâle getirmesi demektir.
“Bunu söylediğimde reddedilir miyim?”
“İhtiyacımı söylersem zayıf görünür müyüm?”
“Bana kızarsa ne olacak?”
“Duygularımı anlattığımda karşımdaki kişi uzaklaşır mı?”
Bu sorular, duygusal ifade ile kişilerarası güven arasındaki bağlantıyı gösterir.
Özellikle yakın ilişkilerde duyguların paylaşılması bir tür kırılganlık içerir. Kişi yalnızca ne hissettiğini değil, karşısındaki insanın bu duyguya nasıl tepki vereceğini de göze almak zorundadır.
Bu nedenle bazı bireyler için sessizlik, yalnızca iletişim kurmamak değildir; olası reddedilme, eleştirilme veya incinmeye karşı bir korunma biçimidir.
Ancak korunmak için kullanılan bu strateji paradoksal biçimde kişinin ihtiyaç duyduğu yakınlığın kurulmasını da zorlaştırabilir.
Çocuklukta Öğrenilen Sessizlik
Duyguların nasıl ifade edileceği tamamen yetişkinlikte öğrenilen bir beceri değildir. Çocukluk dönemindeki sosyal çevre, bireyin duygulara verdiği anlamın oluşmasında önemli bir rol oynar.
Çocuğun üzüldüğünde dinlenmesi, korktuğunda sakinleştirilmesi veya öfkelendiğinde duygusunun adlandırılmasına yardımcı olunması, duyguların anlaşılabilir ve paylaşılabilir deneyimler olarak öğrenilmesini destekleyebilir. Buna karşılık duyguların sürekli küçümsendiği, cezalandırıldığı veya konuşulmasının teşvik edilmediği ortamlarda çocuk, bazı duygularını göstermemeyi öğrenebilir.
Araştırmalar, ebeveynlerin duygular hakkındaki inançlarının ve çocuklarla duygu üzerine kurdukları konuşmaların çocukların duygu bilgisi ve duygu düzenleme süreçleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir.
Böylece çocuk zamanla yalnızca “Ne hissediyorum?” sorusunu değil, “Hissettiğim şeyi göstermem güvenli mi?” sorusunu da öğrenir.
Örneğin öfkelendiğinde “abartıyorsun”, üzüldüğünde “ağlama”, korktuğunda “korkacak ne var?” mesajlarıyla karşılaşan bir çocuk, duygusunun geçersiz olduğunu düşünmeye başlayabilir. İlerleyen yıllarda ise ihtiyaçlarını açıkça ifade etmek yerine kendi içinde tutmayı tercih edebilir.
Bu elbette her birey için aynı sonucu doğurmaz. Erken deneyimler yetişkinlik davranışlarını mekanik biçimde belirlemez. Ancak kişinin duygularla ve ilişkilerle kurduğu örüntülerin gelişiminde önemli bir bağlam oluşturabilir.
Sessizlik Bazen Bir İletişim Biçimidir
İlginç olan, sessizliğin de aslında iletişim içermesidir.
Bir kişi konuşmayarak kırgınlığını gösterebilir. Geri çekilerek yakınlık ihtiyacını dolaylı biçimde ifade edebilir. Mesajlara cevap vermeyerek öfkesini gösterebilir.
Fakat burada sorun, karşı tarafın bu sessizliğin anlamını doğru okuyamamasıdır.
“Beni anlamasını bekliyorum.”
“Zaten neye kızdığımı biliyor.”
“Ben söylemeden fark etmesi gerekirdi.”
Bu düşünceler, kişinin ihtiyacını doğrudan ifade etmek yerine karşısındaki kişiden zihnini okumasını beklemesine neden olabilir.
Oysa sağlıklı kişilerarası iletişimde ihtiyaçların açık biçimde ifade edilebilmesi, karşılıklı anlaşılma ihtimalini artırır. Duygusal paylaşım aynı zamanda ilişkide karşılıklı düzenleme ve yakınlık kurulmasına da hizmet edebilir. Yakın ilişkilerde duygu deneyimi ve duygunun ifade edilmesinin gelişimsel ve ilişkisel deneyimlerle bağlantılı olduğu gösterilmiştir.
Duygusal Bastırmanın Bedeli
Duyguyu ifade etmemek kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Tartışma yaşanmaz, kişi kendisini savunmak zorunda kalmaz ve olası bir reddedilme anından kaçınmış olur.
Ancak sürekli bastırma uzun vadede farklı maliyetler yaratabilir.
Gross ve Richards’ın çalışmalarında ifade bastırmanın yalnızca duygusal ifade üzerinde değil, bilişsel süreçler üzerinde de sonuçları olabileceği gösterilmiştir. Özellikle ifade bastırmanın duygusal olaylara ilişkin bellek performansını olumsuz etkileyebildiği bulunmuştur.
Başka bir ifadeyle kişi “hiçbir şey olmamış gibi davranmaya” çalışırken yaşadığı deneyimi zihinsel olarak işleme biçimi de bundan etkilenebilir.
Üstelik bastırmak, her zaman duygunun yoğunluğunu azaltmaz. Duygu dışarıdan görünmez hâle gelirken içeride varlığını sürdürebilir. Bu nedenle psikolojik açıdan amaç her duyguyu olduğu anda ve kontrolsüz biçimde dışa vurmak değil; duyguyu tanıyabilmek, düzenleyebilmek ve uygun bir biçimde ifade edebilmektir.
Terapötik Perspektif: Söylenmeyenin Duyulması
Psikoterapi açısından sessizlik yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir iletişim problemi değildir. Bazen kişinin duygusuna yaklaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu alan olabilir.
Terapötik süreçte “Bunu neden söylemediniz?” sorusundan önce “Bunu söylemek sizin için ne ifade ediyor?” sorusu daha anlamlı olabilir.
Çünkü bir kişinin konuşamamasının ardında yalnızca iletişim becerisi eksikliği bulunmayabilir. Reddedilme korkusu, utanç, suçluluk, öfkenin kabul edilemez görülmesi veya yakınlığın tehdit olarak algılanması gibi farklı psikolojik süreçler söz konusu olabilir.
Bu nedenle terapi sürecinde kişinin yalnızca ne söylediği değil, bazen ne söyleyemediği de önem taşır.
Kişi zamanla duygularını tanımayı, ihtiyaçlarını adlandırmayı ve bunları karşısındaki kişiye açık biçimde aktarabilmeyi öğrendikçe sessizliğin koruyucu işlevine daha az ihtiyaç duyabilir.
İnsan her zaman hissettiğini söylemez.
Bazen söyleyemez. Bazen söylemekten korkar. Bazen de söylemenin yaratacağı sonuçtan kaçınmak için sessizliği seçer.
Ancak sessizlik her zaman sakinlik değildir.
Bazen öfkenin, bazen kırgınlığın, bazen özlemin, bazen de “Beni anlayın” diyemeyen bir ihtiyacın taşıyıcısıdır.
Duygusal olgunluk, hiçbir şeyi içine atmamak ya da her hissedileni doğrudan ifade etmek değildir. Daha çok, hangi duyguyu yaşadığını fark edebilmek, o duygunun ihtiyaçla ilişkisini anlayabilmek ve onu kendine ve karşısındakine zarar vermeyecek biçimde ifade edebilmekle ilgilidir.
Belki de bu yüzden bazı sessizlikleri çözmenin yolu daha fazla konuşmak değil, önce sessizliğin ne anlatmaya çalıştığını dinlemektir.
Çünkü bazen insanın söylemediği şey, söylediği şeyden çok daha fazla anlam taşır.
Kaynakça
- Gross, J. J. (2002). Emotion regulation: Affective, cognitive, and social consequences. Psychophysiology, 39(3), 281–291.
- Richards, J. M., & Gross, J. J. (2000). Emotion regulation and memory: The cognitive costs of keeping one’s cool. Journal of Personality and Social Psychology, 79(3), 410–424.
- Spinrad, T. L., Morris, A. S., & Luthar, S. S. (Eds.). (2020). Parental socialization of emotion and self-regulation: Understanding processes and application. Developmental Psychology, 56(3).
- Hofmann, S. G., & Doan, S. N. (Eds.). (2018). The social foundations of emotion: Developmental, cultural, and clinical dimensions. American Psychological Association.
- Simpson, J. A., Collins, W. A., Tran, S., & Haydon, K. C. (2007). Attachment and the experience and expression of emotion in romantic relationships: A developmental perspective. Journal of Personality and Social Psychology, 92(2), 355–367.


