Belirsizlik, insan ruhsallığının en zorlandığı deneyimlerden biridir. Bir ilişkinin nasıl ilerleyeceğini, beklenen bir haberin sonucunu ya da gelecekte neyle karşılaşacağımızı bilmediğimizde zihnimiz çoğu zaman boşlukta kalamaz. Henüz gerçekleşmemiş olayları tahmin etmeye, farklı ihtimalleri değerlendirmeye ve çoğunlukla olumsuz senaryolar üretmeye başlar. Bu noktada kaygıyı yaratan yalnızca belirsizliğin kendisi değildir; belirsizliğin iç dünyamızda harekete geçirdiği korkular, geçmiş deneyimler ve bilinçdışı çatışmalar da belirleyici olur.
Kaygı, yalnızca dışarıdaki gerçek bir tehlikeye verilen tepki değildir. Freud, kaygıyı benliği yaklaşmakta olan bir tehlikeye karşı uyaran bir sinyal olarak ele alır. Bu tehlike dış dünyadan gelebileceği gibi kişinin iç dünyasındaki bastırılmış dürtüler, kabul edilmesi zor duygular veya geçmişte yaşanmış kayıplarla da ilişkili olabilir. Dolayısıyla belirsiz bir durum, bugüne ait görünse bile geçmişte deneyimlenen terk edilme, reddedilme, başarısızlık veya kontrol kaybı duygularını yeniden canlandırabilir.
Örneğin mesajına yanıt alamayan biri, yalnızca “Henüz cevap vermedi” gerçeğiyle karşı karşıyadır. Ancak zihin bu boşluğu hızla “Benden sıkıldı”, “Yanlış bir şey söyledim” ya da “Beni terk edecek” gibi senaryolarla doldurabilir. Burada üretilen düşünceler, mevcut durumdan çok kişinin geçmiş ilişkilerinde oluşmuş içsel temsilleriyle bağlantılı olabilir. Daha önce ihmal edilmiş, duygusal olarak görülmemiş veya ani kayıplar yaşamış biri için cevap alamamak, sıradan bir bekleyişten daha yoğun anlamlar taşıyabilir. Bugünkü belirsizlik, geçmişteki çaresizliğin duygusal izlerini harekete geçirebilir.
Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramı, belirsizlik karşısında ortaya çıkan bu yoğunluğu anlamamıza yardımcı olur. Klein’a göre kişi, yaşamın erken dönemlerinden itibaren sevgi ve güven veren deneyimlerle korku uyandıran deneyimleri iç dünyasında anlamlandırmaya çalışır. Kaygı yükseldiğinde olayları bütünlüklü değerlendirmek zorlaşabilir; insanlar ve durumlar “tamamen iyi” veya “tamamen kötü” biçiminde algılanabilir. Böyle anlarda zihnin ürettiği felaket senaryoları, aslında belirsizliğin yarattığı dağınıklığı kesin bir açıklamaya dönüştürme girişimidir. Olumsuz bir kesinlik bile bazen bilinmezlikten daha katlanılabilir gelebilir.
Bion’un “kapsayıcı işlev” ve düşüncenin gelişimi üzerine görüşleri de bu noktada önemlidir. Bion’a göre işlenmemiş duygusal deneyimler zihinde taşınması güç bir hâle gelebilir. Kişi yoğun kaygısını düşünülebilir ve anlamlandırılabilir bir deneyime dönüştüremediğinde onu hızla dışarı atmak, somutlaştırmak veya kesin bir senaryoya bağlamak isteyebilir. “Kesin kötü bir şey olacak” düşüncesi, bazen henüz adı konulamayan bir duyguyu kontrol altına alma çabasıdır. Senaryo üretmek kişiye kısa süreli bir kontrol hissi verir; fakat bu kontrol gerçek bir güvenlik sağlamaz ve kaygının sürekliliğine katkıda bulunabilir.
Winnicott’ın yaklaşımında ise belirsizliğe dayanabilme kapasitesi, yeterince güvenli ve destekleyici erken ilişkilerle bağlantılıdır. Çocuğun ihtiyaçlarının genel olarak karşılandığı, duygularının anlaşıldığı ve bakımverenin yokluğunun kalıcı bir kayıp anlamına gelmediğinin deneyimlendiği bir ortam, ilerleyen yıllarda bekleyebilme kapasitesini destekler. Buna karşılık bakımın öngörülemez olduğu bir ortamda büyüyen kişi, yetişkinlikte belirsizliği daha tehdit edici yaşayabilir. Çünkü beklemek, onun iç dünyasında yalnızca beklemek değil; unutulmak, terk edilmek veya kontrolü kaybetmek anlamına gelebilir.
Psikoloji literatüründe “belirsizliğe tahammülsüzlük” kavramı da kişinin olumsuz bir olay gerçekleşmese bile, yalnızca sonucun bilinmemesini tehdit olarak algılayabileceğini gösterir. Böyle durumlarda kişi sürekli güvence arayabilir, zihninde konuşmaları tekrar edebilir, olası sonuçları defalarca hesaplayabilir veya kaçınma davranışları geliştirebilir. Bunlar kısa vadede kaygıyı azaltıyor gibi görünse de uzun vadede kişinin bilinmezlikle kalabilme kapasitesini zayıflatabilir.
Tüm belirsizlikleri ortadan kaldırmak ya da zihni susturmak değildir. Asıl mesele, zihnin yazdığı senaryoların hangi duyguyu taşıdığını merak edebilmektir. “Gerçekte ne olacak?” sorusunun yanında “Bu ihtimal bende neden bu kadar yoğun bir korku yaratıyor?”, “Şu anda yaşadığım duygu bana geçmişten neyi hatırlatıyor?” ve “Bilmemeye tahammül etmek neden bu kadar zor?” soruları da önemlidir.
Belirsizlik hayatın kaçınılmaz bir parçasıdır. Ancak onun karşısında hissettiğimiz kaygının şiddeti, yalnızca geleceğin bilinmemesinden kaynaklanmaz. Zihin, bugünkü boşlukları geçmişin izleriyle doldurabilir. Bazen zor olan belirsizliğin kendisi değil, onun içimizde uyandırdığı eski korkular ve bu korkuların yazdığı senaryolardır. Bu senaryoları mutlak gerçekler olarak kabul etmek yerine ruhsal geçmişimizin taşıyıcıları olarak görebilmek, belirsizlikle daha esnek ve daha güvenli bir ilişki kurmanın ilk adımı olabilir.
Kaynakça
- Freud, S. (1926), Inhibitions, Symptoms and Anxiety; Klein, M. (1946), Notes on Some Schizoid Mechanisms; Bion, W. R. (1962), Learning from Experience; Winnicott, D. W. (1960), The Theory of the Parent-Infant Relationship.


