Anneler Günü’nde ellerde çiçekler, özenle hazırlanmış kahvaltılar ve dikkatle seçilmiş hediyeler verilecek; anneler her zamanki gibi “Ne gerek vardı, sizin varlığınız yeter” diyecek. Ancak pazartesi günü alarm 6’da çalacak, sabah kahvaltısı hazırlanacak, çocuklar okula yetiştirilecek, ev toparlanacak ve işe gidilecek. Kimse sormayacak nasıl olduğunu, kimse fark etmeyecek ne kadar yorulduğunu. Dünkü kutlamalar geride kalacak; oysa anneler ve tüm kadınlar, tek bir günü hak etmiyor. Bu yazı, bir günlük kutlamanın çok ötesinde, kadının görünmez yükünü ve sessiz fedakarlığını anlatmak için kaleme alındı.
Anne, Yeni Bir Kimlik ve Bebek Doğuran Kişi
Bebek doğduğu gün, yeni bir kimlik de doğar. Artık Arda’nın annesi olmuştur. Psikoloji buna “matrescense” diyor; yani anneliğe geçişin kimlik üzerindeki derin ve sessiz etkisi. Bu, ergenlik gibi bir dönüşümdür. Ergenlikte herkes seni desteklerken, annelikte durum tam olarak böyle değildir. Kültür “Anne olmak seni tamamlar” der. Kadın buna inanmaya çalışır, inanmak ister; ama gece 3’te ağlayan bebeği kucağında sallarken, kendini mental anlamda çökmüş ve yalnız hissediyorsa, o tamamlanma nerede?
Sosyal Medyadaki Mükemmel Anneler
O yorgunluğun içinde telefona uzanıyorsun. Karşında kusursuzca hazırlanmış organik kahvaltı tabakları, el yapımı doğum günü süsleri, her saç teli yerli yerinde duran çocuklar ve gülümseyen anneler var. Her şey temiz, her şey renkli, her şey “doğal ve mutlu.” Oysa sen, dün gece 3’te uyandığında hâlâ bulaşıkların yığılı olduğunu ve öz bakımını yapamadığını düşünüyorsun. Sosyal medya yeni bir “iyi anne” standardı yarattı; bu standart gerçek değil. O paylaşımların arkasında ne olduğunu kimse göstermiyor. Fotoğraf çekilmeden önceki tartışmayı, çocuğun o “mükemmel” kahvaltıyı yere dökmesini. Herkes en iyi anını paylaşıyor, sen ise kendi en zor anınla o en iyi anı kıyaslıyorsun. Bu kıyaslama seni yıpratıyor, küçültüyor ve en tehlikelisi — seni susturuyor. Oysa şunu bil: O ekranda gördüğün “mükemmel anne” de yoruluyor, o da şüphe ediyor, o da gece yalnız hissediyor. Sadece göstermiyor; çünkü o da aynı baskının altında — “iyi anne” her zaman güçlü görünmeli.
Sen yeterlisin. Çocuğuna sarıldığında yeterlisin. Yorulduğunu itiraf ettiğinde yeterlisin. Bazen hata yaptığında, bazen sinirlendiğinde, üzüldüğünde bunlar çok normal duygular. Annelik bir performans değil, gerçek bir insan ilişkisi. Ve gerçek olmak, filtrelenmiş mükemmeliyetten çok daha değerli.
Çocuğu Kime Bıraktın?
Size çok tanıdık bir sahne anlatayım. Bir kadın, aylar sonra ilk kez arkadaşlarıyla sinemaya gidiyor. Çocuğunu babasına bırakıyor. Eve dönünce ya da ertesi gün birileri mutlaka soruyor: “Peki çocuğu kime bıraktın?” Aynı hafta babası maça gidiyor, çocuk evde. Kimse sormaz. Bu soru küçük görünüyor ama içinde çok büyük bir varsayım taşıyor: Çocuğun asıl sorumlusu annedir. Baba “yardım eder,” anne ise “terk eder.” İkisi de aynı kapıdan çıkıyor ama sadece biri hesap veriyor. Baba çocukla parka gidince çevresi “Vay be, ne kadar harika baba” diyor. Anne her gün aynı şeyi yapıyor — kimse bir şey söylemiyor. Çünkü bu onun “doğal görevi.” Ama bir gece dışarı çıkmaya kalktığında? Herkes bir şey söylüyor. Bu yüzden kadın dışarı çıkmadan önce içinden bin kez geçiriyor. Mazeret üretiyor. “Çok önemli bir iş vardı” diyor. Sadece nefes almak istediğini, sadece kendisi olmak istediğini bir türlü söyleyemiyor.
İki Vardiya
Sabah kalkar, çocuğun kahvaltısını hazırlar, okula yetiştirir, işe gider. Sekiz saat çalışır. Eve döner. Ve tam orada — herkesin “iş bitti” dediği o noktada — kadının ikinci vardiyası başlar. Yemek, bulaşık, çamaşır, ütü, çocuğun ödevleri, yarın için hazırlık… Araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Çalışan kadınlar haftada ortalama 20-30 saat daha ev işçisi olarak çalışıyor. Ücretsiz, görünmeden, takdir görmeden. Bu yükün altında hem fiziksel hem psikolojik hem de sosyal sağlık çöküyor. Kadın, eve ve işe yetişmeye çalışırken kendine ayıracak tek bir saati bile bulamıyor. Ve bu bitkinliği kimseye söyleyemiyor; çünkü kalıp yargılara göre “iyi anne” yorulmaz.
İşyerindeki Görünmez Duvar
Bu yük evde kalmıyor. Kadın işe gittiğinde de peşini bırakmıyor. İş görüşmesinde biri mutlaka soruyor: “Aile planlarınız var mı?” Bunu erkeklere sormuyorlar; çünkü erkeğin baba olması kariyer tehlikesi sayılmıyor. Ama kadının anne olması işverenin gözünde sessiz bir “risk” haline geliyor. Bu yüzden bazıları hamileliğini aylarca gizliyor, bazıları anneliği erteliyor, bazıları ise her ikisini birden seçip iki cephede savaşıyor — yorgunluğunu kimseye göstermiyor. Araştırmalar bunu sayılarla da doğruluyor: Kadınlar iş hayatında en çok yükselmede güçlük, izin almada ayrımcılık ve konumlarına uygun olmayan görevlerle karşılaşıyor. Bu engeller, evlendikten ya da anne olduktan sonra çok daha ağır hissediliyor.
Ne Değişmeli?
Bu döngüyü kırmak birinin elinde değil — hepimizin elinde. Devlete düşen: Çalışan anneler için gerçek anlamda kullanılabilen izinler, erişilebilir kreşler ve eşit işe eşit ücret. Bunlar niyet değil, politika meselesi. İşverene düşen: “Aile planlarınız var mı?” sorusunu gündemden çıkarmak. Kadının anne olmasını risk olarak değil, deneyim olarak görmek. Erkeğe düşen: Ev işlerini “yardım” olarak değil, ortak sorumluluk olarak sahiplenmek. Çocuğuna bakmak babalık — anneye iyilik değil. Hepimize düşen: “İyi anne” tanımını genişletmek. İçine yorulduğunu söyleyebilen, sinemaya gidebilen, kariyerinden vazgeçmek zorunda kalmayan, kendisi de olabilen kadını almak. Çünkü kendine iyi davranmak anneliği zayıflatmıyor; tam tersine — besliyor.
“Kadınlar hep başkaları için yaşadı. Kendileri için yaşamayı hâlâ öğreniyorlar.” – Füruzan


