Perşembe, Mayıs 21, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

KISKANÇLIK: AŞKIN DEĞİL, KORKUNUN DİLİ OLABİLİR Mİ?

Bazı duygular vardır; ilk başta sevgi gibi görünür ama derinleştikçe korkuyla beslendiğini fark edersiniz. Kıskançlık da tam olarak böyledir. Çoğu zaman romantikleştirilir ve “çok sevdiği için kıskanıyor” denilerek normalleştirilir. Oysa bazı ilişkilerde kıskançlık, sevgiden çok kaybetme korkusunun, yetersizlik hissinin ve kontrol etme ihtiyacının sessiz bir yansımasına dönüşür. İnsan bazen partnerini değil, onun yanında hissettiği değersizliği kaybetmekten korkar. Ve tam da bu yüzden kıskançlık, yalnızca ilişkiyi değil, kişinin kendisiyle kurduğu bağı da görünür hale getiren en güçlü duygulardan biridir.

Kıskançlığın en yorucu tarafı, bazen karşımızdaki insanı değil, kendi zihnimizi yönetmeye çalışmamızdır. İnsan sevdiğini kaybetmekten korkabilir; bu çok insani bir durumdur. Ancak o korku büyüyüp kişinin davranışlarını ele geçirdiğinde, ilişki yavaş yavaş bir bağ olmaktan çıkıp bir denetim alanına dönüşmeye başlar. Mesaj saatlerine anlam yüklemek, sosyal medya hareketlerinden senaryolar üretmek, ses tonundan kriz çıkarmak… Bunların çoğu dışarıdan “hassasiyet” gibi görünse de aslında yoğun bir kaybetme korkusunun dışavurumu olabiliyor. Ve insan çoğu zaman fark etmiyor; partnerini kaybetmeden önce huzuru kaybetmiş oluyor.

Bazı insanlar kıskançlığı karakter özelliği sanıyor. “Ben böyleyim” diyerek açıklıyorlar. Ama sürekli tetikte olmak bir karakter değil, çoğu zaman öğrenilmiş bir savunma biçimidir. Çünkü geçmişte aldatılan, değersiz hissettirilen ya da sevgiyi koşullu yaşayan insanlar, ilişkide güvenmek yerine kontrol etmeye daha yatkın hale gelebiliyor. Sorun şu ki kontrol, kısa vadede rahatlatıyor gibi görünse de uzun vadede ilişkiyi tüketiyor. İnsan sevildiğini hissetmek ister ama sürekli şüphe altında tutulduğunda, artık sevilmekten çok sorgulanıyormuş gibi hissediyor.

Bir noktadan sonra kıskançlık sadece “onu kaybetmek istemiyorum” cümlesi olmaktan çıkıyor ve “beni rahatlatmak için davranışlarını değiştir” talebine dönüşüyor. İşte tam orada sevgi ile sahiplenme arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Çünkü sağlıklı bir ilişkide güven, karşı tarafın özgürlüğünü tamamen kısıtlayarak kurulmaz. Zaten zincirle tutulan sadakat güven değil, mecburiyettir. Ve insanlar çoğu zaman bunu aşk sanarak kendilerini kandırıyor. Ama burada rahatsız edici bir gerçek daha var. Kıskanç insanlar her zaman haksız olmayabilir. Bazen ilişkide gerçekten sınır ihlalleri vardır. Sürekli flörtöz davranan, partnerinin hassasiyetlerini küçümseyen, güven vermeyen insanlar da vardır. Modern ilişki dinamiklerinde bazı insanlar “özgürlük” adı altında duygusal sorumluluktan kaçıyor. Sonra karşı taraf tepki verdiğinde onu “toksik kıskanç” ilan etmek kolay geliyor. O yüzden kıskançlığı değerlendirirken yalnızca tepkiye değil, o tepkiyi doğuran ilişki iklimine de bakmak gerekiyor.

Asıl mesele şu: Kıskançlık ilişkiye ne yaptırıyor? İnsan sevdiği kişiyi anlamaya mı çalışıyor, yoksa onu yönetmeye mi? Çünkü birini sürekli kaybetme korkusuyla sevmek, aslında ilişkide tam anlamıyla bulunamamak demektir. Zihin hep alarmda oluyor. Sürekli bir tehdit arıyor. Ve tehdit arayan zihin, en sonunda olmayan şeyleri bile görmeye başlıyor.

İşin en trajik kısmı ise şu olabilir; kıskançlık çoğu zaman insanın karşısındakine değil, kendine duyduğu güvensizliğin yankısıdır. “Ya benden daha iyisini bulursa?” düşüncesi bazen öfke olarak çıkıyor, bazen kontrol etme ihtiyacı olarak, bazen de kırgınlık olarak. Çünkü insan kendisini yeterince değerli hissetmediğinde, sevginin kalıcılığına da inanmakta zorlanıyor. Ve o noktada ilişki, iki kişinin bağı olmaktan çıkıp bir kişinin kendi değeriyle verdiği savaşa dönüşüyor.

Sonunda insan şunu fark ediyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey sürekli kontrol etmek değil, güvende hissedebilmektir. Çünkü sevgi, baskıyla büyümez; aksine nefes alabildiği yerde derinleşir. Kıskançlık bazen hepimizin kapısını çalabilir; önemli olan o duygunun ilişkiyi yönetmesine izin verip vermediğimizdir. Gerçek bağ, karşımızdaki insanı kaybetme korkusuyla sıkıca tutmakta değil; onun yanında kendimiz olabilecek kadar güvende hissedebilmekte saklıdır. Ve belki de olgun sevginin en net göstergesi şudur: Karşımızdaki insanı kontrol etmeye çalışmadan da onun sevgisine inanabilmek.

Sevgilerimle…

Seda Karaağaç
Seda Karaağaç
Seda Karaağaç, Klinik Psikolog, Uzman Aile Danışmanı ve yazar olarak psikoterapi, aile ve çift terapisi ve akademik çalışmalar alanında geniş bir deneyime sahiptir. Yüksek lisans egitimini ilkini Klinik Psikoloji, ikinci yüksek lisansını da Aile Danışmanlığı üzerine tamamlayan Seda, özellikle Şema terapi, bilişsel davranışçı terapi ve çift terapisi alanlarında uzmanlaşmıştır. Çeşitli dergilerde ve dijital mecralarda düzenli olarak psikoloji ve kişisel gelişim üzerine yazılar kaleme almaktadır. Psikoloji biliminin rehberliğinde, bireylerin ve ailelerin kendilerini daha iyi tanımalarını, ilişkilerini derinleştirmelerini ve yaşam yolculuklarında içsel güçlerini fark etmelerini sağlamayı, Bilginin yalnızca akademik çevrelerde değil, toplumun her kesiminde anlaşılır ve erişilebilir olmasını sağlamak ve böylece sağlıklı ruh halleriyle güçlenen bir topluma katkı sunmayı vizyon edinmiştir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar