Cuma, Mayıs 22, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Partnerlikten Ebeveynliğe: İlişkilerde Görünmeyen Rol Kayması

Sessiz Rol Değişimi

Sıradan bir akşamüstü, bir oturma odası. Koltukta yan yana oturan iki yetişkin. Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda görünür; ancak havada asılı kalan cümleler klik sesleriyle birer kilide dönüşmektedir: “Elektrik faturasını yatırdın mı?”, “Yarın diş randevun var, unutma diye takvime ekledim”, “Lütfen şimdi buna sinirlenip akşamımızı mahfetme, ben hallederim.” Faturaları hatırlatan, evi organize eden, kriz anlarında duygusal düzenleyici (regülatör) rolünü üstlenen ve partnerinin sorumluluklarını bir gölge gibi takip eden o kişi… Tanıdık gelen bu manzara, modern ilişkilerin en sinsi krizlerinden birini perdeler. Çoğu zaman sadakatsizlik, büyük kavgalar ya da şiddetli geçimsizlik gibi dramatik finaller bekleriz. Oysa gerçek başkadır: Bazı ilişkiler bir anda bitmez. Önce roller değişir. Romantik partnerlik zemininde başlayan ortaklık, taraflardan birinin fark etmeden diğerinin ebeveyni haline geldiği asimetrik bir düzleme kayar.

2. Partnerlikten Bakım Veren Role Geçiş ve “Yetersiz İşlevsellik”

Bu görünmeyen kayma, bir günde gerçekleşmez. Süreç içinde partnerlerden biri; ilişkiyi organize eden, adımları takip eden, krizleri regüle eden, motivasyon sağlayan ve zihinsel yükü (mental load) tek başına göğüsleyen bir “bakım veren” pozisyonuna terfi ettirilir—ya da bu rolü mecburiyetten devralır. Diğer partner ise zamanla edilgenleşir, yetişkinlik sorumluluklarını konforlu bir şekilde devreder ve yönetilen, çocuksu bir role yerleşir. Popüler psikoloji bu durumu genellikle “tembellik” veya son yılların popüler kavramı olan “silahlandırılmış beceriksizlik” (weaponized incompetence) ile açıklama kolaylığına kaçar. Ancak literatür, bu dinamiğin ardında çok daha karmaşık psikolojik katmanlar barındırdığını gösterir. Karşı tarafın edilgenleşmesi her zaman kötü niyetli bir tembellikten beslenmez; çoğu zaman bir öğrenilmiş çaresizlik örüntüsüdür. Düşük öz-yeterlilik algısı, çatışmadan kaçınma arzusu, köken aileden getirilen aşırı korumacı veya ihmalkar yetiştirilme tarzları ve kaçıngan bağlanma örüntüleri bu pasifliği besler. Bakım veren partnerin aşırı işlevselliği (over-functioning), diğer partnerin yetersiz işlevselliğini (under-functioning) besleyen yapısal bir döngü yaratır.

Klinik Vaka I: Murat ve Hande

30’lu yaşlarının sonundaki Murat ve Hande çifti terapiye “aşırı iletişim kopukluğu” şikayetiyle başvurur. Murat, Hande’nin evin bütçe planlamasına dikkat etmediğinden, faturaları geciktirdiğinden ve hayatla ilgili kararları sürekli ertelediğinden yakınmaktadır. Hande ise savunmadadır: “Ben bir şey yapmaya çalışıyorum ama Murat o kadar kontrolcü, kusursuz ve hızlı ki… Ben daha harekete geçemeden o her şeyi planlamış, riskleri hesaplamış ve bana neyi yanlış yapacağımı anlatmaya başlamış oluyor. Ben de artık uğraşmıyorum.” Burada klinik tablo nettir: Hande kötü niyetli değildir ancak Murat’ın yüksek kaygıyla beslenen aşırı işlevselliği karşısında “öğrenilmiş çaresizlik” geliştirmiştir. Murat, kontrolü elinde tutarak kendi kaygısını yatıştırır ama uzun vadede Hande’ye şu bilinçdışı mesajı verir: “Sen bunu tek başına beceremezsin, ben senin adına düşünürüm.” Hande ise bu rolü kabul ederek çocuksu bir konfor alanına çekilmiştir.

3. Neden Bu Dinamik Başta “Yakınlık” Gibi Hissedilir?

İşin paradoksal yönü, bu yıkıcı dinamiğin ilişkinin ilk evrelerinde bir sorun olarak değil, derin bir yakınlık ve aşk göstergesi olarak algılanmasıdır. Çiftler flört döneminde bu asimetriyi; aşırı ilgi, fedakarlık, partnerine sahip çıkma, kapsayıcılık ve olgunluk olarak kodlar. Özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip bireyler için “ihtiyaç duyulan kişi olmak”, sevilmek ile eşdeğerdir. Partnerinin hayatını kolaylaştırmak, onun pürüzlerini temizlemek, kaygılı zihne geçici bir kontrol hissi ve güvenli alan sağlar. Bu noktada, yüzleşilmesi gereken sert ama gerçek bir psikolojik zemin vardır: Bazı insanlar partnerlerini taşırken kendilerini değerli hisseder. Bir başkasının kurtarıcısı olmak, kişinin kendi içsel yetersizlik duygularını ve sevilmeme korkusunu bastırmasının en işlevsel yoludur. Ne var ki, başlangıçta aşkın yakıtı olan bu fedakarlık, zamanla ilişkinin zehri haline gelecektir.

4. Arzu Neden Azalmaya Başlar?

İlişki ebeveyn-çocuk dinamiğine evrildiğinde, ilk kurban her zaman romantizm ve cinsel arzu olur. Çiftler genelde bu ani uzaklaşmaya anlam veremez; “Birbirimizi çok seviyoruz, neden artık arzulayamıyoruz?” sorusu terapistlerin odasını doldurur. Cevap, insan psikolojisinin evrimsel ve dürtüsel doğasında saklıdır: Şefkat ve arzu aynı sistemden beslenmez. İlişkilerde erotik zekayı ve arzuyu inceleyen Esther Perel’in (2006) sıklıkla vurguladığı gibi, arzu bir miktar mesafe, gizem ve özerklik (autonomy) gerektirir. Oysa bakım veren/ebeveyn rolü mesafeyi tamamen yok eder. Birini sürekli toparlayan, arkasını temizleyen, ona ne yapması gerektiğini hatırlatan ve duygusal dalgalanmalarını emen bir pozisyona geçtiğinizde, ilkel beyin karşınızdaki kişiyi artık bir “eşit partner” olarak algılamayı bırakır. John Gottman’ın çift çalışmalarında belirttiği gibi, bu durum kaçınılmaz olarak içsel öfkeye ve hınç duygusuna (resentment) yol açar. Karşılıklı duygusal çağrılar (emotional bids) artık birer ebeveyn azarına veya çocuksu bir pasif öfkeye dönüştüğünde; cinsel istekte azalma, irritasyon ve duygusal yabancılaşma kronikleşir. Kimse ebeveynini arzulamaz; kimse de bakımını üstlendiği çocuğuna karşı erotik bir çekim hissetmez.

Klinik Vaka II: Deniz ve Can

5 yıllık evli Deniz ve Can, evliliklerinde sevginin bittiğini değil ama “arzunun tamamen buharlaştığını” söyleyerek seansa gelirler. Deniz seans sırasında yorgun bir sesle, “Can’a ne giyeceğini söylemekten, check-up randevusunu almaktan ve ona sürekli bir yetişkin gibi davranmasını hatırlatmaktan bıktım” der. Can ise sessizce ekler: “Deniz’e karşı içimde büyük bir saygı ve şefkat var ama dürüst olmak gerekirse, yatak odasında sanki genel müdürümle ya da annemle berabermişim gibi hissediyorum. Bu beni tamamen bloke ediyor.” Can’ın bu dürüst itirafı, erotik zekanın temel kuralını doğrular: Kimse ebeveynini arzulamaz; kimse de bakımını üstlendiği, sürekli uyardığı “çocuğuna” karşı erotik bir çekim hissetmez. Rol kayması, partnerler arasındaki o seksi “asimetrik eşitliği” yok edip, yerine ebeveynsel bir hiyerarşi kurmuştur.

5. En Tehlikeli Nokta: Sessiz Tükenme

Bu örüntünün en tehlikeli aşaması, bakım veren partnerin yaşadığı sessiz tükenmişliktir (burnout). Bu partnerler genellikle dışarıya karşı yüksek işlevsellik gösterirler. Şikayet etmezler, güçlü dururlar, krizleri yönetirler ve çevrenin “ilişkiyi idare eden lokomotif” övgülerini toplarlar. Ancak bu yüksek işlevselliğin arkasında derin bir yalnızlık ve yabancılaşma büyür. İlişkilerde görünmez emek (emotional labour) ve zihinsel yük üzerine yapılan güncel çalışmalar, tüm sorumluluğu tek başına taşıyan partnerin bir süre sonra romantik bağdan tamamen koptuğunu göstermektedir. Bu kopuş büyük bir kavga ile ilan edilmez. İlişkiyi asıl bitiren şey anlık patlamalar değil, uzun süre boyunca tek başına taşınan o görünmez yükün yarattığı duygusal erozyondur. Bakım veren partner yükü bıraktığı an, ilişki iskambil kağıtlarından bir kule gibi çöker.

6. Sonuç: Karşılıklı Psikolojik Sorumluluk

Sağlıklı ve sürdürülebilir ilişkiler, hatasız bir görev dağılımı ya da mekanik bir iş bölümü değil; karşılıklı psikolojik sorumluluk gerektirir. Partnerlerden biri sürekli ebeveyn, diğeri ise konforlu bir çocuk rolünde kaldığında, ilişki yapısal olarak (evlilik cüzdanında, aynı evde) ayakta kalabilir; ancak ruhunu, yakınlığını ve arzusunu yavaş yavaş kaybeder. Günün sonunda, ilişkideki rol kaymalarını fark etmek ve çekmeceleri temizlemekten daha zor olan o dürüst soruyla yüzleşmek gerekir: “Ben bu ilişkide bir partner mi arıyorum, yoksa sorumluluklarından kaçabileceğim bir ebeveyn mi? Ya da varlığımı sadece birini kurtararak mı kanıtlayabiliyorum?” Bu soruya verilecek samimi cevap, ilişkilerimizdeki rolleri yeniden dengelemenin ve gerçek yakınlığı iyileştirmenin ilk adımıdır.

Elif Ezgi Kaplan Pamuk
Elif Ezgi Kaplan Pamuk
Psikoloji ve nörobilim alanındaki yolculuğum, yalnızca akademik bilgi edinmekle değil; insanı, duyguları ve zihnin çalışma biçimini derinlemesine anlamaya duyduğum merakla şekillendi. Lisans eğitimimi TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi’nde, yüksek lisansımı ise Akdeniz Üniversitesi Nörobiyopsikoloji programında tamamladım. YLSY bursuyla Birleşik Krallık’a gelerek erken çocukluk döneminde yürütücü işlevler (çalışma belleği, bilişsel esneklik ve inhibisyon) üzerine doktora düzeyinde araştırmalar yürüttüm. Türkiye ve Birleşik Krallık’ta terapi uygulamaları, EEG araştırmaları ve halk sağlığı projelerinde görev aldım. Travma sonrası stres, öz-şefkat, psikoonkoloji, yeme bozuklukları, bağlanma dinamikleri ve duygusal işlemleme en çok ilgilendiğim alanlar arasında yer alıyor. Bilişsel Davranışçı Terapi (CBT) ve Şema Terapi alanlarında eğitimler aldım ve çevrim içi bireysel terapi hizmeti vermekteyim. Psikolojiyi yalnızca klinik bir uygulama alanı olarak değil, aynı zamanda insan hikâyelerini anlamlandıran yaratıcı bir anlatım dili olarak görüyorum. Bu nedenle sosyal medyada bilimsel bilgiyi sade, anlaşılır ve duygusal olarak karşılık bulan bir dille paylaşmaya; psikolojiyi sanat ve günlük yaşamla buluşturmaya çalışıyorum. Amacım, psikolojiyi daha ulaşılabilir hale getirerek insanların kendi içsel yolculuklarına eşlik edebilmek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar