Sosyal medyaya çoğu zaman basit bir niyetle giriyoruz. Bir mesaja bakacağız, bir bildirimi kontrol edeceğiz ya da gündemde ne olmuş diye hızlıca göz atacağız. Başta her şey kontrolümüz altındaymış gibi görünür. Ancak akışa bir kez kapılınca işler yavaş yavaş değişir. Karşımıza çıkan bir video ilgimizi çeker, ardından bir başkası gelir. Bir paylaşımın yorumlarına bakarken başka bir hesaba geçeriz. Derken zaman sessizce akıp gider. Birkaç dakika süreceğini sandığımız şey, fark etmeden uzun bir gezinmeye dönüşür.
Bunu yaşadığımızda genellikle kendimizi suçlarız. “Yine kendimi tutamadım”, “Boş yere zaman kaybettim”, “Aslında sadece mesaja bakacaktım” deriz. Ama burada sormamız gereken önemli bir soru var: Gerçekten mesele sadece bizim dikkatsizliğimiz mi? Yoksa sosyal medya bizi, çoğu zaman fark ettirmeden, belli yönlere doğru mu sürüklüyor?
Bugün sosyal medyada gördüğümüz içeriklerin büyük bir kısmı rastgele karşımıza çıkmıyor. Hangi videonun önümüze düşeceği, hangi haberin daha görünür olacağı, hangi paylaşımın akışta daha fazla yer kaplayacağı çoğu zaman algoritmalar tarafından belirleniyor. Bu nedenle sosyal medyada yalnızca bizim neye baktığımız değil, bize neyin gösterildiği de önem kazanıyor.
“Algoritma” kelimesi ilk duyulduğunda biraz teknik ve uzak gelebilir. Oysa sosyal medya açısından düşündüğümüzde oldukça basit bir anlama sahiptir. Algoritma, bize hangi içeriklerin gösterileceğine karar veren sistemdir. Hangi videoda daha uzun kaldığımızı, hangi gönderiyi beğendiğimizi, hangi hesaba tıkladığımızı, hangi içeriklere yorum yaptığımızı takip eder. Sonrasında bu davranışlardan yola çıkarak karşımıza benzer içerikler çıkarmaya başlar.
Bir süre sonra platform bizi tanıyormuş gibi davranır. Neye güldüğümüzü, neye kızdığımızı, hangi konularda daha fazla vakit geçirdiğimizi öğrenir. Bu yalnızca teknik bir sıralama meselesi değildir. Gillespie’nin de belirttiği gibi algoritmalar, dijital ortamda neyin görünür, önemli ve değerli sayılacağını etkileyen yapılardır (Gillespie, 2014). Yani algoritmalar sadece ekranımıza neyin geleceğini değil, bazen gündemimizi ve dünyayı algılama biçimimizi de şekillendirebilir.
İlk bakışta kişiselleştirilmiş akış oldukça kullanışlı görünür. Sevdiğimiz içerikler karşımıza çıkar. İlgilenmediğimiz şeylerle daha az karşılaşırız. Zaman kaybetmeden hoşumuza giden videolara, haberlere veya paylaşımlara ulaşırız. Açıkçası bu yönüyle sosyal medya oldukça rahatlatıcıdır. İnsan, kendi ilgilerine göre düzenlenmiş bir dünyanın içinde dolaşıyormuş gibi hisseder.
Fakat sorun da burada başlar. Çünkü sürekli yalnızca hoşumuza giden, bizi rahatsız etmeyen ya da zaten katıldığımız fikirleri destekleyen içerikleri görürsek, dünyayı giderek daha dar bir pencereden izlemeye başlayabiliriz.
Eli Pariser bu durumu “filtre balonu” kavramıyla açıklar. Pariser’e göre kişiselleştirilmiş algoritmalar, kullanıcıları geçmiş davranışlarına göre şekillenen bir bilgi alanının içine sokabilir. Böylece kişi fark etmeden yalnızca kendisine uygun içeriklerle çevrelenir (Pariser, 2011). Örneğin sürekli aynı siyasi görüşü, aynı yaşam tarzını ya da aynı düşünce biçimini destekleyen paylaşımlar görüyorsak, bir süre sonra herkesin böyle düşündüğünü sanabiliriz. Oysa belki de toplumun tamamı değil, sadece bizim sosyal medya akışımız böyle düzenlenmiştir.
Bu durum günlük hayatta da karşımıza çıkar. Sosyal medyada bazen bir konu hakkında herkes aynı fikirdeymiş gibi görünür. Bir olay olduğunda sanki bütün ülke aynı tepkiyi veriyormuş gibi hissederiz. Fakat çoğu zaman gördüğümüz şey toplumun tamamı değildir; bizim dijital çevremizdir. Takip ettiğimiz hesaplar, beğendiğimiz içerikler, yorum yaptığımız gönderiler ve algoritmanın bize sunduğu akış birleşerek bize özel bir gerçeklik hissi oluşturur.
Burada “yankı odası” kavramı da önemlidir. Yankı odası, benzer fikirlerin sürekli birbirini tekrar ettiği ortamları anlatır. Aynı düşünceyi farklı hesaplardan, farklı cümlelerle ama aynı yönde tekrar tekrar görmek, o düşüncenin bize daha doğru, daha yaygın ya da daha normal gelmesine neden olabilir.
Cinelli ve arkadaşlarının sosyal medya platformları üzerine yaptığı çalışma da kullanıcıların çoğu zaman benzer görüşlere sahip gruplar içinde toplandığını göstermektedir (Cinelli et al., 2021). Yani bazı fikirler belirli grupların içinde sürekli dolaşırken, başka gruplara neredeyse hiç ulaşmayabilir. Böyle olunca sosyal medya bize geniş bir dünya sunuyor gibi görünse de bazen aynı seslerin tekrarlandığı dar bir alana dönüşebilir.
Yine de bütün sorumluluğu yalnızca algoritmalara yüklemek doğru olmaz. Çünkü biz de çoğu zaman bize benzeyen insanları takip etmeyi severiz. Kendi düşüncemizi destekleyen içeriklere daha çok bakarız. Bizi rahatsız eden görüşlerden uzak dururuz. Hatta bazen farklı bir fikirle karşılaştığımızda onu anlamaya çalışmak yerine hızlıca geçeriz, sessize alırız ya da takipten çıkarırız.
Algoritma da tam olarak bunları öğrenir. Biz neye tıklarsak onu önemli sayar. Hangi içerikte daha uzun kalırsak ona benzer içerikleri daha fazla gösterir. Hangi gönderiye öfkeyle yorum yaparsak, bunu da bir ilgi işareti olarak algılayabilir. Böylece yavaş yavaş bir döngü oluşur: Biz algoritmayı besleriz, algoritma da bize daha fazla benzer içerik sunar.
Metzler ve arkadaşları dijital ortamda sosyal davranışlar ile algoritmik mekanizmaların birbirini etkilediğini belirtir (Metzler et al., 2024). Bu yüzden meseleyi “algoritmalar bizi tamamen yönetiyor” diye açıklamak eksik kalır. Daha doğru ifade belki şu olabilir: Algoritmalar bizim eğilimlerimizi fark eder, onları büyütür ve tekrar tekrar önümüze getirir.
Sosyal medyada seçim yaptığımızı düşünürüz. Hangi videoyu izleyeceğimize, hangi gönderiyi beğeneceğimize ya da hangi hesaba bakacağımıza biz karar veriyoruz gibi gelir. Bu tamamen yanlış değildir. Evet, tıklayan biziz. Beğenen, yorum yapan, paylaşan biziz. Ama önümüze hangi seçeneklerin çıkacağını çoğu zaman platform belirler. Yani seçim yaparız; fakat seçim yaptığımız alan zaten önceden düzenlenmiştir.
Bakshy, Messing ve Adamic’in Facebook üzerine yaptığı araştırma bu noktada önemli bir denge kurar. Araştırmaya göre algoritmalar kullanıcıların farklı görüşlerle karşılaşma ihtimalini azaltabilir. Ancak kullanıcıların arkadaş çevresi ve kendi tıklama tercihleri de bu süreçte oldukça etkilidir (Bakshy et al., 2015). Bu da bize şunu gösterir: Algoritmalar tek başına her şeyi belirlemez, ama bizim eğilimlerimizi güçlendirebilir.
Örneğin öfke duyduğumuz içeriklere daha çok tepki veriyorsak, benzer içerikler zamanla daha sık karşımıza çıkabilir. Bir konuda hep aynı görüşten paylaşımları beğeniyorsak, akışımız giderek o yönde şekillenebilir. Sonrasında biz bu akışın içinde kendi düşüncemizin daha da güçlendiğini fark etmeyebiliriz.
Sosyal medyadan çıkmanın bazen bu kadar zor olmasının nedeni de yalnızca irade eksikliği değildir. Platformlar bizim orada daha uzun süre kalmamızı ister. Çünkü daha fazla zaman, daha fazla veri anlamına gelir. Daha fazla veri ise daha fazla reklam, daha fazla etkileşim ve daha fazla kazanç demektir.
Bu nedenle sosyal medya uygulamaları dikkatimizi tutacak şekilde tasarlanır. Bildirimler, sonsuz kaydırma, otomatik oynayan videolar, kişiye özel öneriler ve sürekli yenilenen akışlar bu tasarımın parçalarıdır. Bunlar küçük detaylar gibi görünür ama davranışlarımız üzerinde ciddi etkiler oluşturabilir.
Sonsuz kaydırma bunun en basit örneklerinden biridir. Çünkü bize doğal bir durma noktası bırakmaz. Eskiden bir gazetenin son sayfası vardı, bir televizyon programının bitişi vardı, bir kitabın bölümü biterdi. Sosyal medyada ise sayfa bitmez. İçerik tükenmez. Bir video biter, diğeri başlar. Bir gönderi geçer, yenisi gelir.
Tim Wu, modern medya sistemlerinin insan dikkatini çekmek ve elde tutmak üzerine kurulduğunu söyler (Wu, 2016). Bu açıdan bakıldığında sosyal medyada uzun süre kalmak her zaman basit bir “iradesizlik” meselesi değildir. Sistem zaten dikkatimizi orada tutacak şekilde kurulmuştur.
Bir başka önemli mesele de görünürlük ile doğruluk arasındaki farktır. Sosyal medyada bir içeriğin çok beğenilmesi, çok yorum alması ya da çok paylaşılması onun doğru olduğu anlamına gelmez. Ancak algoritmalar çoğu zaman yoğun etkileşim alan içerikleri daha görünür hâle getirir.
Öfke uyandıran bir paylaşım daha çok yorum alabilir. Korku veren bir başlık daha çok tıklanabilir. Şaşırtıcı bir iddia daha hızlı yayılabilir. Platform açısından bunların hepsi etkileşimdir. İçeriğin doğru, dengeli ya da faydalı olup olmaması her zaman ilk sırada yer almayabilir.
Bu nedenle bazen sakin, açıklayıcı ve dengeli içerikler geride kalırken; daha sert, daha duygusal ve daha çarpıcı içerikler öne çıkabilir. Sosyal medyada en çok gördüğümüz şey, her zaman en doğru ya da en önemli şey olmayabilir. Bazen yalnızca en çok tepki alan şeydir.
Elbette internetin bize sunduğu imkânları da görmezden gelmemek gerekir. Bugün internet sayesinde çok farklı kaynaklara ulaşabiliyoruz. Farklı ülkelerden insanları takip edebiliyor, uzmanların görüşlerini okuyabiliyor, bilimsel bilgilere, haberlere ve tartışmalara saniyeler içinde erişebiliyoruz. Bu gerçekten büyük bir imkândır.
Ancak bilgiye ulaşabilmek ile gerçekten farklı bilgiyle karşılaşmak aynı şey değildir. Çünkü sosyal medyada çoğu zaman aktif olarak aramak yerine, bize gösterilenlerle yetiniriz. Farklı kaynaklar var olabilir, fakat biz onlara hiç denk gelmeyebiliriz. Belki de sorun biraz burada: Kapılar çok fazla, ama bizim önümüze çoğu zaman yalnızca birkaç tanesi çıkarılıyor.
Flaxman, Goel ve Rao’nun çevrimiçi haber tüketimi üzerine yaptığı çalışma da bu noktaya dikkat çeker. Araştırmaya göre internet farklı kaynaklara ulaşmayı kolaylaştırabilir; ancak bazı durumlarda insanları kendi görüşlerine daha fazla yaklaştırarak ayrışmayı da artırabilir (Flaxman et al., 2016). Yani internet bize birçok kapı açar, fakat hangi kapıların önümüze çıkarıldığı hâlâ çok önemlidir.
Peki, bütün bunlar karşısında ne yapabiliriz?
Öncelikle algoritmaları tamamen hayatımızdan çıkarmamız mümkün değil. Zaten buna gerek de yok. Sosyal medya, doğru kullanıldığında bilgiye ulaşmak, insanlarla iletişim kurmak ve farklı dünyaları tanımak için güçlü bir araçtır. Asıl mesele, bu aracı ne kadar bilinçli kullandığımızdır.
Bunun için ilk adım, sosyal medya akışımızın tarafsız olmadığını kabul etmektir. Karşımıza çıkan içerikler hem bizim geçmiş davranışlarımızın hem de platformun kararlarının sonucudur. Yani gördüğümüz akış, dünyanın kendisi değildir; dünyanın bize gösterilen bir kesitidir.
Bu nedenle yalnızca tek bir platforma, tek bir haber kaynağına ya da tek bir görüş çevresine bağlı kalmamak önemlidir. Farklı kaynaklardan bilgi almak, farklı düşüncelere bilinçli olarak bakmak ve bazen kendi akışımızın dışına çıkmak düşünce alanımızı genişletebilir.
Ayrıca bizde çok hızlı öfke, korku ya da paylaşma isteği uyandıran içeriklere karşı biraz daha dikkatli olmak gerekir. Çünkü bu tür duygular sosyal medyada içeriklerin daha hızlı yayılmasına yardımcı olur. Bazen bir paylaşımı hemen be


