Çocukluğunda şiddete maruz kalan bireylerin ileride yaşadığı sorunlar, tüm yaşamlarını etkilemekte ve fiziksel ile psikopatolojik kalıcı travmalara yol açmaktadır. Bu kalıcı travmatik izler, bireylerin ilerleyen yaşamlarında kendilerine, çevrelerine ve ebeveyn olduklarında kendi yaşadıkları travmaları başkalarına da yansıttıkları gerçeğini gözler önüne sermektedir. Özellikle kadınların küçük yaşta aile içinde uğradıkları şiddeti kabullenmeleri ve sindirmeleri oldukça zordur. Çünkü annelerin, çocuklarına karşı özel bir tutum ve davranış sergilemeleri gerekmektedir. Annelik, yalnızca mecburi ve zaruri bakım vermek değil, aynı zamanda ilgi, sevgi ve şefkatle çocuğu kucaklamaktır.
Bu ilgi yoğunluğunu yaşayamayan ve hatta kendi çocukluğunda şiddet gören bir annenin, çocuğuna aynı deneyimleri yaşatması kaçınılmaz bir döngü oluşturur. İletişim eksikliği, kopukluk, çocukla etkileşime girmemek ve yalnızca beslenme ile barınma ihtiyaçları dışında konuşmamak, anneden çocuğa geçen şiddetin başka bir boyutunu temsil etmektedir. Çocukluğunda şiddet görmüş bireyler, ileriki yaşamlarında kendilerine ve çevrelerine verdikleri zararlarla birlikte bu zararların yarattığı başlıca problemlerle karşılaşmaktadırlar. Özellikle kadınlar, psikolojik, ekonomik, fiziksel ve sözel gibi birçok türde şiddete maruz kalarak psikolojik zarar görmektedirler.
Çocuk yetiştirme ve ebeveynlik açısından kadınların erkeğe göre çocuğuna vereceği bakım daha fazla önem taşımaktadır. Annenin çocukla olan iletişimi, diyalogu, ilgisi ve en önemlisi çocuğa karşı tutumu, çocuğun da anneyle birlikte yaşadığı psikolojik ve fiziksel zararları gözler önüne sermektedir. Anne-baba eğitimi programlarının, davranım bozukluğu olan ve yüksek düzeyde yıkıcı davranışlar sergileyen çocuklarda etkili olduğuna dair kanıtlar bulunmaktadır (Çağdaş, Seçer, 2004). Çocuk istismarı ve ihmali; çocukların anne-babaları veya onlara bakmakla yükümlü kişiler tarafından sağlıklarına zarar veren, duygusal, zihinsel ya da sosyal gelişimlerini engelleyen tutum ve davranışlara maruz bırakılması olarak tanımlanmaktadır (Güler ve ark., 2002).
Ülkemizde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nun yaptığı bir çalışmada çocukların %46’sının, Türkiye genelinde yapılan bir araştırmaya göre ise %45’inin ihmal veya istismara uğradığı belirlenmiştir. Tanınması en kolay olan istismar türü, fiziksel istismardır ve bu durum, çocuğun kaza dışı fiziksel olarak zedelenmesinin yanı sıra duygusal olarak da yıpranmasına neden olmaktadır (Güler ve ark., 2002). Bu bağlamda “Nesiller Arası Travma Aktarımı” kavramı önem kazanmaktadır. Anne, bilinçsiz bir şekilde yaşadığı travmayı ve öğrenilmiş ilişki kalıplarını nesiller arası taşır; bu aktarım hem duygusal hem de davranışsal düzeyde gerçekleşebilir.
Sık görülen aktarım türlerine örnek vermek gerekirse; bağlanma sorunları, kendilik algısı ve travma belirtileri gözlemlenebilir. Çocuk, ebeveyn ilişkisi içinde güvensizlik yaşadığında, travma nedeniyle bazen aşırı koruyucu, bazen de duygusal olarak uzak olabilir. ‘Değersizim’, ‘sevgi acı içerir’, ‘susmak gerekebilir’ gibi inançlar geliştirebilir. Uyku sorunları, içe kapanma, saldırganlık, dikkat problemleri ve okul zorlukları gibi sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle, bu tür sonuçlar kaçınılmaz değildir.
Şiddetin sona ermesi için; güvenli bir yetişkin ilişkisi, terapi ve sosyal destek ile bu döngü kırılabilir. Travma yaşayan ebeveynler için de aynı süreç geçerlidir; ebeveyn iyileşme sürecine girdiğinde, çocuğun da etkilenmesi önemli ölçüde azalır.


