Pazartesi, Haziran 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

EVLİLİK SÜRECİNDE NEDEN BU KADAR GERGİN HİSSEDİYORUZ?

Mutluluk beklentisinin gölgesinde kalan ilişkisel yükleri anlamak, evlilik sürecinin karmaşıklığını ortaya koyar. Evlilik süreci çoğu zaman romantik heyecan, mutluluk ve yeni bir başlangıç fikriyle özdeşleştirilir. Çevreden gelen “hayatınızın en güzel dönemi” söylemleri, sosyal medyada görünür olan kusursuz ilişki anlatıları ve kültürel beklentiler; bu dönemin yalnızca olumlu duygularla yaşanması gerektiği fikrini güçlendirebilir. Ancak birçok çift için evliliğe geçiş süreci, aynı zamanda stresin, kaygının, çatışmaların ve duygusal kırılganlığın daha görünür hale geldiği bir dönemdir.

Üstelik çiftler çoğu zaman bu duygular karşısında bir de suçluluk hissedebilir: “Mutlu olmamız gereken bir dönemde neden bu kadar geriliyoruz?” ya da “Bu kadar çatışıyorsak yanlış bir karar mı veriyoruz?” gibi sorular ilişkinin içine yerleşmeye başlayabilir.

Oysa evlilik süreci yalnızca resmi bir birliktelik kararı değildir. Birlikte yaşamaya başlamak, ekonomik sorumlulukları paylaşmak, gündelik yaşamı yeniden organize etmek, ailelerle yeni sınırlar kurmak ve geleceğe dair ortak kararlar almak; çift ilişkisindeki dengelerin yeniden şekillenmesini beraberinde getirir.

Aslında bu yüzden, evliliğe geçiş süreci çoğu zaman ilişkinin stres altında nasıl işlediğini daha görünür hale getirir. Belki de bu süreçte asıl görünür olan şey, çiftlerin nasıl bir ekip olduklarıdır.

Evliliğe Geçiş: İlişkinin Görünür Hale Gelen Dinamikleri

Evlilik sürecinde çiftler yalnızca gelecek planı yapmaz; aynı zamanda ilişkinin işleyiş biçimi de daha görünür hale gelir. Günlük yaşamın nasıl paylaşılacağı, ekonomik sorumlulukların nasıl organize edileceği, ailelerle kurulan sınırların nasıl şekilleneceği ya da kararların nasıl alınacağı gibi meseleler; ilişkinin temel dinamiklerine temas etmeye başlar.

Bu süreçte ortaya çıkan çatışmalar çoğu zaman yüzeyde görünen konulardan daha derin bir ilişkisel ihtiyaca dayanır. Çünkü mesele yalnızca “ne yapılacağı” değil; çiftin stres altında birbirine nasıl yaklaştığı, yükü nasıl paylaştığı, birbirini ne kadar duyabildiği ve ilişkide ne kadar birlikte hissedebildiğidir.

Çift terapisi alanındaki güncel çalışmalar, ilişkisel güven hissinin özellikle stres dönemlerinde daha belirleyici hale geldiğini vurgulamaktadır (Tatkin, 2022). Bazı çiftlerde bu süreç yakınlığı artırabilirken, bazı çiftlerde daha önce görünmeyen kırgınlıkları ya da ilişki içindeki dengesizlikleri görünür hale getirebilir.

Çünkü stres dönemleri ilişkilerde yalnızca o ana ait duyguları değil, birikmiş olanları da yüzeye çıkarma eğilimindedir.

Bazen çiftler bir karar, bir plan ya da gündelik bir mesele üzerinden tartıştıklarını düşünürken, ilişkinin içinde aslında çok daha derin sorular dolaşıyor olabilir:

  • “Bu süreçte benimle misin?”
  • “Yükü birlikte taşıyor muyuz?”
  • “Beni gerçekten duyuyor musun?”

Bu nedenle evlilik sürecinde yaşanan çatışmaların bir kısmı, çözülmesi gereken problemlerden çok, görülmeye ihtiyaç duyan duygularla ilgilidir.

Zihinsel Yük ve İlişkide Görünmeyen Emek

Evliliğe geçiş sürecinde çiftlerin en sık zorlandığı alanlardan biri de ilişkideki görünmeyen emektir. Geleceği planlamak, gündelik yaşamı organize etmek, ekonomik sorumlulukları düşünmek, ailelerle iletişimi sürdürmek, birlikte yaşamın detaylarını düzenlemek ve ilişkinin duygusal atmosferini taşımak ciddi bir mental load yaratabilir.

Özellikle partnerlerden birinin sürekli düşünen, planlayan, organize eden ve duygusal yükü düzenleyen tarafta kalması zaman içinde ilişkide dengesizlik hissine neden olabilir. Mental load kavramını inceleyen güncel çalışmalar, ilişkilerdeki görünmeyen bilişsel emeğin çift dinamikleri üzerinde belirgin bir etkisi olduğunu göstermektedir (Daminger, 2019).

Bu noktada mesele yalnızca yorgunluk değildir; ilişkide yükün nasıl paylaşıldığı, duygusal emeğin ne kadar görüldüğü ve partnerlerin birbirini ne kadar “yanında” hissettirebildiği daha görünür hale gelir.

Çünkü çift ilişkilerinde çoğu zaman asıl kırgınlık yapılan işlerin miktarından değil, yükün ilişkide nasıl deneyimlendiğinden doğar. Partnerlerden biri ilişkiyi birlikte taşıdıklarını hissederken diğeri sürecin ağırlığını daha yalnız yaşıyor olabilir.

Aslında çiftler burada yalnızca yeni bir yaşam kurmaya çalışmıyor; aynı zamanda stres altında nasıl bir ekip olduklarını da deneyimliyorlar.

Kriz anlarında yük nasıl dağılıyor? Kim geri çekiliyor, kim kontrol etmeye çalışıyor? Kim yakınlık ararken kim uzaklaşıyor? Tüm bunlar ilişkinin görünür hale gelen dinamikleri arasında yer alıyor.

Sosyal Medya ve “Mükemmel İlişki” Baskısı

Günümüzde ilişkiler yalnızca yaşanmıyor, aynı zamanda görünür hale geliyor. Sosyal medyada paylaşılan kusursuz çift anlatıları, estetik kutlamalar, romantik jestler ve “sorunsuz” görünen ilişkiler; birçok çiftin kendi ilişkisini eksik ya da problemli hissetmesine neden olabiliyor.

Sosyal medya ve romantik ilişkiler üzerine yapılan çalışmalar, çiftlerin dijital ortamda maruz kaldıkları ilişki temsillerinin ilişki doyumu ve karşılaştırma süreçleri üzerinde etkili olabileceğini göstermektedir (Abbasi, 2019).

Bu durum zaman zaman ilişkisel baskıyı artırabiliyor. Çünkü çiftler yalnızca ilişkilerini sürdürmeye değil; aynı zamanda mutlu görünmeye, süreci “iyi yaşamaya” ve ilişkinin dışarıdan nasıl algılandığını da yönetmeye çalışabiliyorlar.

Oysa gerçek ilişkiler çoğu zaman sosyal medyada gördüğümüz karelerden daha karmaşık, daha yorucu ve daha insanidir.

Bazen çiftler yaşadıkları stres karşısında yalnızca birbirleriyle değil, “Böyle hissetmemeliyiz” düşüncesiyle de mücadele etmek zorunda kalırlar. Ancak bastırılan duygular çoğu zaman ortadan kaybolmaz; aksine ilişkide daha yoğun çatışmalar, geri çekilmeler ya da duygusal kopukluklar şeklinde görünür hale gelebilir.

İki Kişi Değil, İki İlişki Sistemi

Evlilik süreci çoğu zaman yalnızca iki kişinin yakınlaşması değildir; aynı zamanda iki farklı aile kültürünün, değer sisteminin ve ilişki biçiminin de temas etmesi anlamına gelir.

Çiftler bazen ilk kez bu süreçte ailelerle kurdukları sınırları, rollerini ve ilişkideki önceliklerini daha yoğun biçimde fark etmeye başlayabilirler. Özellikle karar alma süreçlerinde partnerini “yanında” hissedememek ilişkisel kırılganlığı artırabilir.

Çünkü çoğu zaman ihtiyaç duyulan şey problemin tamamen çözülmesi değil; partnerin ilişkiyi koruyan bir pozisyonda kalabilmesi, duygusal olarak temas kurabilmesi ve çift olma hissini sürdürebilmesidir.

İlişki araştırmaları, çiftlerin stres altında birbirine yeniden dönebilmesinin ilişkisel dayanıklılık açısından önemli olduğunu vurgulamaktadır (Gottman & Gottman, 2017). Bu nedenle bazen çatışmanın kendisinden çok, çatışma sırasında yalnız hissedilmek ilişkide daha derin yaralar bırakabilir.

Aynı Tarafta Olduğunu Hatırlamak

Evlilik süreci zaman zaman çiftleri fark etmeden birbirine karşı konumlandırabilir. Özellikle stres arttığında partnerler birbirini destekleyen iki kişi olmaktan çok, birbirini zorlayan iki tarafa dönüşmüş gibi hissedebilirler.

Oysa ilişkinin en koruyucu alanlarından biri, çatışmanın içinde bile aynı tarafta olduğunu yeniden hatırlayabilmektir.

Çünkü evlilik; kimin haklı olduğundan çok, ilişkinin nasıl korunacağıyla ilgilidir. Partnerini rakip gibi değil, birlikte yaşam kurmaya çalıştığın kişi olarak görebilmek ilişkisel güven hissini güçlendirir.

Bazı çiftler için bu süreçte en iyileştirici şey tüm problemlerin çözülmesi değil; “Bu süreçte yalnız değilim” hissinin yeniden kurulabilmesidir.

Bazen stresin ortasında ilişkileri rahatlatan şey büyük çözümler değil; “Bunu birlikte aşacağız” hissidir.

Çoğunlukla uzun ilişkileri taşıyan şey kusursuz uyum değil; zor dönemlerde bile birbirine karşı değil, birbirinin yanında kalabilmektir.

Evlilik Öncesi Çatışmalar Neden Bu Kadar Korkutucu Geliyor?

Evliliğe geçiş sürecinde yaşanan tartışmalar birçok çift için normalden daha tehdit edici hissedilebilir. Çünkü bu süreçte çatışmalar yalnızca o ana ait görünmez; geleceğe dair korkuları da tetikleyebilir.

“Daha şimdiden bu kadar zorlanıyorsak, ileride ne olacak?” düşüncesi bu dönemde oldukça yaygındır.

Bu düşünce anlaşılır olsa da, her çatışmayı ilişkinin kötüye gittiğinin işareti olarak değerlendirmek çoğu zaman gerçekçi değildir. Sağlıklı ilişkilerde belirleyici olan şey çatışmanın hiç yaşanmaması değil; çatışma sırasında duygusal güvenin korunabilmesidir (Gottman & Gottman, 2017).

Çiftlerin stres altında birbirine yeniden dönebilmesi, onarım girişimlerinde bulunabilmesi ve birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını fark edebilmesi ilişkisel dayanıklılığı güçlendiren önemli unsurlar arasındadır.

Aslında kriz dönemleri çoğu zaman ilişkinin zayıf olduğunu değil, ilişkinin nasıl çalıştığını görünür hale getirir.

Partnerler stres altında birbirine nasıl yaklaşıyor? Yakınlaşıyorlar mı, uzaklaşıyorlar mı? Birbirlerini duyabiliyorlar mı? Onarmaya çalışıyorlar mı?

Bu sorular, ilişkinin geleceği açısından çatışmanın varlığından çok daha belirleyici olabilir.

Zor Duygular Yanlış Karar Verdiğimiz Anlamına Gelmeyebilir

Evlilik sürecinde hissedilen kaygı, korku, kararsızlık ya da duygusal dalgalanmalar birçok çift için endişe verici olabilir. Özellikle bu dönemin yalnızca mutlulukla yaşanması gerektiğine dair toplumsal anlatılar baskın olduğunda, çiftler yaşadıkları zor duyguları ilişkinin yanlış olduğuna dair bir işaret gibi yorumlayabilirler.

Oysa insanlar değer verdikleri yaşam olaylarına yaklaşırken çoğu zaman karmaşık duygular hissederler. Büyük değişimler aynı anda hem heyecan hem korku yaratabilir. Yakınlık isteğiyle birlikte belirsizlik kaygısı da ortaya çıkabilir.

Kabul ve Adanmışlık Terapisi (ACT) yaklaşımı, psikolojik esnekliğin önemli parçalarından birinin zor duyguların varlığını tehdit olarak yorumlamadan kişinin değerleri doğrultusunda hareket edebilmesi olduğunu vurgular (Harris, 2021).

Bazen çiftler tam da önem verdikleri ilişkiye yaklaşırken daha yoğun kaygı hissedebilirler. Çünkü değer verdiğimiz alanlar aynı zamanda kırılgan olduğumuz alanlardır.

Evlilik de çoğu zaman böyle bir deneyimdir. Çünkü çiftler yalnızca yeni bir hayata başlamaz; aynı zamanda eski bazı düzenlere, alışkanlıklara ve ilişki biçimlerine de veda ederler.

Bu nedenle evlilik sürecinde hissedilen karmaşık duygular çoğu zaman sevgisizliğin değil, insan olmanın doğal bir parçasıdır.

Belki de evlilik süreci, ilişkinin ne kadar “kusursuz” olduğunu değil; belirsizlik ve stres altında çiftin birbirine nasıl temas ettiğini görünür hale getirir.

Çünkü uzun süreli ilişkileri taşıyan şey çoğu zaman kusursuz başlangıçlar değil; zorlanırken bile birbirinin duygusuna yeniden dönebilmeyi sürd

Öznur Mandacı Şahan
Öznur Mandacı Şahan
Öznur Mandacı Şahan, lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde tamamlamıştır. Psikolog, aile danışmanı ve yazar olarak mesleki çalışmalarını sürdürmekte; seminerler, eğitimler ve akademik çalışmalarda aktif olarak yer almaktadır. Aynı zamanda Psychology Times Türkiye bünyesinde; aile danışmanlığı, çift ilişkileri, duygusal regülasyon, psikolojik esneklik ve Kabul ve Adanmışlık Terapisi (ACT) temelli güncel konulara odaklanan yazılar kaleme almaktadır. Kurucusu olduğu Pilea Psikoloji’de yetişkinler ve çiftlerle psikolojik danışmanlık hizmeti vermektedir. Seanslarında; Kabul ve Adanmışlık Terapisi (ACT), Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Mindfulness Temelli Kognitif Terapi ve Gottman Çift Terapisi yaklaşımlarını, danışanın ihtiyaçları ve sürecin dinamiği doğrultusunda eklektik bir anlayışla kullanmaktadır. Alanındaki güncel bilimsel araştırmaları ve çağdaş terapi yaklaşımlarını yakından takip ederek; profesyonellik, yargılamama, saygı ve koşulsuz kabulü temel mesleki değerleri olarak benimser. Klinik deneyimini bilimsel bilgiyle birleştirerek danışmanlık çalışmalarını ve yazılarını sürdürmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar