Son yıllarda sosyal medya akışlarında, kahve sohbetlerinde veya ikili ilişkilerin tam ortasında tanıdık bir ses yankılanıyor: "Sınırlarımı ihlal ediyorsun", "Bana gaslighting uyguluyorsun", "Bu yaptığın tam bir narsist davranışı". Bir zamanlar sadece terapi odalarının loş ve güvenli ışığında, bu alanın akademik eğitimini almış yetkin psikologlar ve psikolojik danışmanlar tarafından danışanların iyileşme süreçlerini yapılandırmak için kullanılan klinik terimler, artık günlük iletişimin sert birer savunma aracı haline geldi. Literatürde "Therapy Speak" (Terapi Dili) olarak adlandırılan bu olgu, özünde insanın kendi iç dünyasını anlamlandırması için muazzam bir zemin hazırlasa da, ehliyetsiz ellerde ve popüler kültürün sığ sularında insan ilişkilerini mekanikleştiren, empatiyi kurutan tehlikeli bir eğilime dönüşebiliyor. Oysa asıl sorun psikoloji biliminin veya onun kavramlarının kendisinde değil; bu derin içerikli kelimelerin gündelik hayatın bencilce güç savaşlarına alet edilmesindedir.
Giriş
Uzmanın Elinde Büyüyen Şifa ve Sokaktaki Yanılsama Psikoloji ve onun yapılandırılmış terapi dili, bu işin felsefesini, etiğini ve klinik derinliğini özümsemiş uzmanlar tarafından kullanıldığında şüphesiz ki insanlık için bir kılavuzdur. Yetkin bir psikolog veya psikolojik danışman, bu terminolojiyi asla bir insanı etiketlemek, onu suçlamak ya da köşeye sıkıştırmak için kullanmaz. Aksine, terapi odasındaki o bilinçli ve profesyonel dil; bireyin yıllarca anlam veremediği köklü acılarına bir isim koymasını, travmalarını güvenli bir mesafeden incelemesini ve hayatını daha sağlıklı temeller üzerine inşa etmesini sağlar. Uzmanın ağzından çıkan her kavram, danışanın sırtındaki yükü hafifletmeye yarayan bir şifa aracıdır. Doğru yerde ve doğru profesyonellikle kullanılan bu dil, bireyin kendisiyle ve dünyayla barışmasının en estetik yoludur. Ancak aynı dil, bilimsel bağlamından koparılıp sokağa indiğinde ve hiçbir ruh sağlığı eğitimi almamış kitlelerin tekelinde popülerleştiğinde bir farkındalık aracı olmaktan çıkıp haklı çıkma gayretine hizmet eden bir kalkana dönüşüyor. Biriyle en ufak bir fikir ayrılığına düştüğümüzde veya duymak istemediğimiz bir gerçekle, kendi kusurumuzla yüzleştiğimizde, karşı tarafı doğrudan "toksik" ilan etmek, sağlıklı bir tartışmanın getireceği tüm olgunluk ve sorumluluktan kaçmanın en kolay yoludur. Günlük hayatta yaşanan sıradan bir bencilce davranış anında karşı tarafa "narsist" etiketi yapıştırmak için kullanılıyor; birinin hafızasındaki küçük bir yanılma ya da ısrarcı tutumu hemen "gaslighting" olarak damgalanıyor. Oysa insan karmaşık, hatalar yapabilen, bazen bencilce davranabilen ama her hatasında klinik bir tanı hak etmeyen bir varlıktır. Terapi dilinin bu kontrolsüz ve hatalı kullanımı, ilişkilerdeki doğal sürtünmeleri, çatışmaları ve uzlaşma çabalarını adeta imkansız hale getiriyor. İnsanlar artık birbirleriyle kalpten kalbe konuşmuyor; birbirlerine üstenci bir dille tanı koyuyor.
Temel Çerçeve
Kendi Sınırlarımızı Çizerken Yalnızlığa Mahkum Olmak Modern dünyanın popüler kültür eliyle pompaladığı psikoloji algısı, bireysel refahı ve konforu merkeze alırken, topluluk olmanın, dostluğun ve ortak yaşamın getirdiği fedakarlık mekanizmalarını tamamen göz ardı edebiliyor. "Duygusal Kapitalizm" olarak da adlandırabileceğimiz bu süreçte, ilişkiler ne yazık ki birer kar-zarar tablosuna dönüştürülüyor. Bir arkadaşınızın zor bir dönemden geçerken size yük olduğunu hissettiğinizde, ona destek olmak yerine "Şu an senin negatif enerjinle kendi alanımı kirletemem, sınır çiziyorum" demek, modern dünya tarafından adeta bir "sağlıklı yaşam başarısı" gibi alkışlanıyor. Oysa bu, insan ilişkilerinin doğasındaki karşılıklı dayanışmayı ve "iyi günde kötü günde" bir arada olabilme becerisini derinden zedeliyor. Kavramların bu bencilce çarpıtılması, uzmanların bahsettiği o sağlıklı "öz bakım ve sınır" kavramını, katı bir egoizme dönüştürüyor. Özellikle İngiltere (UK) gibi bireyselleşmenin halihazırda köklü olduğu toplumlarda, bu radikal ve hatalı sınır çizme eğilimleri yalnızlık pandemisini besleyen en büyük damarlardan biri haline geldi. İnsanlar en ufak bir uyumsuzlukta karşısındakini "hayatından çıkarma" (ghosting veya cancelling) hakkını kendinde görüyor. Türkiye bağlamında ise bu durum daha sancılı bir kırılmaya yol açıyor. Geleneksel kolektif kültürün, geniş aile bağlarının ve "hatır" kavramının güçlü olduğu bir toplumda, batı merkezli bu keskin bireysel terapi dili kulaktan dolma bilgilerle ithal edildiğinde, aile içi çatışmalar ve kuşak çatışmaları derinleşiyor. Genç kuşak ebeveynlerinin her eleştirisini veya beklentisini birer "travma sebebi" veya "toksik ebeveynlik" olarak etiketlerken; ebeveyn kuşağı bu dili soğuk, mesafeli ve bencilce buluyor. Sonuç ise aynı çatı altında yaşayan ama birbirinin dilini asla anlamayan, yabancılaşmış bireyler topluluğu oluyor.
Duyguları Kalıplara Dökmek ve Aramıza Giren Soğukluk Kulaktan dolma terapi dilinin en büyük zararı, şüphesiz ki insan arasındaki o ilkel, sıcak ve kusurlu bağı mekanikleştirmesidir. İki insan arasındaki ilişki; jestlerden, mimiklerden, söylenmeyen sözlerden ve zamana yayılan bir güvenden inşa edilir. Ancak her adımı bir psikoloji kitabındaki formüllere göre atmaya çalışmak, ilişkileri bir yazılım koduna dönüştürür. Karşısındaki insanın kırgınlığını anlamak yerine, ona bir uzman edasıyla "Bu senin içindeki çocukla ilgili bir projeksiyon" demek, o insanın acısını küçümsemek ve iletişimi koparmaktır. Bu dil, empatiyi büyütmek bir yana, bireyi kendi narsistik fanusuna hapsediyor. Karşımızdakini anlamak için dinlemek yerine, onun konuşmasındaki açıkları yakalayıp hangi psikolojik kavramın altına sığdırabileceğimizi düşünmeye başlıyoruz. Klinik terminoloji, bizi incinmekten koruyan bir kalkan sağlarken, aynı zamanda derin bağlar kurmamızı sağlayan o tatlı kırılganlığımızı (vulnerability) da elimizden alıyor. İncinmekten, manipüle edilmekten veya reddedilmekten o kadar korkuyoruz ki, ilişkileri daha başlamadan laboratuvar ortamında sterilize etmeye çalışıyoruz. Fakat unutulmamalıdır ki, steril ortamlarda hiçbir canlı bağ büyüyemez. Kulaktan Dolma Reçetelerden Gönül Bağının Doğallığına Psikoloji bilimi ve bu bilimin eğitimini almış uzmanların rehberliği, insanın kendi karanlığına ışık tutması için muazzam bir servettir. Ancak bu bilimin dili, alanın uzmanlarına bırakılmalı; sokaktaki dostluğun, evdeki evliliğin ya da iş yerindeki mesai arkadaşlığının dili haline getirilerek kirletilmemelidir. İlişkilerimizin kurtuluşu, birbirimize daha fazla klinik tanı koymakta değil, birbirimizin kusurlarını, öfkelerini ve kırgınlıklarını insan olmanın birer parçası olarak kabul edebilmekte yatıyor. Gerçek bir psikolojik olgunluk ve profesyonel desteğin hayatımızdaki olumlu yansıması, dışarı çıktığında insanlarla "terapistçe" konuşmak değil; aldığımız içgörüyle insanları daha derinden, daha yargısız ve daha şefkatle dinleyebilme becerisidir. Kelimelerimizi birer hırpalama aracına dönüştürmekten vazgeçtiğimizde, karşımızdakini sadece "bir vaka" olarak değil, etiyle kemiğiyle, doğrusuyla,yanlışıyla "bir insan" olarak görebildiğimizde, ilişkilerimiz de o mekanik soğukluğundan kurtulup yeniden canlanacaktır. EĞİTİMCİ- YAZAR ŞÜKRAN BAŞAK CEYHAN
Kaynakça
- • Brinkmann, S. (2016). Diagnostic cultures: A cultural approach to the pathologization of modern life. Routledge.
- • Illouz, E. (2007). Cold intimacies: The making of emotional capitalism. Polity Press.
- • Furedi, F. (2004). Therapy culture: Cultivating vulnerability in an uncertain age. Routledge.
- • Lasch, C. (1979). The culture of narcissism: American life in an age of diminishing expectations. W. W. Norton & Company.
- • Rose, N. (1998). Inventing our selves: Psychology, power, and personhood. Cambridge University Press.


