Hiç eski bir eve girdiniz mi?
Öyle bir evdir ki, daha kapısına yaklaşırken bile anlatacak bir hikâyesi olduğunu hissedersiniz. Demir kapının kolu yılların soğuğunu taşır. Anahtarı çevirdiğinizde çıkan ses, sanki sizden önce o kapıyı açıp kapatan herkesin hatırasını içinde saklıyormuş gibidir.
İçeri adımınızı attığınızda ilk dikkatinizi çeken şey eşyalar olmaz.
Sessizlik olur.
Ama boş bir sessizlik değildir bu. Sanki duvarlar uzun zamandır konuşmayı bırakmış ama dinlemeye devam ediyordur.
Havaya sinmiş hafif bir ahşap kokusu vardır. Belki yıllardır aynı dolap oradadır. Belki mutfaktan bir zamanlar yükselen tarçın kokusu çoktan kaybolmuştur ama ev, o günlerin sıcaklığını hâlâ içinde taşımaktadır.
Salonun bir köşesindeki koltuk diğerlerinden biraz daha eskidir. Kumaşı yıpranmıştır. Çünkü bir zamanlar biri her akşam aynı yere oturmuş, düşünmüş, beklemiş, belki de saatlerce pencerenin önünden gelecek birini izlemiştir.
Koridordan yürürsünüz.
Attığınız her adımda tahtalar hafifçe gıcırdar. Belki de bu ses yıllardır aynıdır. Çünkü bazı sesler, yıllar geçse de evden gitmez.
Sonra kapısı kapalı bir oda görürsünüz.
Kimse size nedenini söylemez. Belki içerisi tamamen boştur. Belki de yıllardır kimsenin cesaret edip açmadığı birkaç kutu vardır içinde. Ama o kapıya baktığınızda anlarsınız…
Her evin açılması zaman isteyen odaları vardır.
Pencereye yaklaşırsınız.
Camın üzerine düşen yağmur damlalarının bıraktığı izler hâlâ silinmemiştir. Güneş içeri girer ama odanın her köşesine ulaşamaz. Bazı yerler biraz daha zamana ihtiyaç duyar.
Ve o an fark edersiniz…
Bir evi ev yapan şey yalnızca duvarları değildir.
O ev; kahkahaların, suskunlukların, kırgınlıkların, barışmaların ve bekleyişlerin birbirine karıştığı görünmez bir hikâyedir.
İnsan bedeni de bana hep bunu hatırlatıyor.
Çoğu zaman “Geçti.” diyoruz.
“Artık etkilemiyor.” diyoruz.
Hayatımıza devam ediyoruz.
Ama bazen tanıdık bir ses tonu, beklenmedik bir bakış ya da küçücük bir cümle, içimizde tarif etmekte zorlandığımız bir şeyi harekete geçiriyor. O an verdiğimiz tepkiye şaşırıyor, “Neden böyle hissettim?” diye soruyoruz.
Belki de bunun nedeni, bedenimizin geçmişi kelime kelime hatırlaması değildir.
Belki beden, bir zamanlar bizi korumayı öğrenen sinir sistemimizin sessiz dilidir.
Psikoloji bize gösteriyor ki yaşadığımız deneyimler yalnızca düşüncelerimizi değil; hissetme ve tepki verme biçimimizi de şekillendirir. Bu yüzden bazen bedenimiz, zihnimizin geride bıraktığını sandığı bir hikâyeye usulca dokunur.
Ama hiçbir ev sonsuza kadar karanlık kalmaz.
Uzun zamandır açılmayan pencereler açılabilir.
Toz tutmuş odalar havalanabilir.
Duvarlar yeniden boyanabilir.
Bir zamanlar yalnızca sessizliğin yaşadığı köşelerde yeniden kahkahalar duyulabilir.
İyileşmek de bana göre tam olarak budur.
Geçmişi silmek değil…
Onu inkâr etmeden, bugünü yönetmesine izin vermemek.
Belki de bu yüzden bedenimize kızmak yerine onu dinlemeyi öğrenebiliriz.
Çünkü bazen beden, bize zarar vermeye çalışan değil; yıllar önce bizi hayatta tutmaya çalışan tarafımızdır.
Yazıyı bitirirken aklımda tek bir melodi vardı.
“Saturn” – Sleeping At Last.
Belki de bu yüzden bu yazının bende bıraktığı his tek bir cümlede saklı:
Hiçbir ev ilk günkü gibi kalmaz.
İçinden geçen her mevsim, her misafir, her veda ve her yeniden başlangıç onu değiştirir.
İnsan da öyle…
Yaşadıklarıyla yalnızca yara almaz.
Yaşadıklarıyla dönüşür.
Ve bir gün dönüp kendi içine baktığında, bütün izlerine rağmen “Ben artık buradayım.” diyebiliyorsa…
İşte o an, yeniden kendine ev olur.


