Pazartesi, Ağustos 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Enkaz Kalkar, İzleri Kalır: Afetlerin İnsan Ruhundaki Sessiz Etkileri

Bir afet birkaç dakika sürebilir.

Bir deprem saniyeler içinde binaları yıkabilir, bir sel birkaç saat içerisinde bir şehri değiştirebilir, bir yangın yıllarca kurulan bir hayatı kısa sürede yok edebilir. Fakat afet sona erdiğinde her şey gerçekten bitmiş olur mu?

Bazen enkaz kaldırılır, yollar yeniden açılır, evler yeniden yapılır. İnsanlar günlük hayatlarına dönmeye çalışır. Dışarıdan bakıldığında hayat devam ediyormuş gibi görünür.

Ama insanın içinde kalan enkaz her zaman bu kadar kolay kaldırılamaz.

Afet psikolojisi tam olarak burada önem kazanır. Çünkü afetler yalnızca yaşadığımız yerleri değil; güven duygumuzu, geleceğe olan inancımızı ve hayata bakışımızı da etkileyebilir.

İnsan zihni kendisini güvende hissetmek ister. Evimiz, yatağımız, ailemiz ve her gün geçtiğimiz sokaklar bizim için hayatın değişmeyen parçaları gibidir. Bir afet ise insana belki de hiç düşünmek istemediği bir gerçeği hatırlatır: Her şey bir anda değişebilir.

Bu gerçekle karşılaşmak kolay değildir.

Afet sonrasında bazı insanlar uzun süre uyuyamayabilir. Küçük bir sarsıntıda irkilebilir, yüksek bir sesten korkabilir ya da sevdiklerine ulaşamadığında yoğun bir kaygı yaşayabilir. Bazıları yaşadığı olayı tekrar tekrar düşünürken bazıları hiçbir şey olmamış gibi davranmak isteyebilir.

Çünkü herkes aynı olayı aynı şekilde yaşamaz.

Aynı binadan çıkan iki insanın bile yaşadığı psikolojik süreç birbirinden tamamen farklı olabilir. Bir kişi kısa sürede günlük yaşamına dönerken başka biri aylar sonra bile kendisini güvende hissetmeyebilir. Bu farklılık bir güç ya da zayıflık göstergesi değildir. İnsanların geçmiş yaşantıları, kayıpları, sosyal destekleri ve afet sırasında yaşadıkları deneyimler birbirinden farklıdır.

Bu nedenle afet sonrasında insanlara “Artık geçti”, “Bunu düşünme” ya da “Güçlü olmalısın” demek çoğu zaman düşündüğümüz kadar yardımcı olmaz.

Çünkü olay geçmiş olabilir, fakat insanın zihni hâlâ o anın içerisinde kalmış olabilir.

Afetlerin belki de en ağır taraflarından biri kayıptır.

İnsan yalnızca sevdiği birini kaybetmez. Evini, mahallesini, anılarını, düzenini ve kendisini güvende hissettiği hayatını da kaybedebilir.

Bazen bir ev yalnızca dört duvardan ibaret değildir.

Çocukluğumuzun geçtiği oda, ailece oturduğumuz masa, duvardaki eski bir fotoğraf, yıllardır aynı yerde duran küçük bir eşya…

Bütün bunlar insanın geçmişiyle kurduğu bağın parçalarıdır.

Bu yüzden afet sonrasında “Canınıza bir şey olmadı, gerisi önemli değil” cümlesi iyi niyetle söylense bile kişinin yaşadığı kaybı küçümseyebilir. Hayatta kalmış olmak elbette çok değerlidir. Fakat insanın kaybettiği hayatın yasını tutmaya da hakkı vardır.

Afetlerden sonra sık karşılaşılan bir başka duygu ise suçluluktur.

Bazı insanlar hayatta kaldıkları için kendilerini suçlayabilir. “Neden ben kurtuldum?”, “Keşke onu da kurtarabilseydim” ya da “Başka bir şey yapabilir miydim?” gibi sorular zihinde tekrar tekrar dönebilir.

Oysa insan, kontrolünün dışında gerçekleşen bir olayın bütün sorumluluğunu kendi omuzlarına yüklediğinde taşıması çok ağır bir yük ortaya çıkar.

Tam da bu noktada psikolojik desteğin önemi görülür.

Afet sonrasında psikolojik destek, insanlara yaşadıklarını unutturmak değildir. Acıyı ortadan kaldıracak sihirli bir cümle de yoktur.

Bazen yapılabilecek en değerli şey, kişinin yaşadığı duygulara alan açmaktır.

Dinlemek.

Yargılamamak.

Ağlamasına izin vermek.

Konuşmak istemiyorsa sessizliğine saygı göstermek.

Çünkü bazen insanın ihtiyacı nasihat değil, yanında gerçekten birinin olduğunu hissetmektir.

Özellikle çocuklar afetlerden farklı şekilde etkilenebilir. Bir yetişkin yaşadığı korkuyu kelimelerle anlatabilirken çocuk bunu davranışlarıyla gösterebilir. Tekrar anne ve babasıyla uyumak istemesi, yalnız kalmaktan korkması, alt ıslatma, öfke, içine kapanma ya da oyunlarında sürekli afet temasını tekrar etmesi yaşadığı korkunun bir yansıması olabilir.

Bu noktada çocuklara “Korkacak bir şey yok” demek yerine, korkularını anlatabilecekleri güvenli bir ortam oluşturmak çok daha değerlidir.

Çünkü çocukların da yetişkinler gibi anlaşılmaya ihtiyacı vardır.

Afet psikolojisini konuşurken yalnızca afet sonrasını değil, afet öncesini de düşünmemiz gerekir.

Psikolojik dayanıklılık yalnızca kötü bir olay yaşandıktan sonra ortaya çıkan bir özellik değildir. Afet konusunda doğru bilgiye sahip olmak, aile içinde bir afet planı oluşturmak, çocuklara yaşlarına uygun şekilde bilgi vermek ve toplum olarak dayanışmayı güçlendirmek psikolojik hazırlığın da bir parçasıdır.

Çünkü belirsizlik korkuyu büyütür; bilgi ise insana bir miktar kontrol duygusu kazandırır.

Türkiye gibi geçmişinde büyük afetler bulunan bir toplumda afet psikolojisi yalnızca uzmanların konuşması gereken bir alan değildir. Hepimizin bu konuda daha bilinçli olması gerekir.

Çünkü afetler bireysel görünse de etkileri toplumsaldır.

Bir şehir yas tutabilir.

Bir toplum aynı görüntüleri hafızasında taşıyabilir.

Yıllar geçmesine rağmen bir tarih geldiğinde, bir haber görüntüsü görüldüğünde ya da küçük bir sarsıntı hissedildiğinde geçmiş yeniden hatırlanabilir.

Bu yüzden afet sonrasında yalnızca kaç bina yapıldığını, kaç yolun onarıldığını ya da fiziksel hayatın ne kadar normale döndüğünü konuşmak yeterli değildir.

İnsanların nasıl olduğunu da sormamız gerekir.

“Eviniz yapıldı mı?” kadar,

“Sen gerçekten iyi misin?” sorusu da önemlidir.

Çünkü yeniden yapılanma yalnızca şehirlerin yeniden kurulması değildir. İnsanların güven duygusunun, umutlarının ve geleceğe dair inançlarının da yeniden kurulması gerekir.

Bir afet yaşandığında ilk gördüğümüz şey yıkılan binalardır.

Oysa görünmeyen başka enkazlar da vardır.

Korkular, kayıplar, yarım kalan hayatlar, suçluluklar ve unutulamayan anlar…

Beton enkazını kaldırmak makinelerle mümkün olabilir.

İnsanın içindeki enkazı kaldırmak ise zaman, anlayış, dayanışma ve gerektiğinde profesyonel destek ister.

Çünkü bazı yaralar gözle görülmez.

Ama görülmemeleri, var olmadıkları anlamına gelmez.

Belki de afetlerden sonra birbirimize sormamız gereken en önemli soru tam olarak budur:

“Hayatta kaldın, peki içinde neler kaldı?”

Elif Nur Ateş
Elif Nur Ateş
Psikoloji öğrencisiyim. İnsanları anlamaya, gerçekten dinlemeye ve her gün biraz daha gelişmeye çalışıyorum. Klinik psikoloji başta olmak üzere adli, spor ve çocuk-ergen alanına ilgim var. Bu yolda kendime bir yer açmaya, öğrendiklerimi içselleştirerek ilerlemeye devam ediyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar